Blade Runner, Harrison Ford’un ve devasa vatkaların başrolde olduğu bir 80’ler filmi için son derece ciddi bir felsefi çizgiye sahiptir. Yönetmen Ridley Scott‘ın bilim-kurgu klasiği, 2019 yılında, artık çevre kirliliği, endüstrileşme, nüfus yoğunluğu ile harap olmuş bir şehir olan Los Angeles’da geçer. Film, kariyeri “replikantları” -dünya-dışı vahşi bir ayaklanmadan sonra artık korkulan sentetik insan hizmetçiler- yakalamaya adanmış olan bir dedektifi, Rick Deckard (Harrison Ford)’ı takip eder. Film, sıklıkla, şiirsel replikantları üzerinden, insan olmanın ne anlama geldiği ve sentetik bir insanın ne ölçüde gerçek bir kişiliğe sahip olabileceği gibi sorular sorar.

Birçokları, devam filmi Blade Runner 2049’un ilk filmin cevapsız bıraktığı sorulardan bazılarını yanıtlayabileceğini umuyordu. Fakat şüphesiz ki, yönetmen Denis Villeneuve’ün niyeti başkaydı. Blade Runner 2049, selefinin radikal ruhuna sadık kalıyor; ancak bir yandan da izleyicilere bu kez biyolojik bir dönüşle, insanlığın doğası hakkında yeni sorular soruyor.

Son film, daha yeni ve daha itaatkar bir replikant neslinin üyesi olan ve yaşlı, daha isyankar replikantları avlamakla görevlendirilmiş bir blade runner olan K (Ryan Gosling)’yi odağına alıyor. K, “emekliye” ayırdığı bir replikantın arazisinde hamile bir replikantın kemiklerini bulunca, -blade runner, öldürülenler adına konuşur-patronu, bu bilginin bir insan-replikant savaşına sebep olabileceğinden korkarak ona replikantların üretebileceği tüm izleri -ölen kadının replikant çocuğunu bile- silmesini emreder. Soruşturmaya başlarken, K, anılarının gerçekliğini ve hatta replikant olarak kimliğini sorgulamaya başlar.

Blade Runner 2049’un sorduğu felsefi sorular -aynı zamanda olası cevaplar- hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Loyola Marymount Üniversitesi felsefe profesörlerinden Philosophy and Blade Runner kitabının yazarı Timothy Shanahan’a danıştık. Shanahan’ın kitabı, orijinal filmin felsefesini açıklığa kavuşturuyor ve filmin öne sürdüğü fikirleri Sartre, Descartes ve diğer kabul görmüş filozofların görüşleriyle karşılaştırıyor. Pacific Standard’a konuşan yazar, filmin alışılmamış anlatı yayını, bir hologramın insanlığını ve Jared Leto’nun gözlerine ne olduğunu tartışıyor. Uyarı: Bundan sonra çok fazla spoiler var.

Felsefe ve Blade Runner‘da ilk filmden günümüze aktarıldığını öne sürdüğünüz felsefi derslerden bazıları nelerdir?

Orijinal filmdeki anahtar felsefi mesele tartışmasız şekilde, “İnsan olmak ne demektir?” sorusudur. Film, kimin veya neyin insan olduğuna veya olmadığına karar vermeye dair basit tanılama kriterlerinin başarısız olmaya mahkum olduğu ve insan olmanın ne anlama geldiğinin dışarıda bir yerlerde keşfetmemizi bekleyen nesnel bir gerçeklik olmadığı, aksine, bunun daha çok birbirimize karşı tutumlarımızla ilgili olduğu fikrini aksettiriyor. İnsan olmak, objektif bir olgu olmaktan çok toplumsal bir yapıdır. Bu, dünyadaki nesnel gerçeklerin konuyla ilgili olmadığı anlamına gelmez -her biri çok alakalı ve muhtemelen gereklidir- ancak yeterli değillerdir.

