Kitle katliamlarının ortak noktası: zehir saçan erkeklik. Bunun kaynağı nedir ve durdurmak için ne yapılabilir?

Tetiği çeken kişi hep erkek. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en son 129 kitle katliamında üçü dışında hepsi erkekti. Tetiği çeken kişi toplumdan dışlanmış ve reddedilmiş oluyor. Bir sinemada, okulda, Paris sokaklarında ya da kürtaj kliniğinde yaşanan en son katliamı deşmeye başladığınızda eline silah alan bir ezik ile karşılaşıyorsunuz. IŞİD’den cihatçı John’dan Columbine’daki katliamı gerçekleştiren Dylan Klebold ve Eric Harris’e kadar, bu erkekler ergenlik yıllarının duygusal zamanlarında takılıp kalmış oluyorlar. Özellikle kadınlar konusunda mutlaka özgüven sorunları yaşıyorlar ve bazen de romantik tatmin olasılığından tamamen vazgeçmiş oluyorlar. Taktik koordinasyon seviyeleri, görünür sıkıntıları ve silaha ulaşma yolları farklı olsa da hepsinin arkasındaki psişe hep aynı.

Christopher Harper-Mercer 1 Ekim 2015’te Oregon’da Umpqua Community College’da ateş açıp bir profesör ve sekiz öğrenciyi öldürdüğünde kendi cinsel hayal kırıklıklarını yazıya dökmüştü: “Arkadaşsız, sevgilisiz ve bakir olarak öleceğim.” Elliot Rodger ise Santa Barbara University of California yakınlarında 23 Mayıs 2014 tarihinde altı kişiyi öldürüp 14 kişiyi yaralamadan önce cezalandırma arzusunu açıkladığı bir YouTube videosu yüklemişti: Kadınları kendisini reddettikleri için, cinsel olarak aktif olan erkekleri de kendisinden daha çok eğlendikleri için cezalandırmak istiyordu.

orlando-1
Orlando katliamı

27 Kasım 2015 günü Colorado Springs’te Planned Parenthood merkezinde bir katliam yapan Robert L. Dear Jr., katliamdan yıllar önce komşusunun şikâyeti üzerine, bahçede çalılıklarda saklanıp komşusunun evini gözetlemeye çalıştığı gerekçesiyle tutuklanmıştı. Dear, internet üzerinden yayımlattığı kişisel ilanında sadomazoşist seks için kendine partner aramıştı. Daha yakın zamanda Florida Orlando’da Pulse Bar’da 49 kişiyi silahla öldüren Omar Mateen de kadınlarla ilişkilerinde başarısızdı; iki karısı ifadelerinde Omar’ın şiddet eğiliminden korktuklarını söylemişlerdi. Omar belki de derin hayal kırıklıkları olan, gizli bir eşcinsel ya da hiç olmadı saplantılı bir şekilde cinsellikle kafayı bozmuş biriydi.

Terör saldırılarının din ile değil de politika ya da ekonomi ile ilgili olduğuna dair görüşler sık sık belirtilir oldu. Bu tür yorumlar genellikle teröristleri ekonomik ya da siyasal dengesizliği, sarf edilenler ve kazanılanlar temelinde düzeltme yolunda eyleme geçen kişiler haline getiriyor. Fakat eğer bu tür eylemlerin din için yapılıyormuş gibi görünüp aslında başka bir şey olduğunu kabul edeceksek o başka bir şey konusunda haklı olup olmadığımızı dikkatli bir şekilde düşünmemiz gerekir. Olayları Freudyen bir bakış açısıyla yorumlamanın modası geçmiş olabilir; yine de sosyal bilimler ve biyolojiden gelen güncel bilgilerle bu yorumları canlandırmamız iyi olacaktır.

635995746207452000-697126658_maxresdefaultKitle katliamlarının ardından silah kontrolü ve akıl sağlığı konuları çok sayıda tartışmada dile getirilirken zehir saçan erkeklik gerçeği üzerine nadiren konuşuluyor. Ya da zehirli erkeklik, erkek çocuklarına bilinçsiz bir şekilde öğretilen bazı ataerkil komplolara bağlanıyor kaygısız bir şekilde. Burada ise evrimin çizdiği büyük resme bakalım. Sosyal hayatımızda erkeklerin evcilleşmesi gerekir. Bu, erkekliğe dair çağdaş siyasi yorumlardan biri değil. Sosyal memelilerin çoğu için geçerli olan biyolojik bir genelleme. Primat topluluklarında (bizde olduğu gibi) istikrar sağlanması için erkekler arasındaki saldırganlığın koruyucu içgüdülere dönüştürülmesi gerekir. Erkekler, dişiler için rekabet eden küçük tiranlardan özgeci koruyuculara ve aile geçindirebilecek kişilere dönüşmelidirler.

