Hiçbir şeyden bile biraz-bir şey oluşur. Kendisinden olmayan şeyi kişi zaten vermez. Verilenin bir armağan olarak değil, sadece arzu edilen şeyin verileceği düşüncesi-alınacağını libidinal fonksiyonunun bir dinamiğidir. Neyse, bu konuda çok gevezece hamleler yapmak haz kavramının ve anlamını daha kırılgan ve kaygan yapabilir. Ama çok kısacık açıklama da kavramın kendi anlamını hiçliğe yani ihanete uğratır.

Eğer haz bir ihtiyaç ise iki özelliği dikkate almak gerekir. Birincisi ihtiyacın insan olmayan hayvanlarda farklı olduğudur. İkincisi ise insan özünün kendini gerçekleştirmesini oluşturan ihtiyaçlar olarak haz ilkesinin insandaki öz ile bütünleşerek farklı bir durum ortaya çıkarmasıdır. “Türsel varlık” kavramını kullanan Marks, hayvanların kendi yaşam faaliyetlerini seçemediğini söyler. Zorunlu olarak yapılması gerekeni yaparlar, insan ise irade / bilinçleri yoluyla faaliyetlerini seçer. Bilinçli bir eylem ve de hamlede bulunarak kendini yeniden üretir. Bir bakıma fiziksel ihtiyaçların hayvan için ne olduğunu uzun uzun izah etmeye gerek yoktur. Ancak şunu söyleyebiliriz ki insan, ihtiyaç duymadığı şeyi de üretir. İşte bilinçle ilgili bir faaliyetin çıkış noktası da budur. Marks’a göre insan evrensel olarak üretir. Hayvan ise aynı ve tek taraflı olarak üretir. Bir başkası için nesnel koşullarda insan tek taraflı değil, etkileşimin toplumsal alanında var olduğu için üretmeye başlarken genel bir üreticiye dönüşür: bir ayakkabı tamircisinin genel bir ihtiyacı karşılaması gibi, insan, evrensel boyutlu üretimde tüm hazlarına cevap verecek arayışlar içerisine girer.

Freud-1-300x450

O halde ne zaman başlar haz meselesi?

İnsanda- sadece insanda mı? Tabiî ki değil. İnsan organizması doğduğu andan itibaren haz odaklı yapılanma içinde koşullanmış ve bunu çevreye uyumlu olması için nesnelere uygun olarak harekete geçer. Nesneye uyum yüksek enerjinin gerekli olduğu anda tamamlanır. Ancak bir zorunluluk olarak bu uyum, her şekilde var olamaz. Uyumu kaybettikçe nesnelerden alacağı doyum veya haz bir kırıklığa yol açacaktır. Diğer bir deyişle benlik özneden uzaklaşıp dünya ile bütünleşmek ve dünyadan uzaklaşıp benlik hazzını oluşturma çabası- özneye ulaşmak döngüsü haz işlevinin bir diyalektik dinamiğidir- ya da döngüsü olarak kabul edebiliriz.

Biraz da evrimsel ilerleme gösteren insanın doğaya olan bağlılığı daha göreceli hale gelmektedir. Haz şekillenmesi evrimsel koşullar içinde gittikçe daha da vahşileşmektedir. Bunu yeni nesil gençlerde görmek mümkündür. İçgüdülerine daha bağlı olan yeni genç kuşak, denge arayışı içinde nesneleşen özne ile, özneleşen nesne kimliği içinde enerji bulmak ve yürütmek hazzını kendi gerçeğinde varoluşsal bir değer yaratmak çabasındadır.

Hazzın daha saldırgan hale gelmesi ne anlam verir bize?

Aşk kavramı ile bütünleşen bu haz ortak benlik bağlamında nesne ile uzlaşmayı başaramadıkça nesnede oluşan haz özneye tetikleyici bir arzu uyarımı yapar. Bu çoğunlukla bilinçli değildir.

Lacan’ın dediği gibi; sözün etkisi ile özne kendini ötekine hep daha fazla gerçekleştirir. Bir nevi kendiliğin yarısını takip eder. Uzlaşır, yani eğer bu ise aşk, iki öteki ile iki öznenin buluşması değil midir? Yani 4 element bir arada bir salt bütünsel ortak benlik ile ortak nesnel benlik oluşturmaktadır. Bu oluşan benliklerin birbirine karışması daha az nevrotik değil, daha çok takıntılı nevrozun oluşmasına sebebiyet vermemesi mümkün mü? Bir bakıma kendilik bilinci olan ego mekanizması dürtüsellik itkisi ile güç kazanmış oluyor. Özne, kendini nesnenin bir parçası olarak içgüdülerine yanıt olan nesneden ayrışarak yine kendini var edebilmelidir ki nesne kuru bir organizma olarak değil, canlı bir organizma olarak varlığını sürdürebilsin. Yani narsistik yatırım bir bakıma benliğin mutluluğu için gerekli hale gelirken, libidanın bilince dönüşmesi benlik de gelişen dürtünün yaşanmasına neden olmaktadır.

