İslami aşırılıkçıların Avrupa topraklarında gerçekleştirmiş oldukları çeşitli saldırılar günümüzün acı bir gerçeğidir. Bu saldırılar Fransa’daki gibi (kesin ve koordine bir şekilde hazırlanmış) kanlı katliamlar değil de (Almanya’da gerçekleşen, saldıranın genç yaşta zorbalık kurbanı olduğu McDonalds katliamı gibi olan) saldıran kişinin sonradan “problemli” tek bir birey olduğu ortaya çıkan saldırılar gibi olduğunda tek ve basit resmi hikâyeye inanmayı zorlaştıracak eşit derecede kör noktalar vardır. Bu hikâyeler halk tarafından şu farklı sebeplerden dolayı kabul edilmektedir: devlete olan güven, sade bir hissizlikle beraber yoğrulmuş bir yurtseverlik.

Bütün teröristler olay sonrası bir polisin müdahalesi sonucunda – modern öfkeli (ve kinci) Orlando katliamında olduğu gibi – ölür ama bu ölüm bizi eylemin arkasındaki faili sorgulama olasılığımızdan mahrum eder. Bir başka deyişle: söyleyecek en ilginç şeylere sahip olan kişi ölür.

Bazılarına göre öyle güvensiz bir zamanda yaşıyoruz ki özgürlüğümüzün kısıtlanması ve özel kanunlar gerekiyor; bu kısıtlamalar ve özel kanunlar zararı aza indirmek ve hayatta kalabilmek adına ödenecek kaçınılmaz bedeller olarak görünüyor. Demek ki daha az özgürlük ama daha çok hayatta kalma formülü, on yıllarca süren sosyal mücadeleler sonucunda kazandığımız özgürlüğü feda edebilecek kişiler için uygundur. Ne var ki, biraz güvenlik kalıntısı uğruna kendimizi özgürlüğümüzden mahrum bırakmaya gerçekten kararlı mıyız?

Biz de bu durumu daha iyi anlamak için İtalyan filozof Diego Fusaro’ya birkaç soru sorduk.

Yakın zamandaki tüm saldırıların hedefinde sıradan ve savunmasız insanlar vardı, belli ki arzulanan sonuç da buydu. Size göre, bu hedeflerin seçilmesinin ardında başka sebepler var mı?

Bütün saldırılarda sıradan insanların, işçilerin, öğrencilerin, çalışanların, geçici işçilerin ve son zamanlarda ise taşra papazlarının hedef alınması, neden hiçbir zaman finansal, nakil ve siyasi merkezler hedef alınmıyor kuşkusunu uyandırıyor. Şu anda olan tek şey bize her gün bunun sebebinin İslam olduğunun tekrarlanması; ama bu daha çok hükmeden kesimin hükmedilen kesim üstünde onları istikrarsızlaştırmak, dehşete düşürmek, korkutmak ve sınıf çatışmasını önlemek için sürdürdüğü bir sınıf mücadelesidir.

 Zenginler her zaman bir azınlıktır ve izole yerleşim bölgelerinde, korunarak, kolayca savunularak yaşarlar…

Zenginler elbette ki korunmaktadırlar, kendilerini de korumaktadırlar. Onlar ihtiyatlıdırlar, onlara saldırılması daha zordur ve hiçbir zaman saldırılara maruz kalmazlar. Ancak, bana göre, bu saldırılar zaten zengini vurmak zorunda değildir; fakirleri vurmalıdır çünkü onlar her zaman dehşet içindedir ve içinde oldukları durumu hiçbir şey demeden kabullenirler.

Yani, neden sana para verenleri öldüresin ki? Teröristler Suudilerin, Katarlıların, İsraillilerin, Amerikalıların güç merkezlerine hiç saldırmamışlardır. Wall Street’e (Ç.N New York borsasının bulunduğu yer) ve Londra’ya hiç saldırmamışlardır. Acaba bu temelde bir şükran göstergesi midir?

Bu şükrandan daha da fazlası, terörizm sınıf mücadelesine iyi gelmektedir çünkü Güce (bunu organize etme Gücünden bahsetmiyorum) hizmet eden bu terörizm, hizmetkârları korkuttuğu, ilgiyi sınıf çatışmasından düşman olan İslam’a; Marx’ın sınıf çatışmasından Huntington’ın medeniyetler çatışmasına götürüp bir şekilde çatışmayı yok ettiği için Güç bu bağlamda bu terörizmden epey bir yarar sağlamaktadır. Bu terörizm İslamcılar ve Hıristiyanlar arasındaki bir çatışmadan ortaya çıkmaktadır ve bu çatışma hiçbir zaman aşağıdan yukarıya; finansa ve sermayeye uğramaz.

Benjamin Franklin güvenlik uğruna özgürlüğünü feda eden insanlar, ne özgürlüğe ne de güvenliğe layıktırlar demiştir. Size göre bu söylem hala geçerliliğini korumakta mı?

Franklin kesinlikle haklıydı, hatta bugün her zamankinden daha fazla haklı. Bugünlerde güvenliği kullanarak özgürlüğünüzü elinizden alıyorlar: Michel Foucault’nun dediği gibi bu bir güvenlik-paradigması. Bu paradigmada bizim özgürlüklerimizi birer birer alarak bu seçeneği terörü etkisiz hale getirmek için değil de güvenlik için temellendiriyorlar.

Bu durumdan nasıl çıkılır?

Bu durumu aşmak için ilk olarak gerçekliği yeniden sınıflandırmamız gerekecek. Haritaları, bize gönderenlere geri göndermeli, gerçekliğin yeni haritalarını çizmeli, yeni okumalar yapmalıyız ve terörizmin yeni okumaları, resmi hikâyelerden sakınmalıdır. Bu yeni okumalar resmi veya baskın görüşe karşı olan her şey gibi komplo teorisi olarak görülüp görmezden gelinecektir.

Materyalist katiller her zaman cihatçı teröristlerdir; fakat ahlaklı olanların arasında da Batılı homo videns’i (Ç.N izleyen insan) zorlayan, maneviyatı eksik, etçil bir Anı Yaşa’nın tatmini yok mudur?

Suçlu İslam denmeye devam ediliyor, ancak İslami bakış açısından ise bu durum tamamıyla nihilizmdir, boştur ve hiçbir değere sahip değildir. Bu bağlamda aslında bunun İslam ve Hıristiyanlıkla alakası yoktur. Bu sadece dinleri diskalifiye etmek için kullanılan bir yöntemdir; sık sık din savaşları üzerine konuşulur ama öte yandan dine karşı bir savaş açılmıştır. Din, aşkınlık inancını istemeyip sadece piyasanın monoteizmini isteyen egemen ekonomik sermaye tarafından saldırı altındadır.

Fransız papazın, katliamda klilisede öldürülmesi Batı’nın uykusundan uyanmasını sağlayacak mı?

Batı’nın uyuşukluktan kurtulup kurtulamayacağını bilemiyorum; tabii ki bu bir endişe, korku vakası, kınanması gereken bir vaka. Bu çok ciddi bir şey. Yani bu bir papaz, evet dini Hıristiyanlık ama aynı zamanda o halktan biri, insanlardan bir tanesi, bir şehir papazı. Çok yüksek mercide bir papaz değil ki burada unutulmaması gereken şey sınıf çatışmasıdır: burada aşağı yukarıya karşı.

Çeviri: Güncel Oğulcan Ülgen
Kaynak: Pravda Report 

Başlık Görseli: Vocativ

Please complete the required fields.