Felsefe alanında en meşhur mektuplardan biri Dublinli William Molyneux tarafından 1 Temmuz 1688 yılında kaleme alınmıştır. Mektuplar aydınlanma çağı düşünürü John Locke’a yazılmış olup sonradan Molyneux Problemi olarak bilinecek bir soruyu açığa çıkarmıştır.

Küreyi ve küpü, ellerinde tutarak birbirinden ayırt etmeyi öğrenmiş gözleri görmeyen bir adam düşünün. Velev ki gözleri birden görmeye başlamış olsun. Hiç dokunmadan yine de küre ve küp arasındaki ayrımı sadece bakarak yapabilir miydi?

Londra Üniversitesi’nde Duyu Çalışmaları Merkezi (The Center for the Study of the Senses)’nin başında bulunan Barry Smith bunun yerinde bir soru olduğunu belirtiyor. Yüzyıllar boyu düşünürler ve bilim insanlarınca bu soruya birçok cevap verilmiş olsa da henüz net bir fikir birliği bulunmuyor.

Sorunun çok iyi olmasının sebebi, insanları algılarının varsayımları üzerine yeniden düşünmeye teşvik ediyor olması. Oldukça fazla sayıda filozof algıyı sadece “görmek”ten ibaret saymışlardır. Smith bunu “tuhaf” buluyor zira yaşanmış deneyimlerimizi üretmek için dokunma, görme, koklama ve diğer duyuların birbirleriyle iç içe geçtiğini ve karmaşık bir biçimde ilişkiye girdiklerini ortaya seren kanıtlar mevcut.

Esasında zihin ve dil düşünürü Smith, şaraba duyduğu -kendi deyimiyle- “amatör ilgisi” sayesinde daha fazla ampirist oldu. “Şarap tadarken, insanlara içtiğimin tadının nasıl olduğunu anlatıyorken birden tat nasıl oluşuyor diye düşünmeye başladım,” diyen Smith, birçok tadın dilden değil de burundan algılandığını, dokunun ve sunumun anahtar rol üstlendiğini keşfetti.

Smith bunun kendi kendimize görebileceğimiz bir şey olduğunu söylüyor. Mesela jelibonu burnunuzu kapatarak yemeyi deneyin, algılayacağınız bir nebze şekerli tat olacaktır. Burnunuzu açarsanız da meyve özü aromaları ortaya çıkmaya başlayacaktır.

“İşte burada filozoflarca alınması gereken bir ders var,” diye ekliyor Smith. Biyolojinin ve sinirbilimin keşiflerinden kendilerini sakınan “koltuk” filozofları “deneyimlerimizle ilgili temel gerçekleri gözden kaçırıyorlar.”

“Fenomenleri hatalı bir şekilde yapılandırarak işe başlarsanız çok akıllıca ama değersiz felsefeler ortaya koyabilirsiniz, zira gerçekleri ucundan bile tutmamış olursunuz.”

Aristoteles beş duyunun mevcudiyetinden bahsetmiştir: Koklama, görme, dokunma, tatma ve işitme. Bilim ise daha fazla duyunun var olduğunu söylüyor. Peki, tam olarak kaç tane duyumuz var?

Barry C. Smith: “Duyularımızın sayısı 22 ile 33 arasında. Net sayı bakımından tartışmalar halen sürüyor. Bu duyular nedir peki? Başlangıç olarak çok büyük önem arz eden denge duyusundan bahsedelim. Eğer bu duyuda bir şeyler ters giderse, algısal dünyanız gerçek bir kaosa döner.

“Gözlerinizi kapayınca uzuvlarınızın yerini hiç görmediğiniz ya da onlara hiç dokunmadığınız halde bilirsiniz. İşte buna iç algı diyoruz, keza bu da bir duyu.

“Bir de tuhaf gelecek duyularımız var. Örneğin efor duyusu: Bir fincan çayı elinize alacaksınız, ama diyelim ki öncesinde o bir fincan çay, bilginiz dışında, polistirenden (köpük) yapılmış birebir kopyasıyla değiştirilmiş. O halde, siz normal bir şekilde fincanı kaldırmaktansa, onu omzunuzun üzerinden fırlatıp atacaksınızdır. Bir nesneyi hareket ettirmek, kaldırmak ya da oynatmak için ihtiyaç duyulan gücü algılamaya efor duyusu denir.

