Bu yazımız iki parçalık bir yayın dizisinin ikincisidir. İlk bölümü yine aynı başlıkla sitemizde bulabilirsiniz.

Sömürgeci Modern Bilim

Sömürgeciliğin resmi bitişinden beri bilimsel ihtisasın nasıl başka ülkelerden ve etnisitelerden geldiğini fark etme konusunda iyileştik. Ancak önceden imparatorluk olan milletler, önceden sömürge olan milletlere göre bilimsel çalışma konusunda hala daha önde gözüküyor. İmparatorluklar sözde yok olmuş olabilir, ama empoze ettikleri kültürel önyargılar ve dezavantajlar yok olmadı.

Sömürgeciliğin yarattığı bilimsel hiyerarşinin nasıl hala devam ettiğini görmek için küresel araştırmaların istatistiklerine bakmanız yeterlidir. Üniversitelerin yıllık sıralaması büyük ölçüde Batı dünyası tarafından yayımlanır ve kendi enstitülerini öne çıkarmaya meyillidirler. Bilimin farklı dallarından akademik bültenler çoğunlukla ABD ve batı Avrupa tarafından yönetilir.

Bugün ciddiye alınmak isteyen herhangi bir kişinin bu verileri tamamen doğuştan gelen ve ırk tarafından belirlenen zekâ üstünlüğüyle açıklaması muhtemel değildir. 19. yüzyıldaki bu bariz bilimsel ırkçılık, bilim ve teknoloji konularındaki üstünlük kavramının ekonomik rahatlık, altyapı ve ekonomik gelişimi örtbas etmek için kullanılmasına yol açmıştır. 

Bunun yüzünden Asya’nın, Afrika’nın ve Karayipler’in çoğu gelişmiş dünyaya ayak uydurmaya çalışıyor olarak veya bilimsel uzmanlık ve finansal yardıma muhtaç olarak görülüyor. Bazı akademisyenler bu trendleri devam eden “Batı’nın entelektüel hakimiyetinin” kanıtı olarak görüp bunu “yeni sömürgecilik” olarak adlandırmıştır.

Bu boşluğu doldurmak için yapılan birçok iyi niyetli çaba, sömürgeciliğin kalıntılarının ötesine giderken zorluk yaşadı. Örneğin; ülkeler arası bilimsel iş birliği, becerilerin ve bilginin paylaşıldığı, ülkelerin birbiriyle entelektüel bilgi alışverişi yaptığı verimli bir ortam olabilir. Ancak ekonomik olarak dünyanın daha az gelişmiş yerlerindeki bir bölge bilimsel açıdan oldukça güçlü bir bölgeyle iş birliğine girdiğinde bu durum itaat olmasa bile bağlılığa dönüşebilir.

2009’da yapılan bir araştırma, Orta Afrika’da yapılan araştırmaların %80’inin bölge dışı iş birlikçileriyle yapıldığını gösterdi. Ruanda hariç her Afrika ülkesi en çok önceki sömürge ülkesiyle iş birliği içindeydi. Sonuç olarak, bu baskın iş birlikçiler bölgedeki bilimsel çalışmaları şekillendirdi. Yerel araştırmacıları da Batıda incelenen konuları araştırmak için teşvik etmek yerine, bulaşıcı ve tropik hastalıklar başta olmak üzere yerel sağlık üzerine araştırmaları öncelik olarak koydular.

Kamerun’un durumunda ise, yabancı iş birlikçiler analitik çalışmanın çoğunu üstlenirken yerel bilim insanlarının temel rolü veri toplamaktı. Uluslararası iş birliği çalışmalarında 2003’te en az 48 gelişmekte olan ülkede yerel bilim insanlarının genellikle yabancı araştırmacılar için kendi ülkelerinde alan çalışması yaptıkları öne sürüldü.

Aynı çalışmada, gelişmiş ülkelerde yaşayan bilim insanlarının %60’tan %70’e kadar bir kısmının araştırmalarında daha fakir ülkelerden olan iş birlikçilerinin isimlerini geçirmediği görüldü. Sonrasında bu bilim insanları bir ankette bu durumun yakın iş birliklerinin sonucu olduğunu iddia etti.

Kuşku ve Direniş

Batı ülkelerinin baskın olduğu uluslararası sağlık vakıfları da benzer sorunlarla karşılaşmıştır. Sömürge yönetiminin resmi bitişinden sonra, küresel sağlık çalışanları uzun bir süre boyunca yabancı bir ortamda üstün bir kültürü temsil ediyor gibi göründü. Beklenildiği gibi, bu becerikli ve kendini işine adamış yabancı çalışanlar ile yerel halk arasındaki etkileşimler sıklıkla kuşku ile nitelendi.

