Düşünbil Portal

Bir fidan olarak yalnızlık: “Yaşama umutsuzluğu yoksa yaşama aşkı da yoktur”

İllüstrasyon: Tara Jacoby

Paylaş

Psikologların, yaratıcılık ve zihinsel hastalık arasındaki doğrusal olmayan ilişkiye dair yaptıkları çalışmalardan yaklaşık yüzyıl önce, ilk kadın psikanalist olan Lou Andreas-Salome, depresyonla boğuşan şair Rainer Maria Rilke’ye yazdığı bir teselli mektubunda, şöyle diyordu; “Şiirsel çalışmaların pek çoğu muhtelif ümitsizliklerden doğar”. Bir kuşak sonra, Goethe’yi bir dahi kılan şeyi göz önünde bulundurarak, Humphrey Trevelyan büyük sanatçıların kederlenmek için yeterli cesarete sahip olmak zorunda olduklarını savundu, çünkü “huzursuz edecek çıplak hakikatler tarafından sarsılmalılar. Bu kutsal huzursuzluk, bu denge durumu yoksunluğu, bu içsel gerilim vaziyeti sanatsal enerjinin kaynağıdır.”

Bu “kutsal huzursuzluk” ve yaratıcı eylem arasındaki dansı şair, roman, deneme ve günlük yazarı olan May Sarton’ın (3 Mayıs 1912 – 16 Haziran 1995) ifade ettiğinden daha unutulmaz şekilde resmeden çok az sanatçı vardır. Sarton, Journal of a Solitude adlı eserinde, altmış yaşını, o bir senelik zaman dilimindeki iç dünyasını, hatırı sayılır bir açıklık ve yüreklilikle kaydeder ve yansıtır. Sarton’a mahsus bu on iki aydan, insan deneyiminin sonsuzluğu neşet eder; hayret ve üzüntü, dipsiz keder ve yaratıcı yaşamsallığının türlü evrensel kapsamlarıyla…

May Sarton
May Sarton

15 Eylül 1972’den bir yazısında, Sarton şöyle der:

Yağmur yağıyor. Pencereden, birkaç yaprağının sarıya döndüğü akçaağaca bakıyorum; papağan Punch, kibarca cama tıklatan yağmur ile ve kendi kendiyle konuşuyor, onu dinliyorum. Haftalardır ilk kez nihayet, kendi “gerçek” hayatıma yeniden başlamak için yalnızım. İlginç olan şu ki, olmakta olan veya olmuş olanı keşfetmek ve anlamak için kendimle başbaşa zamanım olmadıkça, arkadaşlarım hatta tutkulu aşkım benim gerçek hayatım değil. Fasılalar, olgunlaştırıcı şeyler ve çıldırtıcılıklar olmaksızın, hayat yavan, tatsız olurdu. Fakat bu tada tamamiyle sadece yalnız olduğumda varabiliyorum.

Yalnızlığın, kendini keşif olarak yeşerecek bir fidan olduğunu düşünür:

Uzun zamandır, bir insanla karşılaşmak çarpışma etkisi bırakıyor üzerimde. Aşırı hissediyorum, aşırı duyuyorum, en ufak bir konuşmadan sonra bile bu yakınlaşma beni bitkin düşürüyor. Fakat derindeki asıl çarpışma ahlaksız, işkence eden ve işkence görmüş olan kendimle. Her şiirimi, her romanımı aynı amaç için yazıyorum; ne düşündüğümü keşfetmek, nerede durduğumu öğrenmek için.
[…]

Yalnızlığa duyduğum ihtiyaç, muazzam boş sükunete aniden girdiğimde orada destek bulamazsam ne olacak korkusu tarafından dengeleniyor. Aynı bir saat içinde Cennet’e yükseliyor ve Cehennem’i boyluyorum ve sadece kendime dayattığım merhametsiz rutinlerle hayatta kalıyorum.

Görsel: Sir Quentin Blake

Üç gün sonra keleme aldığı bir başka günlük yazısında, sürekli mücadele ettiği nükseden depresyonunun pençesinde iken, yalnızlığın mümkün kıldığı zor, fakat gerekli olan kendinle yüzleşme sorununu yeniden ele alır:
Gelgelelim yalnızlığın bedeli -bedellerinden birisi- ; muayyen stres veya depresyon zamanlarında dengelemeye yardım edecek bir şey olmadığından, içeriden gelen ataklara karşı hava yastığı vazifesi görecek bir kalkanın olmaması. Birkaç amaçsız konuşma anı… belki içerdeki fırtınayı dindirebilir. Fakat bu şekliyle sancılı olan fırtına esasında bazı hakikatleri barındırıyor olabilir de. Bu yüzden, kişi bazen, eğer baş edebilirse erişebileceği muhtemel ışık için, depresyon sürecine –sürecin maruz bıraktığı veya talep ettiği şeye karşı dikkatli olarak- sadece tahammül etmelidir.

