Hiç şüphe yok ki herkesin istediği şey mutluluktur. Tek sorun mutlu olmanın neleri kapsadığıdır ki bu, ahlak düşünürlerinin hiç uzlaşamadığı ve muhtemelen de asla uzlaşamayacakları bir mevzu. Mutluluk tamamen öznel bir his midir, yoksa bir şekilde ölçülebilir mi? Bilmeden de mutlu olabilir misiniz? Sadece bilmeden mutlu olabilir misiniz? Bir kimse baştan ayağa mutsuz olup, yaşadıklarının aşırı mutluluk olduğuna ikna olabilir mi?

enjoy-capitalism-1301Çağımızda, mutluluk kavramı özel alandan kamusal alana taşındı. William Davies’in büyüleyici çalışmasında gösterdiği gibi, sayısı gittikçe artan şirketler, mutluluk şefi adlı personel çalıştırırlar, tıpkı Google’ın şirket ruhunu dinamik tutmak için bünyesinde bulundurduğu “jolly good fellow” gibi. Belki İngiltere Bankası da bu konu üzerine bir düşünmelidir. Uzman mutluluk müşavirleri evlerinden zorla çıkarılanlara, yerinden edilenlere bu durumla duygusal anlamda nasıl başedebilecekleri üzerine tavsiyeler verir. İki sene önce British Airways “mutluluk battaniyesi” sebebiyle mahkemelik oldu. Battaniye, yolcu rahatladıkça kırmızıdan maviye dönüyor, böylelikle kabin görevlileri memnuniyet seviyesini anlayabiliyordu. Yeni bir ilaç, Wellbutrin, sevdiği bir kimseyi kaybettikten sonra bireyde meydana gelen başlıca depresif belirtilerini kısmen gidermeyi vadediyor. Bunun o kadar etkili olması öngürüldü ki, Amerikan Psikiyatri Derneği bir kimsenin ölümü ardından iki haftadan fazla mutsuz olmanın zihinsel bir hastalık olduğuna karar verdi. Yani, ölüm nedeniyle tutulan yas kişinin psikolojik sağlığı için bir risk.

Para, mevki ve güç peşinde ne kadar çok koşarsanız, değer ve kıymet duygunuz o kadar az olmaya meyyaldir.”

Dünya genelinde dikkate değer yaygınlıkta ruhsal keyifsizlik yaşanmasına rağmen, mutluluk kavramının kamusal mülkiyete devredilmesine şaşırmamak gerek. Amerika’daki yetişkinlerin neredeyse üçte biri ve İngiltere’deki yetişkinlerin yarıya yakını morallerinin bazen bozuk olduğuna inanırlar. Antidepresanların keşfi üzerinden yarım yüzyıla yakın zaman geçmesine rağmen, kimse bunların nasıl işlediğini gerçekten bilmiyor. Bireylerin üzerinde çok az söz sahibi olduğu bu tarz durumlar, kalp krizi riskini artırabilir. Sözde ihtiyatlı olmak insanları daha da hasta edip bazılarını ölüme sürüklemiştir. Eşitsizliğin yaygın olduğu İngiltere ve ABD gibi uluslarda, İsveç gibi daha eşitlikçi olanlarına nazaran zihinsel sağlık sorunları daha fazla görülür. Hastalık, işe-okula devamsızlık ve “hasta olduğu halde işe gelme”nin (işe tamamen fiziksel mevcudiyet için gelmek) Amerikan ekonomisine yılda 550 milyar dolara mal olduğu tahmin edilmekte.

Rekabetçi bir ortamın, özellikle spor yıldızları vakasında görüldüğü gibi, kaybedenler kadar kazananlar arasında da zihinsel hastalığı tetiklediği yönünde tespitler vardır. Donald Trump adlı canlı cerhin aksine, para, mevki ve güç peşinde ne kadar çok koşarsanız, değer ve kıymet duygunuz o kadar az olmaya meyyaldir. Patolojik olarak iyimser kültürleri bağlamında Amerikalılar, üzüntülerini önemsiz gibi lanse ederler; öte yandan Fransızlar ise, mutluluğun sofistike olmadığı şüphelerine binaen, üzüntülerini eksik raporlama eğilimindedirler.

Mutluluk iş dünyası için mükemmeldir. Neşeli bir çalışan, yüzde 12 daha fazla üretkendir. İnsan duyguları bilimi –ki Davies bunu “duygularımızın denetim, yönetim ve idaresi” olarak adlandırır- bu sebeple manipüle edici bilgi formlarının en hızlı büyüyenidir. Market araştırmaları da öyle. Bu araştırmalar şimdilerde müşterilerin duygu durumlarını ortaya çıkarmak için derinlemesine yüz tarama programları kullanıyor. Alanında oldukça uzman nörologlar beyindeki “satın al” butonunu keşfetmeye çok yaklaştıklarını söylüyor.