“Kontrol duyusu denilen bir duyumuz daha var. Bir fincana uzandığınızda aynı zamanda o fincana uzandığınızı düşünüyor olursunuz. Nörolojik hasar görmüş kişilerde bu durum farklı şekilde vuku buluyor. Fincana ellerini uzatıp aldıkları halde, bu eylemi gerçekleştirmediklerini söylüyorlar. Gerçekten yapmış oldukları halde böyle demelerinin sebebi, beynin hareketi sağladığı halde, kontrol duyularını kaybetmiş oldukları için, eylemi gerçekleştirmiş gibi hissetmemeleridir.”

“Bir kez tüm bunları bir araya getirdiğinizde aslında bir duyular orkestrasının varlığını fark ediyorsunuz. Duyular birbirleriyle o kadar uyumlu çalışmaktalar ki hangisinin işbaşında olduğunun ve sürekli çalışır halde olduğunun ayırdına varamıyorsunuz.

“Yaşantılarımızı nasıl yanlış anladığımız hakkındaki en sevdiğim örnek şu; uçakta kemerinizi bağlamış halde oturuyorsunuz ve uçak henüz yerde. Güvenlik önlemleri anlatılırken neyin nerede olduğunu anlamak amacıyla kabin boyunca etrafa bakınıyorsunuz.

Uçak yükselişe geçince etrafa bir daha baktığınızda kabinin ön tarafı sanki daha yukarıdaymış gibi görünüyor. Kabindeki her şeye yerdeyken olduğu gibi aynı görüş açısından baktığınız halde ne oluyor da bu şekilde görüyorsunuz?

Burada yaşanan safi bir görsel deneyim olmaktan çıkıyor. Geriye eğildiğinizde, kulağınızdaki kanallarda bulunan sıvı bu duruma sebep olmakta. Kulağınızdaki kanallarda gezinen sıvılar, size geriye yaslanmış olduğunuzu bildiriyor, bu da görüşünüzü ve gördüğünüz şeyi değiştiriyor.”

Tüm bunlar nasıl oluyor da felsefeyi karalıyor?

“Tada ve dolayısı ile kokuya ilgi duyan bir kişi olarak, beni en çok rahatsız eden şey felsefe ders kitaplarına ve geçmişte yaşamış büyük filozoflara göz attığımda algıyla ilgili söyledikleri şeyler. ‘Bir ağaca veya bir fincana baktığınız yeri göz önünde bulundurun’ diyip sonrasında ‘algı teorimi bunun etrafında geliştireceğim’ diye düşünmeleri beni rahatsız ediyor. Hâlbuki yaptıkları şey görüş teorisidir aslında.

“Hatta birçoğu, bir kere görme duyusunu doğru kullanırsanız sonrasında küçük değişiklikler yaparak diğer duyuların işleyişini açıklayabileceksiniz ve diğer algı parçalarınız sırasıyla gelecek, diye düşünüyor. Fakat bu doğru değil.

“Şahsen tadı, kokuyu, dokunmayı ve diğer bedensel duyuları daha fazla incelediğimde, aslında görmenin onlardan farklı olduğunu daha fazla anlıyorum. Başka hiçbir şeye benzemiyor. Bizlere değişmez bir görsel manzara sunuyor sadece. Etrafımızdaki görüntü sürekli orada. Fakat dokunmada ve hatta işitmede böyle olmak zorunda değil. Bazen bazı sesleri beynimizde kapatıp duymayabiliyoruz

“Dokunmaya değinirsek, üstünüzdeki kıyafetleri düşünün. Dokunma duyunuzu ve üstünüzdekilerin size nasıl dokunduğunu sürekli olarak algılama halinde olmazsınız. Zaten buna ihtiyacınız da olmaz.

“Fakat görme duyusu devamlı sizi baktığınız çevrede tutar. Başka hiçbir duyuya benzemez. Bu yüzden algıyı görme üzerinden modellemek bence hata teşkil ediyor. Filozoflar da bunun ayırdında değiller.