Freud’a göre dürtü ile aşk aynı anlamda kullanılmaz. Dürtüler cinsellik seviyesinde bizi şart koşar- ve bu dürtüsellik kalpten gelir—kalp atışlarının hızlanması da bunu doğrulamaktadır. Diğer yandan aşkın karından geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Genital dürtü öteki dürtüler gibi ifade edilemez. Çifte-değerliliğin dürtüsel –Verkehrung- Özelliği olarak dürtü iki kalbin birbirine dolanmasıdır. Yani ödipal karmaşanın yeniden sahnelenmesidir. Cinselliğin-seksin amaçsal bir özne taşıması henüz bu ödipal karmaşada mümkün görülmemektedir. Ödipal karmaşa öznenin bir travması ise öptimal sağlıklı gelişim süreci içinde nesne ilişkisi kipi yaşamın başında ki mutlak bağımlılıktan, yetişkin dönemde işbirliğine giden hazlarını ifade etmesi, olgun nesne ilişkisine evrilmesinde ki ödipal karmaşa, olgun nesnelerle çözülmeye çalışılır. Bu onun bir ego ve benlik inşasını kolaylaştırırken yardımcı egolar olan agresif dürtüleri yeterlilik ölçüsünde görmek için ilişki bağlamında nesne ile kurduğu ilişkilerden ötürü özdeşleşme yaşar. Bu sayede ego inşası haz durumu karşısında özgüvenin oluşmasına izin verir. Haz durumu sadece çocukluk dönemine özgü değil, insanın ontolojik koşulu olarak nesneyi özdeşleştirerek yardımcı dürtüleri ile harekete geçer. Nesne, özne ile etkileşim içinde bütünleşme yapar ve nesne özneleşip benliğin inşasına destek sunar.

Aşkla ilgili söylenecek şey aslında dürtünün yapısı ile ilgilidir. Bu yapı gerçek, ekonomi ve biyoloji seviyeleri ile ilgilidir diyebiliriz. Yani sevilmek ve sevmek konumu burada ağırlık kazanmaktadır. Gerçek yapı- seviye denilen dürtüsel yapıyı etkileyen ve etkilemeyen… Ekonomide ise haz veren ile hoşnutsuzluk yaratan- veren yapı- ve biyolojide ise etkin ve edilgen- pasif durumu görebiliriz. Biraz önce de belirttiğim gibi dil ve kültürel benlik içinde özne ve nesne etkileşimin temel olgusu sevmek ve sevilmek ile açıklanabilir.

Bir aşkın ekonomi seviyesi verilen hazzın haz olup olmadığı ile ölçülür. Hoş haz edilgen ve etkin ise, libidal-biyolojik yapı – dürtü halen canlıdır.

Gerçeğin anlaşılması ise frekans ya da enerjinin 2 tarafı tutması ile açıklanan etkileşimin yarattığı haz ilkesinin yaşanır hale gelmesi, özneleşen kişilerin kendileri için aynı zamanda öteki olan nesneler oldukları da bir başka gerçeği ifade ediyor. Bu nesneler (Gesamt Ich – Bütünsel Benlik) bütünsel benliğin varlığı ile cinsel tutku, aşkın benliği olarak karşımıza çıkar. Bütünsel Benlik- (Reel- ICH -Gerçek –var olan Ben; Lust ICH- Haz –Dürtüsel Benlik) dediğimiz şey, Freud’un tanımladığının ters orantısı olarak varlıksal değer oluşturur. Bir bakıma “bana iyi gelen nesneler olmasaydı, nesneler hiç ortaya çıkmazdı”. Nesnelerin ortaya çıkışının ve dağılımının kıstası budur sanıyorum simgesel değer içinde.

Varlığını sürdürme dürtüsü – insanın (Erhaltungestrieb) cinsel dürtü ile tüm dürtülerin içinde öznesel dış uyarımları ile varlığını anlamlandırır. Dıştan gelen uyarımlar özne için önce dürtüsel olmak zorunda değildir. Etkinliği öncelikle kendi dürtüleri ile söz konusu olur. Aşk kendilik dürtülerini ve kalbi çalıştıran canlı bir organizmanın tekrarıdır. Tekrar ve tekrar bu bir etkileşimdir. Şimdi soru şudur : Benim arzumun senin için değeri nedir? Her yaşanılan aşk duygusunda bu soru vardır.