Psikoloji, odağımızı sosyal sebeplerden uzaklaştırmanın tasdiklenmiş bir yoludur. 2008’deki ekonomik kırılmanın ardından, bazı psikologlar sorunun bankalar değil beyin olduğu sonucuna vardı. Wall Street yanlış türden nöro-kimyasallarca eziyet gördü. Tüccarlar arasında haddinden fazla testesteron vardı ve pek çok bankacı kokain etkisindeydi. Daha iyi karar verme yetisi vadeden ve tüccarların beyin taramalarına dayanarak geliştirilen bir ilaç vardı. Geç kapitalizmin narsisistik dünyasında mevzu ne düşündüğünüz ya da yaptığınız değil, nasıl hissettiğinizdir. Ve sizin nasıl hissettiğiniz -aksi iddia edilemez türden olduğu için- rahatlıkla tartışma konusu dışında tutulur. Şimdilerde, erkek ve kadınlar duygu değişimlerini takip eden uygulamalar kullanarak sürekli öz-izleme modunda dolaşıyorlar. Kapitalizmin daha eski bir biçiminin vahşi, baskıcı egosu yenilenen versiyonu için hassas bencillik yolunu açtı. İyi haberlerden biri şu ki farkındalık sizi deli edebilir.

Davies’in gözüne çarpan şey kapitalizmin şimdilerde kendi eleştirisini de içine alır nitelikte olmasıdır. Sistemin önceden şüpheyle baktığı şeylerin hepsine –duygular, arkadaşlık, yaratıcılık, ahlaki sorumluluk- şimdi kazancı maksimize etme amacı için el konuldu. Hatta bir yorumcu, müşteri ile daha yakın bir ilişki kurmak amacıyla bir ürünü ücretsiz verme olayını bile tartıştı. Bazı işverenler, minnettarlık ve böylece daha çok efor umudu ile zamları personeline hediye gibi gösterirler. Araçsallaştırılamayacak hiçbir şey yok gibi görünüyor. Fakat, mutluluğun mevzusu güç, zenginlik ve mevki için araç olmaktan ziyade kendisinin bir amaç olmasıdır. Aristoteles ve Aquinas’tan Hegel ve Marx’a kadar geleneksel etik düşüncesi için, kişinin kendi tatmini, erdemin gerçekleştirilmesinden kaynaklanır ve bu tamamen mutluluğun kendisi için yapılır. Nasıl mutlu olunacağı etiğin yönelttiği başlıca sorudur, fakat “neden mutlu olalım?” sorusu cevap verebileceği türden değildir.

Aynı düşünce geleneği, mutluluğu kurulduğu maddi şartlardan ayırmayı reddeder. Erkek ve kadınlar sadece belirli sosyal durumlarda kendilerini ön plana çıkaracak hareketler yaparlar. Mutluluk, özel bir duygusal durum olmaktan çok hareketlerimize bağlıdır. Bizler işlemsel gereçleriz, yürüyen şuur alemleri değiliz. Düzenli olarak evire çevire dövülen bir köle keyifli bir şekilde memnun olduğunu iddia edebilir, fakat bunun nedeni muhtemelen başka durumlardan bihaber olmasıdır. Bu bağlamda, mutluluk tamamen öznel bir mesele değildir. Mutlu olduğunuza inanabilirsiniz, ama bu kendini aldatma olur. Aynı zamanda, bazı sinirbilimcilerin düşündüğü gibi beyinde bir yama olduğu gibi nesnel bir gerçeklik de değildir. Davies’in de iddia ettiği gibi, unuttukları şey “zihinsel süreçler”in insanın hareketlerine bağlı olduğudur. Ki bu hareketler de, yorumlanması gereken amaçlar ve niyetlerce yönlendirilen sosyal ilişkilere gömülüdür.

Mutluluk, piyasa araştırmacıları ve şirket psikologları için bir iyi hissetme durumudur. Fakat milyonlarca birey aslında iyi hissetmemektedir ve daha çok çalışmaları veya daha çok tüketmelerine neden olan zihin kontrol teknolojilerince neşelenmeye ikna olmaya eğilimli değildirler. Eğer eşitsizlik ve sömürünün kurbanıysanız gerçekten mutlu olamazsınız; bu eğlence teknolojilerinin gözden kaçırdığı bir noktadır. Bu sebeple, Aristoteles bir esenlik biliminden bahsettiğinde, bunu politika adına yapar. Bu mesele sinirbilimcilerin, reklam gurularının ya da farkındalık tüccarlarının çok da ilgisini çekmez; bu sebeple bu insanların çalışmalarının çoğu inanılmaz derecede yersizdir.

Yazar: Terry Eagleton

Çeviri: Müleyke Barutçu

Kaynak: The Guardian

Please complete the required fields.