“Filozoflar zaman zaman bilimsel teori üretme konusunda kısmen safça bir görüş benimsiyorlar”

“Felsefi olarak zor görünen belli başlı sorular, ampirik sinirbilim sonuçlarına göz attığınızda o kadar da zor olmaktan çıkıyor ve hatta bunların anahtar soru olmayabileceklerini düşünüyorsunuz.

“Filozoflar şunu söylemeyi severler; masanızdan bir fincana baktığınızda, onu sadece bir bakış açısından görüyor olursunuz, diğer tarafı göremezsiniz. O zaman nasıl oluyor da üç boyutlu nesneleri görebiliyorsunuz? Belki de gerçekleşen şey bir göz yanılsamasıdır ve arkada hiçbir şey yoktur?

“Fakat o boyutta bir nesneyi gördüğümüzde genelde elimizde tutuyor oluruz. Beynimiz hem görsel hem de dokunsal bilgiyi birbiriyle iç içe geçir. Elinize aldığınız bir nesneyi gördüğünüzde, beyniniz dokunmanın getirdiği beklentileri zaten kısmi olarak tamamlıyordur.

“Fincanın hem göreceğiniz, hem tutacağınız hem de hissedeceğiniz bir şey olduğunu düşünürsek, dünyayı görsel olarak algıladığımız yüzeylerden ziyade nasıl üç boyutlu olarak algıladığımızı düşünmek çok da zor olmasa gerek.

Bunun bilimsel gözlem üzerinde etkisi var mı? Tüm görsel kanıtlar, muhtemelen kusurlu olduklarına göre, bilim insanlarının raporlarının doğruluğundan şüphe mi duymalıyız?

“Kanaatimce, filozoflar zaman zaman bilimsel teori üretme konusunda kısmen safça bir görüş benimsiyorlar. Sanıyorlar ki mikroskopa veya teleskopa bakıyorsunuz ve bir şey görüyorsunuz, bu da sizi sonuca götürüyor.

“Modern bilim birçok kanıtın kaynağına erişmek ve o sonuçlardan bir takım çıkarımlar yapmakla ilgilidir. Modern bilimin arka bahçesi olan çıkarımlar, istatistikler ve modellemeler bir hayli karmaşık ve tartışmaya açık durumdadır. Hangi görüşün doğru olduğuna karar vermede oldukça etkin ve yaratıcı bir hal de mevcut.

“Bilimsel yöntem aynı konu üzerine birçok farklı hedef ve yöntem kullanır ve sonunda hepsini toparlayıp üçe indirgemeye çalışır. İşte bizim algı sistemimizin yaptığı da budur. Duyular da bir nevi aynısını yapar; çok sayıdaki bilgi kaynağını toparlar ve olan bitenin özetini sunarlar.

İddialarınıza müteakiben, filozoflardan gelen bir karşı çıkış oldu mu?

“Hem de çok fazla, fakat bunu kafa karıştırıcı bulmuyorum. Sebebi ise şu: Bana ‘Sen felsefe yapmıyorsun, sadeleştirmiyorsun, keza daha çok duyusal bilim insanı gibisin,’ diyenler kahraman olarak Locke, Berkeley, Hume, Descartes gibi filozofları benimsemiş kişiler. Bu felsefeciler kendi zamanlarında tamamıyla bilimin içinde olan, bilim yapan insanlardı hâlbuki.

“Locke trigeminal (üçlü) sinirlere ilişkin çalışmalar yayımlamış, tarımla ilgili anlaşmalar yazmıştır. Decartes ise hayvanların içini açmış ve retinadan geçen görüntünün merceğe ters halde düştüğünü açıklayan optik çalışmalar kaleme almıştır. Yani işin komik tarafı özleştirmeciler (purist) o hayran oldukları filozofların aslında bilimle ilgili konuştuklarını gözden kaçırıyorlar.

“Zannımca endişe edilen şey benim bilimsel yanıtları felsefi sorulara cevap olarak kabul edip etmeyeceğim meselesi. Buna cevabım hayır. Sanmıyorum ki sinirbilim felsefi soruları cevaplayabilsin. Fakat soruları ortaya koyarken ya da onları doğru biçimde şekillendirirken sinirbilim fenomenleri ve yararlandığımız kanıtları anlamlandırmamız bakımından yardımcı olacaktır.”

Yazar: Joe Humphreys
Çeviren: Merve Erdoğdu
Kaynak: Irish Times 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.