Ve filmde başka ikincil meseleler de vardır. Replikantlar isyancı replikant lider Roy Batty’nin önderliğinde dünyaya dönerler, replikant üreticisi Mr. Tyrell [Roy] ile görüşerek ve daha fazla ömür isterler. Öyle görünür ki, eğer daha fazla yaşam süresi almayı başarırsa, ki bu daha uzun yıllar demektir [çünkü replikantlar sadece dört yıllık ömre sahipler], bütün sorunlarının çözüleceğini düşünmektedir. Kitapta, Roy istediğini alsa bile sorunlarının çözülüp çözülmeyeceğinin aşikar olmadığını savunuyorum; çünkü o zaman aynı derecede ciddi bir sorunu olacak: “Bana bahşedilen zamanla ne yapacağım?” Filmde sempatik bir figür olmayan Tyrell bile bu durumu şu sözlerle Roy’a iletmeye çalışır: “İki kat fazla yanan mum, yarı ömründe tükenir.” Bana öyle geliyor ki, Tyrell Roy Batty’ye asıl önemli olanın ömrünüzün uzunluğu değil, yaşamınızın kalitesi ve yoğunluğu olduğunu söylüyor. Bence bu filmin üstü kapalı tezlerinden biri de budur.

Blade Runner’ın felsefesi bu yeni filmde herhangi bir değişim ya da gelişim gösteriyor mu?

Yeni filmde bana çok çarpıcı gelen şey, Blade Runner 2049‘da inşa edilen dünyanın, pek çok açıdan orijinal Blade Runner filmindeki dünyanın devamı olması; dünyada 30 yıl geçtiğine inanmak işten bile değil ve bu temelde aynı dünya ve aynı atmosfer.

Yeni filmde oldukça açık olan belki beş ya da altı felsefi meseleyi tanımlayacağım. Tekrar, “İnsan olmak ne demek?” sorusuna ulaşıyoruz. İkinci olarak, “Gerçek nedir?” Yeni filmdeki Deckard karakteri [Jared Leto’nun canlandırdığı replikant üreticisi CEO karakter] Niander Wallace’a “Neyin gerçek olduğunu biliyorum,” diyor; ancak bunu öyle bir şekilde söylüyor ki, bir bağlamda bu “Neyin gerçek olduğunu bildiğimi umuyorum”, buna bağlı olarak da “Ne bilebilirim?” anlamına geliyor. Filmdeki çeşitli karakterler, bir şeyleri keşfetmeye çalışıyor ve bilmek istedikleri şeyi bilip bilemeyecekleri, beklenmedik etmenler ya da bilginin olmaması nedeniyle ne bizim ne de onlar için açık değil.

Dördüncü soru: “Bir kişinin kimliğinin esası nedir?” K, Ryan Gosling’in karakteri, bir replikant olduğuna inanmaya başlıyor; filmin bir noktasında, replikant olmadığına ikna oluyor, özel olduğunu düşünüyor. Fakat filmin sonuna doğru, bir nevi başladığı yere dönüyor: Bir replikant olduğunu biliyor ve hatta son derece sıradan bir replikant olduğunun farkında. Yani K’nin kimlik duygusu ve elbette izleyicinin algısı da, en azından bir kaç kez altüst ediliyor; çünkü tabii ki “Ah o çok özel, ah hayır değil” diye düşünmeye yönlendiriliyoruz.

“Anılarıma güvenebilir miyim?” sorusuna istinaden K karakteri bunlarla baş etmek zorunda, o tahta ata dair anıları var. Dr. Ana Stelline [replikantların zihinlerine yerleştirilecek anıları imal eden bir taşeron] bir noktada K’ye baktığı anıların gerçek anılar olduğunu söylüyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki, onlar gerçek anılar, sadece K’nin anıları değiller.

Sonuncusu, hayatın anlamı sorusu; bilhassa, “Hayatlarımızı, seçimlerimizle nasıl anlamlı kılabiliriz?” K, oldukça yıpratıcı bir yaşam sürüyor; o ilk replikantı “emekli” ederken, gözlerindeki ve yüzündeki bitkinliği görebiliyorsunuz ki bu, orijinal filmde Deckard’ın sergilediği usancın aynısı. İşlerini sürdürüyorlar ve bu kötü bir iş, ancak yapmaları gereken şey bu. Fakat film boyunca, yapmak için tasarlandığı ve olmak için tasarlandığı şeyle ters düşen seçimler yapıyormuş gibi görünüyor. Filmin sonunda, merdiven basamaklarında sırt üstü yatarken ve üzerine kar yağarken, [bana göre] seyirci onun huzur içinde olduğunu ve doğru seçimleri yaptığını hissettiğini ve hayatta bir şeyler başarmış olduğunu farz etmeli. Bana çarpıcı gelen şey, o noktada çözümlenmemiş bir sürü mesele olması ve yine de K’nin bir babanın kızıyla bir araya gelmesini sağlayarak hayatına bir anlam katmayı başarması. Bu, sanki büyük resimde küçük bir noktaymış gibi görünüyor, fakat aynı zamanda hayatı anlamlı kılabilecek türden bir eylem.