Örneğin, 1970’lerde çiçek hastalığını yok etmek için yapılan kampanyaları ve 20 yıldır yapılan çocuk felci kampanyası sırasında Dünya Sağlık Organizasyonu’nun temsilcileri Güney Asya’nın iç taraflarından gönüllü katılımcı sağlamakta bir hayli güçlük çekti. Bazı durumlarda yerel halktan din konusunda bile direnişle karşılaştılar. Köylere sıkı yönetim, saklanan bilgileri rüşvetle elde etmeye çalışmak, ev aramaları gibi karşılığında gelen sert tepkiler de bu karşılıklı kuşku ortamına katkıda bulundu. Bu güvensizlikler veba kontrolü sırasında uygulanan sıkı sömürgeci poliçeler tarafından yaratılanların kalıntılarıydı.

Batılı ilaç firmaları da gazeteci Sonia Shah’ın söylediği gibi, “etik gözetimin en az düzeyde ve çaresiz hastaların bol miktarda” olduğu gelişmekte olan ülkelerde kuşku uyandıran klinik deneyler yaparak bu durumda önemli bir rol oynuyor. Bu çok uluslu şirketlerin bir zamanlar sömürgeleştirilmiş ülkelerin ekonomik zayıflıklarını bilimsel ve tıbbi araştırma adına istismar etmesi konusunda ahlaki sorular ortaya çıkarıyor.

Beyaz adamın alanı olan bilimin sömürgeci imajı gelişmiş ülkelerde bile çağdaş bilimsel uygulamaları şekillendirmeye devam ediyor. Etnik azınlıklardan olan insanlar bilim ve mühendislik mesleklerinde yetersiz temsil edilmektedir ve bu insanların kariyer ilerlemelerinde ayrımcılık ve başka sorunlarla karşı karşıya kalmaları daha muhtemeldir.

Nihayetinde sömürgeciliğin yükünü geride bırakabilmek için, bilimsel iş birlikleri daha simetrik olmalıdır ve daha yüksek düzeyde karşılıklı saygı üzerine kurulmalıdır. Batı dünyasının dışındaki gerçek başarıları ve bilim insanlarının potansiyellerini fark ederek bilimi sömürgecilikten çıkarmalıyız. Bu yapısal değişim her ne kadar gerekli olsa da sömürgecilikten çıkarmaya giden yolun kendi tehlikeleri de var.

Bilim Karanlığa mı Gömülmeli?

2016 yılının Ekim ayında, öğrencilerin bilimin sömürgecilikten çıkarılmasını tartıştığı bir YouTube videosu şaşırtıcı bir şekilde popüler oldu. Bir milyondan daha fazla izlenen videoda Cape Town Üniversitesi’nden bir öğrenci var olan bilimsel bilginin bütünüyle yok edilip Batılı olmayan bir bakış açısı ve deneyimiyle en baştan uyarlamayı öne sürdü. Öğrencinin bilimin sözde kara büyüyü açıklayamaması meselesine değinmesi oldukça küçümseme ve alaya sebep oldu. Ancak, bu konunun neden bu kadar çok tartışılması gerektiğini anlamak için videonun altına yazılan ırkçı ve cahil yorumlara bakmanız yeterli.

Bir emperyalist olan Cecil Rhodes’un üniversitedeki kalıntılarına karşı son zamanlarda yapılan “Rhodes Karanlığa Gömülmeli” kampanyasından ilham alan Cape Town öğrencileri “bilim karanlığa gömülmeli” cümlesiyle yakından ilişkilendi. İlginç bir biçimde kışkırtıcı olsa da ABD, Birleşik Krallık ve Hindistan dahil birçok ülkenin devlet poliçesi bilimsel araştırma fonlarına sınırlar getirirken bu slogan çok da yardımcı olmadı.

Daha da endişelendirici olan şey ise bu kalıbın dindarlar ve alaycı siyasetçiler tarafından küresel ısınma gibi temellendirilmiş bilimsel teorilere karşı argümanlarında kullanılma riskidir. Zaman uzmanların güvenilirliğinin düşük seviyede olduğu ve bilimin siyasi dönekliklerin hedefi olduğu bir zamandır. Bu kadar tartışmalı biçimde bir konuyu tamamen reddetmek sadece sömürgeden çıkarmakla hiç de ilgilenmeyenlerin işine gelir.

Sömürgeci tarihinin yanı sıra bilim aynı zamanda önceden sömürgeleştirilen ülkelerdeki birçok insana dikkate değer cesaret göstermek, eleştirel düşünmek ve temellendirilmiş inançlara ve tutucu geleneklere açıkça muhalif olmak gibi konularda ilham vermiştir. Bu insanlara ikonik bir Hint anti-kastı olan aktivist Rohith Vemula ve öldürülen ateist yazarlar Narendra Dabholkar ve Avijit Roy da dahildir. “Bilimin karanlığa gömülmesini” istemek bu mirasın hakkını yemek olur.

Bilimi sömürgecilikten çıkarma çağrısı edebiyat gibi diğer disiplinlerde olduğu gibi, bilimsel bilginin beyaz adamın çalışmaları sonucu olduğu baskın fikrini tekrar düşünmemizi teşvik edebilir. Ancak, bu çok ihtiyaç duyulan bilimsel kanon eleştirisi sömürge-sonrası ülkelerdeki alternatif milli anlatılara ilham olma tehlikesini de taşır.

