Yıllar önce bir hastam olmuştu. Hastam ikinci kez beyinde damar tıkanıklığı yaşıyordu. Damar tıkanıklıklarının birisi sağ diğeri ise solda arka beyin lobunu (oksipital lobu) etkilemişti. Yani beynin görme merkezi zedelenmişti ve artık tamamen kördü. Biz hastama Can Bey diyelim, Can Bey gördüğünü iddia ediyordu. Bununla da kalmıyor görüyormuş gibi davranıyor gün içinde birçok kaza yaşıyordu. Yüzünün önüne bir kalem yaklaştırıp cismin ne olduğunu sorduğumuzda yanlış yanıt veriyordu. Yanıtın yanlış olduğunu söylediğimizde ise mutlaka “Ah! Karanlık işte yanlış görmüşüm tabii ya kalem” veya “Aman yaa! Dilim sürçtü ben de ‘kalem diyecektim!” şeklinde yanıtlar veriyordu. Bu şaşırtıcı duruma tıp dilinde “Anton Sendromu” denmektedir. Beyindeki ana merkezlerin bitişiğinde yardımcı alanlar bulunur ve o merkezin sorumlu olduğu işlevin bilincinde olunmasını ve diğer beyin alanları ile koordinasyonu sağlarlar. Beyinde arka lobda yer alan ana görme alanının (korteksinin) hemen bitişiğinde de yardımcı görme alanları bulunur. Bu yardımcı alanlar görülen şeyin bilinçli olarak algılanması görevini diğer beyin alanlarıyla da iletişim içinde olarak yerine getirirler. Can Bey yardımcı görme alanları da zedelendiği için göremediğinin bilincine varamıyordu. O an için ‘yok olduğunun’ bilincinde olunamayan görme yetisinin yol açtığı yanlış yanıtları ya da kazaları beynin başka alanları kendilerince mazeretler bularak doldurmaya çalışıyordu. Anton Sendromlu hastaların sorulara verdikleri sözel yanıtlar hatalıdır ancak yalan değildir.

Görsel bir deneyim yaşamaktadırlar ancak bu görme sandıkları deneyime ait görüntü tümüyle içeride üretilmektedir. Verdiği tuhaf yanıtları hastanın kurmuş olduğu içsel model çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Beyinde oluşan zedelenme sonrası fiziksel dünyadan gelen görsel dış veriler beyinde doğru yerlere ulaşamaz. Bu durumda hastanın deneyimlediği gerçeklik hali kendi beyninin ürettiğiyle sınırlı olmaktadır. Doğal olarak bu iç gerçekliğin, gerçek dünyayla bağlantısı çok azdır. Bu deneyimler bu açıdan bakıldığında rüya görmeye, ya da sanrılara benzemektedir. (Eagleman, ss:51-52)