Modern insanın dünya üzerindeki yaşamı, insansıların gittikçe daha fazla işbirliği (çiftler arasında daha güçlü bağlar, çocuk yetiştirmeye erkeğin daha fazla dâhil olması ve beraberinde gerekli olan duygusal uzlaşmalar) yaparak açtıkları yolda ilerliyormuş gibi görünüyor; yani kişinin evrimi, toplumun evriminin bir özeti gibi. Babalık, başa bela olan testosteron seviyelerini büyük ölçüde düşürürken evcilleşen erkeğin biyokimyası da değişmektedir. Bu, genç erkeklerin toplumda pay sahibi olmasını sağlayan, eskilere dayanan bir süreçtir. Erkeklerin çoğunda bu dönüşüm isteyerek geçirilse de genellikle koşullarla birlikte gerçekleşir.

Erkeklik ve kadınlık hormonlarının imzaladığı antik sosyal sözleşmeye göre bir erkek bir kadın bulur. Erkek, bir eşe ve çocuklara sahip olma, statü kazanma beklentisi içindedir. Söz konusu antik sözleşme, uygulamadaki kusurlarıyla erkek suçlarının uzun tarihinde doğrudan etkili olmuştur. Herkesin bildiği gibi en şiddetli suçların cinsiyeti erkektir (örneğin Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’nın 2011 tarihli bir raporunda cinayet suçlularının neredeyse yüzde 90’ının erkek olduğu belirtilmektedir). Bir eşi olmayan ya da cinsel açıdan tatmin olamayan birçok erkek duygusal olarak olgunlaşamıyor ve saldırgan bir şekilde fevri, mideci ve şiddete yatkın birer insan oluyorlar.

Sosyalleşme sürecinde kendilerine yer bulamayan genç erkekler, çoğu zaman evcilleşmeden kendisine yönelik küçümseyici bir düşmanlık besliyorlar. Ölümcül isyan esas şeklini almaya başlıyor. Bunun ılımlı bir hali, yirmi yıl önce Chuck Palahniuk’un artık klasikler arasında olan Dövüş Kulübü (1996) isimli romanı ve romanın sonradan çekilen film uyarlamasında işlenmişti. Ancak IŞİD, Boko Haram ve diğer antisosyal şiddet kardeşlikleri, izbe köşelerde gizli bir şekilde dövüşen yabancılaşmış kentlilerden çok daha korkutucu.

İslam ve Hıristiyanlık gibi dinler, tarihte kendi erkek nüfuslarını evcilleştirme konusunda önemli bir rol oynamışsa da bunun belirli bir maliyeti de olmuştur. Din, sosyal uyum adına erosu kontrol etmeye çalışır ama bunu, arzu ve bedeni şeytanlaştırarak dolaylı yoldan yapar. Çileci papaz Origen’in (MS 184-254) vücudunu kendisine yabancı olarak tanımladığı bilinir; ayrıca adı herhangi bir skandala karışmadan genç kadınlara İncil’i öğretebilmek için gençken kendini hadım ettirdiği de söylenir. Yaratıcı bir çıkış noktası olmayan çileci baskılamalar, genellikle şiddet enerjisini yükseltir. İntikam hayalleri ve dini erdem öyküleri (acı çekmeyi yücelten öyküler) ile başarılı olan herkesin cezalandırılması daha meşru sayılıyor. Bu dinamiğe silah da eklenince hikâye kendiliğinden yazılıyor.