İlk sorunuz hakkında derinlemesine düşünelim: “İnsan olmak ne demek?”. Bu sefer, bu soruyu açıkça bir replikant olan bir karakterin perspektifinden bakıyoruz. Bu, filmin insan olma vasfı felsefesini nasıl değiştiriyor?

Sanırım ilk filmde, empatinin varlığının ya da yokluğunun insan olma vasfının tanımlayıcı ya da teşhis edici bir özelliği olduğunu düşünen insanlar var ve bu yüzden [empati ölçmek için] Voight-Kampff testini kullanıyorlar. İlk filmde, insan olmanın ne anlama geldiğine dair tanı kriterlerinin sarsılıp sarsılmadığını bilmiyorum. Daha ziyade, film insanların empatiden yoksun olabileceğini ve bunun aksine replikantların bu duyguya sahip olabileceğini gösteriyor. Bu, testin yanlış olması ya da onun gibi bir şey değil; sadece bazı insanlar empati duymaktan yoksunlar ve bazı replikantlar da bunu başarabiliyor.

Yeni filmde, neredeyse sanki insan olmanın ya da replikant olmanın ne anlama geldiği üzerine biyolojik bir bakış açısı benimseniyor. Ve “biyolojik bir bakış açısı benimsemek”ten kastım, eski filmde rol oynamayan ancak devam filminde önemli bir yeri olan üreme meselesi. Yani kız evlat, Dr. Ana Stelline’in, filmdeki çeşitli bireyler için çok önemli olduğu ortaya çıkıyor. Yeni filmde VK testi uygulaması yine söz konusuymuş gibi görünüyor. K, protein çiftçisinin göz bebeklerini taramak için başka retina tarayıcı cihaz kullanıyor; ama bu gerçekten onunla ilgili değil. Bu sanki daha çok bir biyoloji sorunu gibi görünüyor; nasıl vücut bulduğunuzla ilgili bir mesele. Yani filmde çeşitli noktalarda, bir kimsenin ‘yapılmış’ olmaktan ziyade ‘doğmuş’ olması fikri, çok fazla önem taşıyor gibi görünüyor.

Aynı zamanda, insanlar daha cyborg bir dünyada yaşıyorlarmış gibi görünüyor: Wallace’ın görmesini sağlayan bir implantı var çünkü kör gibi görünüyor ve hologram arkadaş Joi reklamları şehrin her yerinde. İnsanların kendileri bu filmde daha replikant benzeri varlıklar haline mi geliyorlar?

Bu soruyu sorduğunuza sevindim çünkü bu benim de filmi izledikten sonra düşündüğüm bir şeydi: Bu filmde orijinal filmde yer almayan bazı yeni felsefi konular var. Bir cyborg‘u organik-makine sentezi olarak düşünüyoruz. Orijinal filmde herhangi bir [cyborg] bulunmadığını düşünüyorum: Muhtemelen devam filmindeki Niander Wallace böyle bir şey. Ama eğer bir cyborg ise, cyborg olmanın çok etkileyici bir örneği gibi görünmüyor çünkü gözlerinin elektronik olduğuna emin değilim.