Dişil mazoşizmin buradaki algısı önemlidir. Onun erkek ile izdüşümünün bir parçası olan arzunun değeri hazzın birlikte yaşanabilmesinden geçer. Ama duygulanımlılık ile izah edilmez bu olgu. Aşk eril ve dişiliğin bize bıraktığı iki zıt dünya arasında ötekinin temsili eksik kalır her vakit. Yani bu eksiklik biraz önce açıkladığım dürtünün yapısındaki seviyelerde beliren zıtlıklardır.

Genel olarak toplumsal açıdan bir fotoğraf çekilirse, nesnel tetiklenmenin sonucu- yemek yerken duyulan haz özneleşerek ikincil olarak elde edilen otonom kazanımlarla ve onların işlevselliğin bilinçte yer alması, daha oral dönemdeki işlevsellikle direk bağlantılıdır. Sürekli bir ben işlevselliğinin oral dönemin bir kazanımı olarak ileriki dönemlerde cinsel dışı bir Benlik gelişimi sağlanarak yaşamın daha strukturell yaşanmasına sebep olmaktadır.

Peki anal, bu bağlamda benlik gelişimi için hangi rolü oynar?

Hemen hemen her kültürde anal dönemi, hijyenik temizliği sağlayan bir eğitimi öngörmez. Ancak şurası önemlidir: Anneden kopuş polemik bir kavga ile sonuçlanmıyorsa benlik yapılanmasının daha az patojenik bir karakterde gelişimi söz konusudur. Yani birazda bu gelişimin kendisi, benlik yapılanmasında sado-anal benlik yapılanması olanak vermeyecektir; önemli olan da budur. Sado-anal-benlik yapılanması arzu-istek işlevselliği- benlik yapılanmasında anlamsız izler bırakır. Bu izler ödipal dönemde bencilliği daha da tetikleyebilir.

Zira:

1- Arzu uyandığında, kendine ait olacak bir sevgi – Aşk objesine sahip olmak için uyandırılmış obje ile aynı zaman içindeki arzu ile paylaşım söz konusudur. İşte bu aynı zamanlılık bir oral benlik işlevselliğine tekabül eder ve geçerlilik kazanır.

2- Arzumun sürekli olmasını sağlayan, yeni nesnesel ilişkinin kesintisizliğinin sürekliliğine ancak ve ancak reel koşulların kendisi arzunun giderilmesinde engel koymuşsa geçerlidir. Kişi gelişimin sona ermesine doğru arzunun gelişim prosesini nitelikli bir yavaşlamaya götürür. Arzuya vites koyar, çünkü bitmesini istemez. Bunun için kesintisiz ilişki sağlanması için de hayal-fantezi–mistik herhangi bir materyal, sembolik olarak ilişkiye atfedilir ki, ilişki daha uzun sürdürülebilir olabilsin.

3- ve sonuncu özellik olarak; Nesnenin yokluğunda yeni bir nesnenin özellikleri ile tamamlayarak yası tamamlamış olur. Her kayba uğrayan nesne için- aşk kaybı, sevginin yokluğu-bir idealin yitimi- oluşturulmuş bir fantezi sonucu yaşanan bu yitimler-içsel engelle, bu yitimler kişinin reel dünyasında olmamış gibi geçiştirilebilir. 

İşte subjenin(öznenin) içinde yaşadığı bu çelişki yaşanamayan hazzın nesnel bütünlük içinde yaşantılamamasından ötürü, nesnel türevin oluşturduğu hazzın özne ile paylaşım içinde bulunabilmesi ile bütünsellikli bir problematik alan oluşturmaktadır.

Psikanalizin yaygın olarak bireyi huzursuz ettiğine ilişkin reel ve reel olmayan gerekçeleri öne sürsek bile, psikanalizin aydınlanmacı serüveninden çıkarak, salt psikolojik önermelerle işe koyulmak pek sıkıcı gelir bana: Psikanalizin agresyon ve libidal kuramlarının izdüşüm içinde olmamalarının, psikanalizin bir meselesi değil, bu daha çok insanın gelişimi ile ilintili olan kültürel farklılıkların da pek önem arz ettiğini ve bu bağlamda dürtüsel yazgının içkinliğinde kültürellik ve biçimlerinin büyük rol aldığı açıktır.