Bir bölümde, William Styron’ın depresyonla yaşamaya dair aklını başına getiren açıklamalarını hatırlatarak, Sarton şunları ekler:

Depresyonun sebepleri, onunla başa çıkma yolları –ki buna basitçe hayatta kalmak da denebilir- kadar ilgi çekici değildir.

Belki de Albert Camus “yaşama umutsuzluğu yoksa yaşama aşkı da yoktur” derken haklıydı; fakat bu, kabul etmesi zor olan bir hakikattir ve hatta depresyon kişiyi dilsiz ettiğinde bunu kabul etmek daha da zorlaşır. Sarton, 6 Ekim’deki bir yazısında, hala karanlık kuyusunda dişiyle tırnağıyla çabalarken, umutsuzluğun bildiği tek tedavisinin şöyle olduğunu söyler:

Doğada insan dışında umutsuzluğa düşen bir şey var mı? Ayağını tuzağa kaptıran bir hayvan umutsuz gözükmez. Hayatta kalmakla aşırı meşguldür. Tamamiyle sükunetli, istekli bir bekleyişle kuşatılmıştır. Bu bir anahtar mıdır? Hayatta kalmakla meşgul ol. Ağaçları taklit et. İyileşmek için kaybetmeyi öğren, ve hiçbir şeyin uzun süre aynı kalmayacağını anımsa, acının, ruhsal acının bile. Pencereden seyret. Geçmesine müsaade et. Aldırma.

Ekim ayının ortalarına doğru Sarton, dipsiz kuyudan çıkmaya başlar ve her şeyin, hatta en derin yaralarının ve kendisini en çok tüketen durumların bile sınırlılığı ve geçiciliğine hoş bir şekilde şahit olduğu bu dönüşüme hayret etmektedir:

Bu geçen ayların kederinden sonra gelen ferahlığın kalıcı olduğuna inanmak neredeyse imkansız, fakat şimdilik gerçek bir ruh hali değişikliği gibi hissettiriyor kendini – ya da daha çok, yalnız kalınabilecek yerin değişikliği.

Sarton, Virginia Woolf’un yazmak ve kendinden şüphe duymaya dair unutulmaz anlayışını –ki bu Steinbeck’in günlüğündeki kendinden şüphenin aynısıdır- yansıtarak, yaratıcı çalışmadaki başarı ölçütünü değerlendirir:

Hayatımın büyük kısmı istikrarsız seyretti. Çalışmama bile hiçbir zaman itimat edemedim. Fakat bu son günlerde, çabamın geçerliliğini yeniden hissetmeye başladım. Bir yazar olarak “başarmak” ya da “başarmamak” manalıydı, fakat öte yandan yazarlığımın başarısızlıkları, sinirsel bozukluklar, zor mizaçtan gelen zayıflıklar da anlamlıydı. Çoğu insanın, ruh haline yönelik çok az karar verebildiği, gerçek seçimlerin çok az mevcudiyet gösterdiği bir dönemdi bu yaş. Ailesinden kimsenin kalmadığı orta yaşlı bekar bir kadının, sessiz bir köydeki bu evde yaşaması ve sadece kendi ruhundan sorumlu olması hiçbir şey ifade etmez. O kadının bir yazar olması ve nerede olduğunu söyleyebilmesi ve kendine doğru kutsal bir yolculuk yapmanın neye benzediğini anlatabilmesi teselli edici olabilir. Sahildeki kayalık adaların üzerindeki deniz fenerinde bekçilerin olduğunu bilmek rahatlatıcı. Bazen, karanlık bastırdıktan sonra yürüyüşe çıktığımda ve evimin ışıklarını, böylesine canlı duruşunu gördüğümde, buradaki varlığım için tüm cehennemlere razıyım diye düşünüyorum.

 
Yazar: Maria Popova
Çevirmen: Müleyke Barutçu
Kaynak: Brain Pickings

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaş
Exit mobile version