Büyük hüsrana uğramış erkekler için kadın köle vaadi, korkutucu olsa da kışkırtıcı bir “adam” toplama yöntemi

Cihatçı eziklerin hüsranı doruk noktasındadır: Ergenlik döneminde gelişirken insan bedeninin en yoğun duygusal dürtülerine – özellikle şehvete – de sahip olurlar fakat içinde yaşadıkları kültür onlara kendi arzularının, kendi bedenlerinin ve kadın bedeninin temiz olmadığını ve reddedilmesi gerektiğini öğretir. Bu bitmez tükenmez hüsranı yönlendirip ”hayali” ve ”düzmece” din baskısının asidiyle her şeyi saflaştırmak gibi ateşli bir göreve adamak mümkündür. Eril gücün, kontrol altında olmayan kadınlar (çekici bekâr kadınlar ya da kâfirler) nedeniyle azaldığı – saflığın lekelendiği – düşünülür fakat kadın “uygun” görülen bir bağlılık içindeyse (itaatkâr eş olarak) kirlenme söz konusu değildir ve erkeğin gücü de kadınının üzerindeki tahakkümü dolayısıyla artar.

Bu durum, doğuda ya da batıda diğer Eksen Çağı dinlerinde görülen tasdik edilmiş cinsellikten pek de farklı değildir. Hatta İslam dini tarihine bakıldığında, cinsel çilecilikle Hıristiyanlığa göre çok daha az ilgilendiği görülür; çok eşli Muhammed’in rol modelliği ile İsa’nınki arasındaki karşıtlık da bunu gösteriyor. Yine de özgürlüğüne kavuşan kadın cinselliğine karşı duyulan korku ve nefret, günümüzün radikal İslam’ında somut bir dürtü. Boko Haram ile IŞİD’in tecavüz kültürleri de tecavüz ve köleliğin ibadet olarak tasdik edilmesiyle “kontrol altında tutulan kadın” fantezisinin daha da yozlaştığını gösteriyor.

Tüm bunların teolojik bir temeli ya hiç yoktur ya da çok azdır; fakat patolojik erkek kardeşler grubuna kolayca çekilen hüsrana uğramış genç erkekler için karşı konulamaz ve cezbedici bir psikodinamik söz konusu. Büyük hüsrana uğramış erkekler için kadın köle vaadi, korkutucu olsa da kışkırtıcı bir “adam toplama” yöntemi.

Premodern Batı’da da arzu şeytanlaştırılıyordu. Modern Batı’da ise doğal cinsel mahrumiyet, seksi her fırsatta yüzünüze çarpan bir kültür tarafından yoğunlaştırılıyor ve hayatınızdaki bu eksiği sürekli hatırlatıyor. Bunlar varoluşsal sorunlar çünkü birçok erkeğin kendilerini gördükleri yerde doğru ya da yanlış olarak yankı uyandırıyor. Sorun şu ki toplumsal normlarımızın ve kültürel anlatılarımızın birçoğu, hıncı azaltmak yerine besliyor. Ve hınç, ideolojik gerekçesi ne olursa olsun şiddet ateşinin yanmasını sağlayan psikolojik yakıt oluyor.

Hınç, intikam arzusudur ve güçsüzlük hissiyle beslenir. Friedrich Nietzsche, Søren Kierkegaard’ın Fransızca ressentiment sözcüğünü kullanma şeklini geliştirerek bunun öznel bir duygudan çok daha fazlası olduğunu vurgulamıştır. Ressentiment aynı zamanda bir değer sistemidir ve diğerlerinin eylemlerine ahlaki olarak değer biçilmesidir. Kendisini ezilmiş ve dışlanmış olarak hisseden kişi, kıskançlık ve güvensizlik duygularıyla doludur fakat kendisine ahlaken üstün olanın asıl kendisi olduğunu söyler. Nietzsche, Hıristiyanlığın tamamen ressentiment‘tan doğduğunu ileri sürer. Buna göre Roma İmparatorluğu içindeki güçsüz Yahudi azınlık, oligarşi yapıları ve askeri erdem sistemi içinde statü elde edemeyince yavaş yavaş Romalıların değerler sistemini değiştirmeye başlayarak acı çekmeyi bir erdem, güçsüzlüğü de “iyi” görülecek şekilde dönüştürdü. İmparatorluğu kibirli Romalılar yönetirken, Tanrının krallığı alçakgönüllülere kalacaktı.

Nietzsche’nin soylara dayandırdığı hınç analizini Sigmund Freud daha geniş bir alana yayılan psikodinamik bir olgu olarak gördü; hepimizin içinde olan ve sosyal değerler ile normları beslemeye devam eden bir olgu olarak. Örneğin adalet takıntımız, çocuklukta başkalarının sahip olduklarının daha fazla olmasına duyduğumuz hınçtan gelir. Freud’un Grup Psikolojisi ve Ego Analizi (1921) kitabında da yazdığı gibi: “Mademki çocuğun kendisi başka çocuklara üstün tutulmamaktadır, hiç değilse başkalarına da kendisinden farklı davranılmamasını ister.”

