Epikür, ölüm korkusunu –ve devamında bütün korkularımızı- yenmeyi amaçlayan bir argüman öne sürmüştü. Fakat bu yetersiz bir argüman. Epikür, yalnızca, bize zarar verebilecek şeylerden korkmak gerektiğini; zararın da yalnızca bize acı veren şeylerden geldiğini varsaydı. Ama görüyoruz ki bu varsayımların ikisi de yanlış. Kendi ölümümüzden korkmamızın tek sebebinin, sevdiklerimizi etkileyecek olması olduğunu düşünürüz. Bu düşünce, her ne kadar belli bir noktaya kadar yeterli gözükse de, insanların içlerinde hissettikleri varoluşsal sıkıntılarını açıklamada yeterli değil. Bu metinde ölüm korkusunun kaynağı üzerine varsayımda bulunacağız: “ Ölümden korkuyorum; çünkü öleceğim gerçeği, yaptığım şeylerin anlamını ve değerini çalıyor.” Eğer bu doğruysa, ölümümüzü düşündüğümüzde hissettiğimiz boşluk ve baş dönmesini de açıklamış oluruz. Şimdiye kadar yapmış olduğumuz şeylerin anlamsız olduğunu düşünürsek, şu an yapıyor olduklarımız da elimizin altından kayıp gider.

Bill Watterson’ın altı yaşındaki filozofu Calvin de aynı şeyleri sorguladı. Çizgi romanın ilk karesinde, Calvin okul sırasında: “Öğretmenim, matematik dersiyle ilgili bir şey sorabilir miyim?”; “Evet?”; “Eninde sonunda öleceğimize göre, neden integrallerle uğraşıyoruz?” Calvin’in mantığına göre birçoğumuz hayatımızı değerli hale getirecek şeylerle vakit harcıyoruz. Bir eylemi, ancak bir başka amacımıza ulaşmamıza katkı sağladığı sürece değerli olarak kabul ediyoruz. Dolayısıyla ölüm, amaçlarımıza ulaşmamızı engelleyerek hayatlarımızı değersizleştiriyor, anlamını yok ediyor.

Jacob Souva
İllüstrasyon: Jacob Souva

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aslında bu yaklaşım, hayatlarımızın nasıl anlam kazandığı hakkındaki yanlış bir görüşten kaynaklanıyor. Elbette bazı şeyler daha büyük projelere katkı sağladıkça değer kazanıyor. Bu blogu yazmak için bilgisayarımı açıyorum; eğer yazımı bitirmezsem, bilgisayarı açmış olmam değerini yitirecek çünkü hayatıma herhangi bir değer katmamış olacak. Arkadaşımı mutlu etmek için ona bir doğum günü kartı hazırlıyorum; eğer doğum günü partisine giderken yolda düşürürsem, kartı hazırlamış olmamın bir anlamı kalmayacak. Öte yandan, başka bir amaca hizmet etmelerinden öte, sırf kendileri oldukları için değer verdiğim şeyler de var. Mesela bu blog, ölümlü olduğumuzu bilmemizin hayatımıza etkileri üzerine düşünmemi gerektiren bir projenin küçük bir parçası olabilir. Ama yazıma değer vermemin sebebi başka bir amaca hizmet etmesi değil. Açıkçası, bu problemler hakkında düşünmek dahi benim için değerli. Bir dostumun dertlerini, sırf ona destek olmak için veya hayatımın bir kısmı onunla alakalı olduğu için dinleyebilirim; fakat ben onunla konuşarak geçen her ana değer veriyorum. Yalnızca bu durumun bütüne olan katkısından dolayı değil; bu anların kendileri zaten birer sondur. Dahası, filozof Frances Kamm’ın da belirttiği gibi, hayatımıza değer katan eylemlerimiz değil; bilge olmak, erdemli olmak gibi “oluşlarımız”dır. Erdemli olmanın ya da bilge olmanın değeri ne kadar uzun yaşadığımızla alakalı değil, tabi yine de ne kadar uzun yaşarsak erdemli ya da bilge olmak için o kadar çok şansımız var demektir.

Bir başka karikatürde Calvin, arkadaşı Hobbes’la bir ağacın altında oturmaktadır. Hobbes’a döner ve “Şu ölüm olayını anlamıyorum. Herkes ölecekse, yaşamanın anlamı ne?” der. Bir süre sonra Hobbes cevaplar: “Deniz ürünleri yiyebiliyoruz.” Ve aslında haklı. Yaptığımız çoğu şey –arkadaşlarla veya aileyle vakit geçirmek, yazmak, okumak ya da deniz ürünleri yemek – zaten kendinden değerli, sırf ölümle sınırlandırılmış hayatlarımıza anlam katıyorlar diye değer vermiyoruz onlara. İşlerimizi yarıda bırakması, planlarımızı bozması gibi ölümün bizi üzecek, mutsuz edecek bir yönü olabilir ancak bu bizi korkutmamalı. Ne de olsa deniz ürünleri var.

Yazar: Richard Pettigrew
Çeviri: Şebnem Ertan
Kaynak: OUP Blog 

Please complete the required fields.