Bu durumun tersi de olabilir mi? Elbette. Ancak Anton Sendromuna göre daha nadir görülür. Bu durumda hastanın arka kafa (oksipital) lobundaki ana görme alanında zedelenme vardır. Bu bölge V1 alanı olarak adlandırılmaktadır. Yardımcı görme alanları nispeten sağlamdır. Hasta göremediğini belirtir ve buna göre davranır. Ancak örneğin yürürken önündeki engelin üzerinden geçer, yüzüne doğru gelen bir nesneden sakınmak için elini kaldırır. Bu hareketleri yaptığının farkında değildir veya kendisine ne yaptığı söylenirse olayın tamamen şans eseri olduğunu söyler. Görme yetisinin olmadığın ve yaptığı hareketler ile ilişkisi olmadığını belirtir. Görme testi yapmaya ikna ederseniz ki bu hastaya saçma gelecektir çünkü görmüyordur, sorulanlara çok büyük oranlarda doğru yanıtlar verecektir. Durum kendisine açıklandığında bunu da tamamen şansa bağlayacaktır. Bu ilginç klinik durumu Oxfordlu nöropsikolog Lawrence Weiskrantz ve arkadaşları “kör görüş” (blindsight) olarak adlandırmıştır. (Alıcı s:139; Ramachandran s:99) Daha sonra yapılan araştırmalarda başka ilginç özellikler saptanmıştır. Öncelikle kimi hastaların nesnelerin renklerini dahi ayırt edebildikleri görülmüştür. Kimi düşünürler renk algısının ancak bilinç düzeyinde yaşanabileceğini ve bilinçli olarak fark edilebileceğini savunmuştur. Ancak bu klinik durum göstermektedir ki renk görmenin bilincine varılamadığı durumda bile algılanılabilmektedir. Bir diğer ilginç gözlem ise kör görüşe sahip olguların yüz ifadelerini ayırt edebilmesidir. Bu olgular gösterilen yüzlerin ne gibi bir duyguya sahip olduklarını doğru tahmin edebilmektedir. Bunun nasıl olabileceği incelendiğinde gözün ağtabakası olan retinadan doğrudan (ana görme merkezine uğramadan) amigdal ve süperior kollikulus adı verilen orta beyin yapılarına uzanan sinir yolakları olduğu bulunmuştur. Kör görüş olguları nesnenin özellikleri ve kendisinden çok özellikle hareketi algılama konusunda başarılıdır. Belirli hız aralıklarında ekrana yansıtılan noktaların hareket yönünü çoğunlukla doğru şekilde belirtebilirler. Bu durumda yine hareket eden şeyi göremediklerini belirtirler. Ancak şayet uyaranın ekranda belirme hızı çok arttırıldığında ya da uyaran çok hızlı hareket ettiğinde bu kez olgular hareketi görür gibi olduklarını ancak hareket eden nesneyi göremediklerini belirtirler ki bu duruma “Riddoch” etkisi adı verilmektedir. Beynin V5 bölümü olarak adlandırılan alanı hareketi görmeye özelleşmiştir. Buraya veriler sadece V1 alanından gelmez ayrıca süperior kollikulus ve pulvinar çekirdek adını verdiğimiz yollar üzerinden de (V1 alanına uğramadan) gelir. Bu durumda kişi nesneyi algılayamasa da nesnenin hareketini algılayabilmektedir. Ancak buradaki görüş gerçek bir görüş değildir. Olgular kabaca varlıklarını ve yerlerini ayırt edebildikleri nesneleri belirtebilmek için normalden daha yüksek bir uyarana gereksinim duyarlar. Basit şekilleri tanıyabilirler ancak gerçek nesneleri tanımlayamazlar. Tek çizgi ya da tek yönlü hareketi bile bilmelerine karşın karmaşık hareket örüntülerini ayırt edemezler. Birden fazla uyaran arasından tek bir uyaranı da ayırt edemezler. Günlük hayatlarında bir kör olarak davranış ve öyle yaşarlar. Önlerindeki bir cisim ile ilgili soru sorulduğunda doğru tahminde bulunabilirler ancak ihtiyaç halinde dahi bu cismi kullanamazlar. Kör görüş olguları uyarana tepki verme konusunda aynı uyaranın yerini tanımlamaktan daha iyidirler. Uyaranı tanımlamak yerine tepki vermeleri istendiğinde deney performansları artmaktadır. Milner ve Goodale adlı araştırmacıların belirttiği gibi kör görüş olgularında izlediğimiz şey aslında bilinçsiz bir algı durumu değildir, görsel uyarana bilinçsiz verilen tepkilerdir (Alıcı, ss:138-147).

Bu ilginç klinik durum nasıl oluşmaktadır? Biraz bilebildiğimiz kadarı ile bundan bahsedelim. Görme sinirinin retinadan aldığı veri beyinde iki ana yol ile gerekli özelleşmiş korteks alanlarına ulaşır. Eski yolak gözden aldığı olasılıkla siyah-beyaz görüntüleri içeren bilgileri beyin sapındaki superior kollikulus denilen bölgeye oradan da pulvinar çekirdek aracılığı ile yan-üst (pariatal) lobun beyin kabuğu alanlarına götürür. Bu görmenin evrimsel açıdan daha yaşlı olan eski yolağıdır. İşte bu eski yolak sağlam kaldığında kişi (bilinçli olarak göremese bile) nesnelere doğru yönelmemizi ve nesneleri göz veya baş hareketlerimizle takip edebilmemizi sağlar. Görmenin mekânsal yönü ile yani nesnenin ne olduğu ile değil nerede olduğu ile ilgilidir. O nedenle uyaranı tanımlamaya çalışmaz tepki vermeye odaklıdır. Deneysel olarak hayvanlarda bu eski yolak tahrip edilirse hayvan sadece burnunun ucunda olan nesneleri görür ve tanır bir çeşit tünel görüşüne sahip olur. Bu yolak ana görme merkezi ve yardımcı görme merkezlerine uğramadığı içinde kişi kabaca bazı şeyleri gördüğünün bilincinde olamaz. Bilinçli görmede kullandığımız evrimsel olarak daha genç olan ‘yeni yolak’ ise görsel veriyi beynin tam orta yerinde yer alan ‘talamus’ adlı büyük çekirdeğin bir parçası olan lateral genikulat cisimcik aracılığı ile arka lobdaki birincil görme alanına iletir. Buradan da görsel bilginin işlenebilmesi ve bilinçli olarak farkında olunabilmesi için yardımcı görme alanlarıyla birlikte30 civarında bölgeye bilgi akışı sağlanır. Yeni yolak, karmaşık görüntüler ve nesnelerin tanınmasına ve ayrıntılı bir biçimde incelenmesine olanak sağlayacak kadar gelişmiştir. Kendi içinde de ikiye ayrılır. Bunlardan ilki “nasıl” yolu olarak da adlandırılan görsel mekândaki nesneler arasındaki ilişkileri çözümlemeye özelleşmiş 1. Alt-yolaktır. Bu “nasıl” yolağının işlevi eski yolağın işlevi ile çakışır. Ancak “nasıl” yolağı yalnızca nesnenin konumunu belirlemekle kalmaz görsel alanın tümünün algılanması ve yerleşiminin tanımlanmasını ve dolayısıyla mekânsal görmenin çok daha gelişmiş ince ayrıntılı yönleri üzerinde çalışır. “Nasıl” alt-yolağı görsel verileri yan-üst (parietal) loba aktarır ve motor sistemle güçlü bağlantıları vardır. Size doğru gelen bir topu yakalamaya çalışırken siz bilincinde olmasanız da tüm bu ayrıntılı görsel hesaplamalar ve motor alanlara uygun yönlendirme ve doğru komutlar bu yolağın işlevidir. Bu esnadaki ince hesaplamaların çoğu bilinçdışı ve büyük ölçüde otomatiktir.( Ramachandran ss:97-102) “Ne” alt-yolağı ise fuziform girusu geçip yan-alt (temporal) loba ilerler. Nesnenin yalnızca ismini anımsamanıza neden olmaz ayrıca nesneyle ilişkili anıları ve olguları da çağrıştırır. Böylece nesnenin semantiği ve anlamı ortaya çıkarılır. Ayrıca nesnenin ortaya çıkan bilgiler ışığında elde edilen veriler alt-yan lobun ön kısımları ve amigdalaya iletildiğinde o nesne (ya da kişiye) ilişkin duygular ortaya çıkar. Bu iki alt-yolağın haricinde bir 3. Alt-yolak mevcuttur. Bu 3. yolak görülen nesnelere karşı daha refleksif duygusal tepkiler verir. Bu yolakta besin, kişinin gözleri, yüz ifadesi ve canlıların hareketleri gibi biyolojik açıdan çarpıcı uyarımlar iletilir. Bu uyarımlar yan-alt lobdaki superior temporal sulkus (STS) adındaki bir alandan geçer ve amigdalada sonlanır. Evrimsel olarak öncelik taşıyan ve yüksek öneme sahip durumlara çok hızlı yanıt verebilmeyi sağlar. Amigdala geçmiş depolanmış anılar ve limbik sistemdeki diğer yapılarla uyum içerisinde çalışır. Bu sayede baktığınız nesnenin duygusal önemini tartabilir. Kişi dost mu, düşman mı? Diğer canlı yiyecek mi, yoksa bizi mi yemeyi planlıyor? Savaş, seviş, ye ya da kaç! Amigdala tüm bu ani kararların başlangıç komutunun başladığı yerdir.