Bunun sadece psikanalitik bir spekülasyon olduğunu düşünebilirsiniz. O zaman hayvan çalışmalarına bakalım. Frans de Waal ve Sarah Brosnan tarafından kapuçin maymunları üzerinde 2003 yılında yapılan deney, sıklıkla primatlardaki adalet içgüdüsünün “kanıtı” olarak gösterilir. Kafesleri yan yana olan iki kapuçin, bir eğiticiden jeton alıp bu jetonu yiyecek almak için kullanmak üzere eğitilmiş. İki maymun da diğerinin alışverişini kolayca görebiliyormuş. Bu alışverişin ödülü, genellikle kapuçinlerin severek yediği salatalık dilimleriymiş. Kapuçinler üzümlere de bayılır. Eğer biri jetonunu verip sadece bir salatalık dilimi almışsa ve sonra da diğer maymunun aynı türden bir jetona karşılık bir üzüm aldığını görmüşse deliye dönerek oyuna devam etmeyi reddediyor, deneyi yapana salatalıkları fırlatıyor, itiraz ediyor ve hatta üzüm alan şanslı maymunu cezalandırıyormuş.

Bu deney, gazeteciler ve hatta bilim insanları tarafından aşırı yorumlanarak primatlarda adaletlilik modülünün varlığının göstergesi olarak görülmüştür. İyi niyetli beşeri bilim uzmanları, bu deneyi sık sık üzüm alışverişinden Wall Street’i İşgal Et hareketine ve ötesine kadar uzanan, eskiden kalma bir etik konum olarak okuyorlar. Bense deneyin atalarımızdan kalan bir adaletlilik modülü ya da adalet içgüdüsünü göstermediğini söylüyorum. Kapuçin maymunlarının davranışları, sadece memelilerin duygusal sistemlerinin bir ifadesidir ve ahlakla (ya da standart kurallarla) hiçbir ilişkileri varmış gibi görünmüyor. Sosyal hayvanlarda kıskançlık ve hınç duyguları güçlüdür; eninde sonunda toplumsal sözleşmelere kadar ulaşabilirlerse de aslında ahlakla ilgileri yoktur.

Jaak Panksepp ve Kent Berridge gibi sinirbilimciler, bizim gibi primatların ve diğer memelilerin çok güçlü bir arama ve isteme sistemi olduğunu (dopaminin yönetiminde) gösterdiler. Bu arzu sistemi harekete geçirildiğinde beklentiyi artırır ve memeli hayvana (yiyecek, seks vs. yönünde) güçlü bir istek kazandırır. Panksepp bu kör niyetlilik durumunu amaçsız bir kışkırtma olarak tanımlıyor. Soya özgü bu dürtü, özel ödül arayışına bağlanabilir. Dopamin seli, amaca ulaşılmadan hemen önce doruk noktasındadır; ödüle ulaşıldığında değil. Söz konusu arayış dürtüsünün sonuca ulaşma yolundayken engellenmesi ya da yıldırılması, hemen hiddet sistemini etkinleştirir ve öfke krizleri kadar sıradan ya da cinayet kadar şiddetli davranışlara yol açar. Hiddet, amigdala bölgelerinden başlayarak stria terminalis üzerinden hipotalamusa ve orta beynin periakuaduktal grisine kadar ulaşan ve doğuştan gelen bir beyin devresidir. “Tepesi atmak” veya “çıldırmak” durumlarının daha aşırı hallerini harekete geçiren de aynı duygu nörokimyasıdır, sadece biraz daha yoğundur.

Yetişkinlerin hınç dolu öfke krizleri, silahlarla kolaylaşınca, Orlando katliamı düzeyinde trajediler yaratır

Hıncın bu bilimsel açıklamasında, Nietzsche ve Freud’un gözlemlediği organik hınca teorik iç “cesaret” eklenmektedir. Ya da Freud’un hidrolik metaforundan gitmek gerekirse, İd’in baskı-rahatlama sistemine akışkan dinamiğini getirir. Hüsrana ilişkin bu sinirbilim açıklamasını şempanze araştırmasında kullandığımız zaman, kendi arzularımızı başkalarının yaptığı gibi tatmin edemediğimize dair (doğru ya da yanlış) hislere kapıldığımızda öfkenin katlanarak arttığını görüyoruz. Bu algı, hüsranı hınca ve hatta hiddete dönüştürüyor.