Örneğin şu anki başbakanı Narendra Modi’nin dahil olduğu bazı Hint milliyetçileri antik Hindu uygarlığının bilimsel harikalarını vurguladı. Estetik ameliyatlarının, gen biliminin, uçakların ve kök hücre teknolojisinin binlerce yıl önce Hindistan’da zaten konuşulduğunu öne sürdüler. Bu iddialar sadece gerçekten yanlış oldukları için bir problem değildir. Bilimi milli gurur güdülemek için kullanmak aşırı milliyetçiliğe kolaylıkla alet haline getirebilir.

Bu sırada çağdaş bilimin ve potensiyel yararlarının çeşitli formları milliyetçi olmadıkları için reddedildi. 2016’da Hint yönetimindeki bir yetkili “Ayurveda tıbbına ait olmayan ilaçlar yazan doktorların vatan haini olduğunu” söyleyecek kadar ileri gitti.

Bilimi Sömürgecilikten Çıkarmaya Giden Yol

Bilimi sömürgecilikten çıkarma girişimleri, Avrupalı imparatorluk kuramcılarından da gelse sömürgecilik sonrası kurulan devletlerin şu anki temsilcilerinden de gelse aşırı milliyetçi iddialara karşı koymalıdır. Burası bilim tarihindeki yeni trendlerin yardımının dokunabileceği kısım.

Örneğin bilimin yalnız dâhilerin işi olduğu gibi dar görüşlü bir anlayış yerine, daha geniş görüşlü bir model edinebiliriz. Bu durum farklı çevrelerin bilimsel projelerde sıklıkla çalıştığını ve bu çalışmaya yardımcı olan kültürel alışverişleri de oransız ve sömürgeci olsa bile, ortaya çıkarır.

Ancak bilim insanları ve tarihçiler “bilimi sömürgecilikten çıkarma” konusunda ciddiyse, daha geniş ve uzman olmayan bir kitleye daha çok hitap edebilmek için bilimin kültürel açıdan çeşitli ve küresel kökenlerini daha çok öne çıkarmalıdır.

Aynı şekilde öğrenciler de imparatorlukların bilimin gelişimini nasıl etkilediğini, bilimsel bilginin nasıl yaratıldığını ve kullanıldığını, hatta bazen bu bilgiye sömürgeleştirilmiş insanların nasıl direndiğini bilmelidir. Geleceğin bilim insanlarını bilimin ırk, cinsiyet, sınıf ve milliyet konseptlerine dayanan modern önyargıları yok etmek için yeterince uğraşmaya teşvik etmeliyiz.

Bilimi sömürgecilikten çıkarmak için imparatorluktan bilimsel koleksiyonlar barındıran Batılı enstitüleri, bu koleksiyonların yaratıldığı savaş ve sömürge içeren şiddetli ve politik bağlamları hususuna daha çok değinmeleri de teşvik edilmelidir. Kökeni Angola’da olan ama temel olarak Avrupa’da yetiştirilen bitkiler üzerinde çalışan botanikçilerin yaptığı gibi, bir ileri adım bu bilimsel örnekleri sömürge-öncesi ülkelerine geri götürmeyi tartışmak olur. Eğer geri göndermek mümkün değilse, o halde ortak mülkiyet veya sömürge-sonrası ülkelerden gelen akademisyenlere öncelikle erişim hakkı en azından düşünülmelidir.

Diğer bir yandan, bu durum bilim alanında çalışan insanların kendi meslekleri üzerine eleştirel şekilde düşünmeleri için bir fırsattır. Böyle yapmak bilim insanlarını mesleklerini günümüze taşıyan politik bağlamlar hakkında ve bu bağlamları değiştirmenin dünya çapında bilim üzerine çalışan insanlara nasıl yararlı olacağını düşünmeye itecektir. Bilimler ve diğer disiplinler arasında ortak sömürgeci geçmişleri ve bunların yarattığı problemleri belirlemek üzerine konuşmaya da teşvik edecektir.

Sömürgeci bilimin kalıntılarını silmek zaman alacaktır. Ancak bu meslek alanının dünyanın en güçlü ülkelerinden bazılarının bilimsel değer ve bulgulara karşı ilgisiz tavırlar takındığı bu zamanda güce ihtiyacı olacaktır. Sömürgecilikten kurtulmak adalet, etik ve demokrasi üzerine soruları bulgulara entegre ederek bilimi daha çekici hale getirmeyi vaat eder. Belki de gelecek yüzyıl, mikroskopun başarıları emperyalizmin gitmek bilmeyen etkilerinin üstesinden gelme başarımıza bağlı olacaktır.

Yazar: Rohan Deb Roy
Çevirmen: Sena Yılmazkarasu
Kaynak: theconversation

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.