Beynimizde, kendisine gelen bilgiler işleyip ne olup bittiğini bilen ve dışarıya bilgi veren küçük bir adam yoktur. Bunun yerine bu küçük kutuda birbirleri ile ilişkili ya da ilişkisiz birçok merkez aynı anda çalışır. Kimi sessizce kimi gürültülü görür işini. Onun yaptığı işlerin çoğunun farkında değilizdir. Farkında olup da tanımlayabildiğimiz işler ancak lisan merkezimizle ilişkili olan merkezlerin yaptıklarıdır gibi görünmektedir. Yani yaşam içinde hepimiz bu organın %100’ünü kullanıyoruz. Ama bilerek, ama değil!

Yazan: H.Tuğrul Atasoy

Kaynaklar:
Ramachandran V.S. “Öykücü Beyin”, Çeviri: Ayşe Cankız Çevik, Alfa Yayınları, 2015.
Alıcı T. “Gerçek Bir Yanılsama: Bilinç”, Metis Yayınları, 2.baskı, 2014.
Eagelman D. “İncognito: Beynin Gizli Hayatı” Çeviri: Zeynep Arık Tozar. Domingo Yayınları, 2013.

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.


Önceki İçerikFelsefe ve şarlatanlık
Sonraki İçerik256 yaşına kadar yaşamış olan Li Ching-Yuen’in sıradışı hikayesi
Doğmak nedense 1967 yılına nasip olmuş. Ankara’da geçen ve oldukça uzun gelen okul yıllarını Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1991'de mezun olarak tamamladım. Yetmedi yine aynı ciddi şehirde uzmanlık eğitimi alıp 1997’de nöroloji uzmanı oldum. Sonrasında Haziran 2001 tarihinde yolum Zonguldak'a düştü. Halen bu şehirde Üniversitenin Nöroloji Kliniğinde Öğretim Üyesi olarak hayatımı kazanmaktayım. Davranış bilimleri dışında, müzik, edebiyat ve doğa fotoğrafçılığı diğer ilgi alanlarım. Okumak dışında elimden geldiğince yazmayı ve yazdıklarımı paylaşmayı da seviyorum. Yazdıklarımı bir araya getirdiğim yayımlanan kitaplarım var; Yeni Yetenlere (Şiir); Olduğu Gibi (Şiir); Sormadan Gidilir Bazen (Öykü); Yarının Dünüdür Bugün (Öykü); Gölgeler Güneşte Gezinir (Öykü); Bir Nöroloğun Gözünden İnsan Neden Sanat Yapar? (Araştırma-İnceleme).