Yüksek ahlaki ilkelerimizin öfke krizlerinden gelmiş olabileceğini kabul etmek zor olsa da yetişkin bir kadın nasıl artık o küçük kız çocuğu değilse öfke krizlerimiz de gelişerek daha sağlıklı sosyal normlara dönüşür. Öfke krizlerimiz, iyinin eşitlikçi kavramlarını destekleyen bilişsel temellendirmelerle kişisel duygulardan akla dayalı ilkelere evrilir. Meşe ağacı sadece palamuttan ibaret değildir. Peki, öfke krizlerimiz gelişmez, sağlıklı dürtülere ve adalet kurallarına dönüşmezse ne olur? Yetişkinlerin hınç dolu öfke krizleri, silahlarla kolaylaşınca, Orlando katliamı düzeyinde trajediler yaratır.

Bu içgörüler önemlidir çünkü yalnız kurt nişancıları ve diğer canileri sadece “akıl hastası” olarak nitelendirmek yeterli değildir. Zehirli erkekliğin ve nefretin kendine özgü hidroliğinin temeli, aslen uyarlanabilir biyolojik yapılardadır; bu yapıların sağlıklı bir ifade bulması için kültürel yönetime ihtiyaç duyulur. Sinirbilimci Joe Herbert, bu yılın başlarında Aeon dergisinde, genç erkeklerin, dişiler için girilen rekabete (antik uyarlanabilir zorunluluk) hizmet ederken risk alma davranışını besleyen testosteronun kıskacında kaldığına işaret etmişti. Genç erkekler arasındaki saldırganlığın dengesini biraz oynatırsanız cihat hareketlerinde ve ABD’deki antifederalist aşırılıkta gördüğümüz fanatik zihniyeti elde edersiniz.

Bence, bu yalnız kurdun duygularına eşlik eden bir teorisi olmuyor. Hınç duyguları, ket vurulan duygusal dürtüler (limbik sistem) ile suçluluğa dair bilişin (neokorteks) bir araya gelmesinden ibaret. Silahlanan ezik, beklediği cinsel tatmin, zenginlik ya da statüye niçin sahip olamadığı hakkında nedensel hikâyeler ve ahlaki yargılarla duygularına anlam vermeye çalışır. Bu tatminlere ve özgürlüklere gerçekten erişmiş olarak gördüğü insanlar küçük düşürülmeli ve cezalandırılmalı, verebilecekleri hazzı esirgeyen ulaşılmaz kadınlar da aşağılanıp yok edilmelidir.

Sosyolog olan Jack Katz, Seductions of Crime (Suçta Baştan Çıkarma, 1988) kitabında suçlu zihnini incelerken birçok katilin, en azından öldürme eylemini gerçekleştirdiği anda, adalet için intikam aldığına inandığını vurguluyor. “Hiddetin mantığı nedir?” diye soruyor Katz, “nasıl oluyor da aşağılanma durumundan kolay ve hızlı bir şekilde gelişerek kıyımla adalet sağlamaya kadar varabiliyor ve bu en akla uygun (sadece bir anlığına ikna edici olsa da) son gibi görünüyor?” Başta da sonda da fail, iktidarsızlık ve güçsüzlük duygularına sahip. Kendisi dışındaki kuvvetlerin (aşağılanma durumunda) ve kendi içindeki kuvvetlerin (hiddet durumunda) kurbanıymış gibi hisseder kendini. Başkalarının başarıları – kadın özgürlüğü, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylerin ya da mültecilerin topluma kabul edilmesi – olarak gördükleri nedeniyle sürekli olarak küçük düştüğünü hisseden yalnız nişancı, kimliğinin yaralandığını ve aşağılandığını hisseder. Hiddet, durumu geri alarak makûs ahlaki durumunu düzeltme sözü verir.

