Friedrich Nietzsche’yi Kavramak: Kimliği Arayış* adlı kitap, her ne kadar hayal gücünden yoksun bir biyografi olsa da, en azından Nietzsche’nin itibarını anti-semitik kız kardeşinin ellerinden kurtarmaya yardımcı oluyor.

1867’de Naumburg kışlalarında bulunsaydınız, atıyla dört nala koşarak büyük bir gürültüyle atlayışa geçen ve keskin bir çığlıkla yere çakılan bir figür görebilirdiniz. Bu figür, Friedrich Nietzsche’ydi. 22’sindeydi ve hastalıklarla geçen çocukluğu sağolsun, hastanelere hiç de yabancı sayılmazdı. Doktorlar, onu ameliyat etmek zorunda kalmışlar ve Nietzsche, birkaç kaburgasını ve göğüs kafesinin bir kısmını kaybetmişti. Artık çıkık göğüslü, eyer taşıyla bilenmiş biriydi. İyileştiğinde, tören üniformasını giyip saldırıya hazırmış gibi kılıç kuşanmış ve zavallı fotoğrafçıya kızgın bakışlar atarak, savaş için hazırlanan bir asker gibi poz vermişti. Komediye bakın ki, bu portre tarihin sayfalarında kayboldu.

Nietzsche-4

Daniel Blue’nun bu gibi pişmanlıkları yok. O, bu fotoğrafın, düşünürün imajı için zedeleyici -kız kardeşi Elisabeth Förster’ın Nietzsche’nin ölümünden sonra, 1900’de yaptığı resim kadar olmasa bile- bir etki olacağına kanaat getirmiş. Fanatik derecede Yahudi aleyhtarı olan Elisabeth, ( ki daha sonraki yıllarda Hitler’i desteklemiştir) Nietzsche’nin yayınlanmayan yazılarını yeniden yazmış ve ırkçılık karşıtı enternasyonalist olan Nietzsche’nin bir Naziymiş gibi okunmasına neden olmuştur. “Daha da kötüsü” diyor Blue, “Nietzsche biyograflarının çoğu, Elisabeth’in beyanlarını ve hikayelerini düşünmeden, tartışmasız kabullenişlerinin şekillendirdiği kitaplar yazmışlardır.” Bu nedenle, Friedrich Nietzsche’yi Kavramak, ‘eğer zamanı ve isteği olsaydı, düşünürün kendisinin yazabileceği’ bir biyografi olmaya aday.

Aslına bakarsanız, Nietzsche, ilk yıllarının büyük bir bölümünü gerçekten böyle kitaplar yazmakla geçirmiştir. İlk hatıratlarını sadece 13 yaşındayken tamamlamış ve sonraki on yılda beş eser daha vermiştir. Bu kitaplar, Blue’ya göre, onun akademik başarılarını ya da bu alandaki cesaretini (mevcut olmayan) kayıt altına almaktan ziyade, tarihten ve çevreden soyutlanmış olan örtülü karakterinin odak noktası haline geldiği bir ayna vazifesi görmüştür. ‘Otobiyografi’ Nietzsche’nin ‘kim olduğunu görmek için’ yazdığı bir şeydir.

Adolf Hitler, 1936
Adolf Hitler, 1936

Burada ileri sürülen açıklamaların ışığında, Nietzsche, kesinlikle bir ana kuzusuydu. Oğlunun öğrencilik günlerine kadar Franziska Nietzsche, ona hala yağmurda hangi paltoyu ve pantolonu giymesi gerektiğini öğütlüyordu. Ve ne zaman bilinmedik bir fırtına baş gösterse annesi, her zaman Nietzsche’nin sığındığı ilk liman oluyordu. Askeri hizmetleri için çalışmalarından uzaklaştığı zamanlarda bile, memleketine dönmesini sağlayan özel izni(imtiyazı) vardı. Bu imtiyazlar, sadece evinde annesiyle yaşamasına imkan vermedi, aynı zamanda haftanın her günü öğle ve akşam yemeklerini ailesiyle geçirdi. Blue, Nietzsche hakkında bugüne kadar yayınlanmış her şeyi (bugüne kadar sadece Almanca olarak yayınlanmış yeni çeviriler de dahil) okumuş gibi görünüyor; ancak Joachim Köhler’in Zarathustra’s Secret: The Interior Life of Friedrich Nietzsche (Zarathustra’nın Sırrı: Friedrich Nietzsche’nin Gerçek Yaşamı) adlı kitabına değinmiyor. Bununla beraber Köhler, Nietzsche’nin gizli bir homoseksüel olduğuna dair iddialarını doğrulamak için oldukça büyük çaba gösteriyor

Fakat Blue, iddia ettiği gibi Nietzsche’ye dair yepyeni bir portre sunuyor mu? Her şeyi düşünürsek, korkarım hayır. İşin aslı, bu kitabın yaptığı asıl şey, Walter Kaufmann’ın çığır açan çalışması Nietzsche: Philosopher, Psychologist, Antichrist (Nietzsche: Filozof, Psikolog, Deccal)’in nispeten daha analitik bulgularını biyografik terimlere çevirmektir. Kitabın 1950’de yayımlanmasından önce, Nietzsche’nin çılgın, Cermen bir üstünlükçü olduğu ve şairane atıp tutmalarının felsefi bir değeri olmadığı fikri, eleştirel bir klişe olarak her platformda kabul görüyordu. Kauffmann, orijinal metinlere dönerek, bir zamanlar kendisini son anti-politik olarak tanımlayan Nietzsche’nin bir dikta yanlısı olmaktan ne kadar uzak olduğunu, aslında tipik bir varoluşçu- fethetmeye değer tek şeyin kendi olduğuna inanan rasyonalist bir ahlakçı olduğunu göstermişti.

Tabii ki Nietzsche, daha sonraları okur kitlelerini fethetmeye devam etmiştir. Kim aforizmacı (Nietzsche’nin tanımladığı üzere başkalarının bir kitapta anlattığı şeyi, on cümlede anlatmak) olmak için alegorik olmayı bırakan bir yazarı sevmez ki? Nietzsche, sadece felsefe tarihindeki en büyük biçemci değil aynı zamanda yazın dünyasının da en büyük biçemcilerinden biridir. Shakespeare’de olduğu gibi, Nietzsche okumak da bir özdeyişler sözlüğü okumak gibidir: Hemen hemen her satır hem tanıdık hem de sarsıcı gelir.

Bu şu demektir ki, Blue’nun etkileyici araştırmalarla oluşturulmuş kitabındaki büyük eksiklik, yazının sıkıcı düzyazı oluşudur. Kendisini “bağımsız bir bilim insanı” olarak adlandırmasına rağmen Blue, yüksek eğitimli, kibirli bir akademisyen gibi yazıyor ki yazılarında hiçbir şey apaçık görünmediği, yazıları eski kafalı, sıkıcı bir bulamaç. Nietzsche’nin bengi dönüş fikrine saygı duruşunda bulunurmuşçasına birçok şey birden fazla dile getiriliyor. “Müzik olmadan” diye belirtmişti Nietzsche, “hayat bir hata olurdu”. Daniel Blue’nun kitabında müzik (ahenk) yok. Her ne kadar bir konuyu açıklığa kavuşturuyor olsa da Nietzsche bunu asla onaylamazdı.

*Daniel Blue, The Making of Friedrich Nietzsche: The Quest for Identity. 1844-1869

Yazar: Christopher Bray
Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The Spectator

Please complete the required fields.