Buradaki haz meselesi aslında agresyonun simetrik dürtüselliğin türevi olarak nesnel olgudan ayrı düşünülemez, zira özne ben’e de yüklenebilir ki bu libidal anlamda hazzın gözetlenebilmesi anlamına gelir. O, Ben’in bir şekilde parçası olma, kişiliğe karışma yada o kişiliği bütünüyle devralma diye anlamak gerekir; eğer öteki buna hazırsa elbette. Bu bir benlik savaşıdır, hazzın ötekine, nesnesi olana yönelmesi, ona sahip olma isteğine dönüşerek kendini kanıtlamaya yönelik, benlik egemenliğinin içkinliğinde hazzın nesnelliğe dönüşmesi, nesnenin hazzın içinde erimesine sebep olması, agresyon kuramını haz içkinliğinde değerlendirmemizin pek abartı olduğu kanısında değilim.

Aşk bağlamında oluşan nesne ve özne ikilemindeki haz oranları dürtüsel yapının içinde sosyo–kültürelliğin bağıntısında psişik yapı simetrik olmayacağından aktarım mekanizmasının işlevselliği ile etkileşimin kaçınılmaz olarak aktif kullanımı sonucu hissedilen karşılıklı aktarımın güvence ve tetikleyici unsur yaratması, libidal ve agresyon mekanizmasının dürtüselliğini dengeleyeceğini düşünüyorum. Türevsel işlevsellik birbirinin asimilasyonlarını tetikleyen özdeşleşmeyi beraberinde getiren kimyevi uyuşma, aşk eyleminin duygulanımını yaratmaktadır.

Bu açıdan olumlu bir bencillik süreci iki olgunun bileşimi ile yani iki narsistin nevrotikleşerek birbirlerene karışarak ( iki özne ve iki nesne bileşimlerinin birbirine girmesi -fiziki, kimyevi, biyolojik, sosyolojik ve özellikle beyinsel olarak bilinçaltından gelen id’in dürtüselliği ile dolaysı ile psikolojik yapılanmalarının birbirine karışması veya birbirlerine papaz olmaları), kaçınılmaz bir çiftedeğerliliğin oluşmasına sebebiyet vermektedir. Görünürde iki varlık olarak simgeleşen şeyler- türsel varlık olarak insan, diğer ötekine göre önce nesnesel olsa da o aynı zamanda özneldir. Dolaysı ile çifte değerliliği böyle açıklarken nesne ve öznenin birbirine karışması bir hür iradenin sonucu değil, bir itkinin yani bilince ulaşan dürtülerin sonucudur (Dürtüsel Bilinç). Bu sonuç eylemsellik ve hamleleri gerekli kılarken haz ile agresyon her vakit dengeli değil, bazen de sado -mazoşist biçimlerde ve özellikle bir tarafın mazoşist olmasını sağlayan bir süreçte biter veya sonlanır ki agresyon, istenç odaklı, temeli dürtüsel yapının dinamiğinde yerleşik durumdadır.

(Çizim: Shibor/Deviantart)
(Çizim: Shibor/Deviantart)

Ancak sevgi gıpta ve hırs ile gelişiyorsa ki, aşk gıpta ile başlayarak nesneyi denetim altına alarak ilerler ve sonra bu denetimin kendisi nesnelliğe koyduğu anlamı sıfırlayınca aşkı bitirir. Bu pek öyle planlı değil, bilinçdışı gelişir. Kaçınılmaz olarak arzulanmak istenci, benlik –egosal dürtülerin karşıtlıkları ile sürdürülür hale gelir. Bir iç savaşın karşılıklı yürütülmesidir de diyebiliriz. Her iki egonun bu kısırdöngüsü, kendinden memnun olmayanın savaşı diğerine yayarak ego-idealine uygun hale dönüştürmek istenci olarak betimleyebiliriz.

Türev dedik; işte özne nesnenin – nesne öznenin türevidir. Eğer aşk bu etkileşim sonucu iç içe geçen kimyalardan dolayı tutuşan dürtülerin kor haline gelmesi ise, alev almaması mümkün değildir.

Yani sözün kısası; yüce egodan beklediğinizi, ötekinin gücüyle simetrik olmadığını görelim ve insan, kendisinden beklediklerine ne denli yüce olursa, son kertede o denli acımasız olacaktır. Yani aslında Sevgi, karşılıklı bir açıklığı gerektirir; yoksa yıkıcılığa dönüştüğünü pek çok kez gözlemleyebilmişizdir. Sevgi ve aşkın yıkıcı etkileri yalnızca eşitsizlik ortamında ve cinsel eşitsizlik azalsa bile iki cins arasındaki sevgi, yıkıcı romantik aşka dönüşmesi kaçınılmazdır. Belki de açıklık ve ilkesellik bağlamında evliliğin çok kez gündeme gelmesinin sebebi bu savaşı durdurur diye mi aşk, evet sadece bir süreliğinedir veya zorunluluk içinde evlilik gerçekleşmede, birliktelik gündeme oturmaktadır?

Yazar: Şükrü Alkan

Please complete the required fields.