İstekleri gerçekleşmeyen erkek, mutsuzluğuna bir “neden” arar ve kendi tükenişinin, özgürlüğüne henüz kavuşan toplulukların güç kazanması yüzünden olduğu yanılgısına düşer

Katz’ın tespit ettiği “mantık”, topografik olmaktan çok tanımsal nitelikte olsa da gündelik dilde en çok kullanılan metaforlarla kanıtlanmaktadır. Aşağılanma kişiyi “alçaltır”. Kendisini küçük görmesine neden olur. Aşağılanma küçültür, eksiltir, zayıflatır, can sıkar, iç karartır, keyif kaçırır, kahreder. Hiddet ise yokuş aşağı bu gidişi tersine çevirir. Hiddet “ayaklandırır”, öfkeden “patlayacak” seviyeye getirir. “Midenin derinlerinde başlayıp,” diye açıklıyor Katz, “çok geçmeden tepenin tasını attırma noktasına kadar gelir.” Hiddet dolu olanlar şalterleri atmasın, tepeleri atmasın diye dikkat ederler. Aşağılanma kuyusuna karşı hiddetin psikolojik bir yükselme olduğu söylenebilir (tabii sonuçları korkunç olur).

Nişancı, istedikleri ile elde ettikleri arasındaki çelişki için eninde sonunda bir teori ortaya atar atmasına da bunun için çok uğraşmaz. IŞİD ideolojisini benimser, Westboro Baptist Kilisesi tarzı bir Hıristiyan, homofobik ya da antifederalist bir milliyetçi olur veyahut elinin altında ne varsa ona bulaşır. İstekleri gerçekleşmeyen erkek, mutsuzluğuna bir “neden” arar ve kendi tükenişinin, özgürlüğüne henüz kavuşan toplulukların güç kazanması yüzünden olduğu yanılgısına düşer. Hiddetini LGBT bireylere kusan Müslüman göçmen çocukta ve Müslüman göçmenlerden nefret edip onların siyasi kazanımlarını öfkeyle izleyen kişide aynı nefret mekanizması iş başındadır.

Yalnız kurt ile cihatçı grup arasındaki mesafe sandığımız kadar büyük olmayabilir. IŞİD ya da Boko Haram’ın bağnaz ideolojileri; erkek hüsranı, hiddet ve hıncın kaynayıp durduğu kazana giren son malzeme olur. Antropolog Scott Atran’ın ‘da yeni çıkan bir makalesinde yazdığı gibi, cihatçıların çoğunun İslam dini ile ilgili pek bir şey bildikleri yoktur. Zaten hınç dolu olan bir erkek, Kuran’dan cımbızla seçilen birkaç kavgacı sözle, homofobik ya da kadın düşmanı sloganla her türlü kötülüğü yapabilecek birine dönüşebilir. Bu kötülüğün geldiği yer din değildir, hatta ekonomik koşullardan veya toplumun ataerkil yapısından bile kaynaklanmaz; derinden gelen ve yatıştırılamayan hınçtır kaynağı. Atran’ın da ifade ettiği gibi, diğer etkenler hınçtan savaş çıkarmak üzere bir araya gelir. Cihatçıların, yalnız ve yabancılaşmış genç erkeklerin içlerine işlemiş sosyal özlemlerine ilaç olan “kardeşler takımı” vaadi de bu etkenlerden biridir.

Peki, ne yapılabilir? Hem kendi kendine yetişen yalnız kurtların hem de uluslararası radikallerin hamurundaki birleştirici psikodinamik etkenler erkek hüsranı ve hıncı ise kökteki bu hüsranı nasıl ele almamız gerek? Her insan topluluğu, erkek hüsranı ve hiddetini kontrol altına almaya ve başka yere yönlendirmeye uğraşmıştır ve bunun için birkaç farklı yola başvurulmuştur.

Çok başvurulan bir yöntemde, hüsranı koyacak bir yer bulmak gerekir. Daha önce incelemiş olduğumuz muhafazakâr dini tepkiler, bu yer bulma yaklaşımı içindedir. Sofuluğun bu “tahammül” biçimlerinin çoğunda arzuyu bastırma çabasıyla beden değersizleştirilir. Fakat daha sağlıklı olan seçenekler de var. Örneğin, Stoacılık ve Budizm yabancılaştırıcılığı daha az olan devalar sunar. Budizm’de kişi, dürtüleri ile eylemlerinin arasını açmak için meditasyondan yararlanır. Budistler hınçla dolduklarını anında fark ederler ve kendilerini eğiterek bağlarını kopardıkları o duyguya uzaktan bakabilirler. Hınçtan soyutlanıp onun geçici bir duygu olduğunun farkına varmak, benzeri köleleştirici tutkulara karşı özgürlük kazanmanın bir yoludur.

Kötücül hüsrana verilen önemli tepkilerden bir diğeri, başka yere yönlendirmedir. Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu (1930) isimli yapıtında yeniden yönlendirmenin üç tekniği için bir sınıflandırma önermişti: Muazzam oyalanmalar, dolaylı tatminler ve keyif verici maddeler. Bunların sonuncusunu açıklamak için Freud’un Alman şair Wilhelm Busch’tan yaptığı alıntı yeterlidir: “Derdi olanın içkisi de vardır.” Öte yandan, fiziksel ya da zihinsel işlerle dikkatin sağlıklı bir şekilde dağıtılması, muazzam oyalanmalar sınıfı içindedir. Voltaire’in Candide karakteri, bahçe işleriyle uğraşarak hüsran ve mutsuzluğu – hıncı da ekleyebiliriz – kendisinden uzak tutar. Afrikalı Samburu ve Maasai toplulukları, eskiden beri, büyükleri tarafından 30 yaşına kadar evlenmelerine izin verilmeyen genç erkeklerin şiddetli cinsel gerginliğini dikkatli bir şekilde hayvancılık, avcılık ve savaşa yönlendirmişlerdir. Böylece zararlı olabilecek bir enerji, topluluk için yararlı bir hal alır.

Gerçek libido tatminleri yaratarak hıncı zayıflatmak mümkün olabilir

Dolaylı tatminler grubunda çok sayıda oyalanma şekli ve asıl isteklerin yerini tutabilecek doyumlar bulunuyor: Sanat, fantezi, din vb. Modern dünyada genç erkeklerin birçoğu saldırganlık, hınç ve harcayamadıkları libidolarını İnternet üzerinden saatlerce oynadıkları oyunlara taşıyor. Eline silah almış ezik bir kişiyi gerçek hayatın hareketliliğinden koparıp Xbox ya da PlayStation uyarlaması karşısına oturtmak elbette zor olabilir. Bu durumda yüksek libido, rekabetçilik ve enerji fazlasını atletik sporlara yönlendirmek daha umut verici bir yöntem olmaya devam ediyor (George Orwell uluslararası spor oyunlarına “ateşsiz” savaş diye boşuna dememiş). Spordaki arıtılmış şiddet bile zaman zaman kontrolden çıkarak özellikle fazlaca heyecanlanan erkek taraftarlar arasında aniden saldırganlığa dönüşebiliyor.

Son olarak, hüsrana yer bulma ya da yön vermenin yanında, gerçek libido tatminleri yaratarak hıncı zayıflatmak mümkün olabilir. Örneğin Uluslararası Af Örgütü‘nün de aralarında bulunduğu birçok topluluk, seks işçiliğinin suç olmaktan çıkarılması gerektiğini, böylece isteklerini elde edemeyen erkeklerin erkekliklerini, damgalanmadan ve toplumun onayladığı bir şekilde tamamlayabilecekleri bir seçeneğin olacağını savunuyor. Bu tartışmalı bir seçenek olsa da üzerinde düşünülmeden elenmesi doğru olmaz. Kötücül hüsran bu tür seçeneklerle yok olur mu bilmiyorum; fakat arzu dediğimiz, farklı ve öngörülemeyen yatırımlara muktedir olduğunu çoktan göstermiş, tuhaf bir duygu.

Öte yandan işe yaramayacak bir şey varsa o da erkeklerle sadece konuşmaktır. Eril arzu ve ihtiras, beyin ya da ekonominin nasıl çalıştığına dair didaktik bir ders ya da İsa ya da Muhammed peygamberlerin insanlardan beklentileri üzerine bir vaaz ile düşünce süzgecinden geçirilerek uzaklaştırılamaz. Arzunun yıkıcı olmayan bir ifade biçimine dönüştürülmesi ya da etkisiz hale getirilmesi şarttır; hakkında konuşmak yeterli olmaz. Bu yönlendirmede kültürün marifet göstermesi gerekir. Semavi dinlerden gelen kültürel gelenekler, bu açıdan etkili olabilecek marifetlerini çoktan yitirdiler. Hıncı ve nefretin işleyişini ehlileştirmek için yeni kültürel düzenler üzerinde çalışmaya başlamamız gerekiyor; aksi takdirde büyümekte olan silahlı ezikler ordusunun yanında siyasal terörizm gözümüze zararsız görünmeye başlayacak.

Yazar: Stephen T. Asma
Çeviri: Burçin İçdem
Kaynak: Aeon 

Please complete the required fields.