Bence çok daha ilginç olan konu, K’nin holografik kız arkadaşı Joi’dir. Kademeli olarak belirli bir özerklik derecesine sahip olduğu gerçeği ilginç çünkü şimdi elimizde yapay zeka meselesi var. Holografik Joi’nin ardında bir yapay zeka sistemi olduğunu varsayıyorum, çünkü film bunu açıklamıyor. Filmde yaptığı her şeyin programlanmış olduğuna dair imalar var. İşte bazı örnekler: K’ye “Joe” diye hitap etmeye karar veriyor ve bu rastlantısal görünmüyor, çünkü başka bir Joi filmin ilerleyen bölümlerinde, sanki bu yapay zeka sisteminin potansiyel erkek müşterilere verdiği standart bir isimmiş gibi K’ye “Joe” diye hitap ediyor. Aynı şekilde, izleyici de defalarca “İstediğiniz her şey” gibi bir şey söyleyen o elektronik reklam panolarıyla ‘idare ediliyor’ ve sonuçta Joi’nin K’ye duymak istediği şeyi söylemeye meyilli olduğunu fark ediyorsunuz. Onun ihtiyaçlarını karşılıyor ama aynı zamanda ona “Sen özelsin” gibi şeyler söylüyor ki bu tam da K’nin ondan söylemesini umduğu şeydir. Fakat sonra, K’ye kendisini kontrol eden ve hafızasını da içeren küçük üniteyi yok etmesi için bilgi verirken [K’nin evinde] K bunu yapmakta tereddüt ediyor çünkü hafızasını yok etmenin temelde onu yok etmek olduğunu biliyor; ona sanki programlanmış bir yapay zekadan fazlasıymış gibi davranıyor. Kendini feda etmesi, programlı bir tepkiden fazlası olabilir gibi görünüyor.

Yapay zekaya ilişkin klasik felsefi mesele şudur: Bir yapay zeka sistemi bilinçli olabilir mi? Bir yapay zeka sistemi hakiki duygulara sahip olabilir mi? Bir yapay zeka sisteminin özgür iradesi olabilir mi? Bunlar önemli sorular ve tek yapmamız gereken bu davranışı -çıkarımı- sürdürmek; ancak asla yapamayacağımız şey ise içine girip bir yapay zeka sistemi olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmektir. Yani bu gerçek bir felsefi bulmaca. Filmleri öğrencilerle ve diğer insanlarla tartışırken orijinal filmde replikantların yapay zeka olduğuna dair ısrarlı bir anlayışla karşılaştık. Ama aslında öyle değiller, onlar biyolojik, onlar organik; kanları akıyor, elektronik devreleri yok, yapay zeka değiller, onlar sentetik insanlar.

Sorduğunuz diğer felsefi soruların birinden, yani “Ne bilebilirim?” sorusundan bahsedelim. Bu filmdeki yolculuğunda K’iı izleyen bir seyirci olarak, söylemeliyim ki o, olağan dışı bir Hollywood (anlatı) yayına sahip: Kahramanımız olduğuna inandığımız karakterin çok sıradan bir replikant olduğu ortaya çıkıyor. Film yapımcılarının bunu neden dahil ettiğini düşünüyorsunuz?

En iyi felsefi filmlerin -amaçları felsefi olmak olsun ya da olmasın- seyirciyi, en azından bir karakterin mücadele ettiği bir durum üzerinden, felsefi bir konuma sevk edenler olduğunu söyleyebilirim. K sadece kim olduğunu anlamaya çalışmıyor aynı zamanda ne olduğunu da keşfetmeye çalışıyor; ben bir replikant mıyım ya da bir insan ve replikant melezi olabilir miyim? İlk doğan ben miyim; bir replikanttan doğan tek varlık? Ya da diğer bütün replikantlar gibi üretildim mi? O bunu bilmiyor ve biz de filmin büyük bir kısmı boyunca bilmiyoruz.

Bu yeni filmin ölüm felsefesinden ne anlam çıkarıyorsunuz, özellikle de son sahnede K’nin yaklaşan ölümünü kabul etmiş gibi görünmesinden?

Filmde ölümle ilgili bir bakış açısı şudur: (Eğer yeni filmde bunun biraz beceriksizce göründüğü bir an varsa, o da yönetmenin göstermekten ziyade anlatmaya başladığı andır.) Replikantların lideri Freysa, K’ye şöyle bir şey söylüyor: “Kendinden önemli bir dava için savaşmak yapabileceğin en insanca şeydir.”

Bu çok anlamlı, çünkü K bu mesajı içselleştiriyor ve daha sonra onun davası Deckard’ı kurtarıyor ve Deckard’ı kızıyla bir araya getiriyor. Bunu yaptığında, anı üretilen binanın merdivenlerine sırt üstü yatıyor ve kar taneleri yüzüne düşüyor. Şimdi ortada bir soru var: O noktada ölüyor mu? Şey, evet öyle görünüyor ve filmde öyle olduğu izlenimini veren bazı ipuçları var. Orijinal filmde Roy Batty öldüğünde, yüzüne yağmur yağar. K öldüğünde, yüzüne kar yağar; her iki vakada da su var. İkinci olarak, K merdivenlerdeyken çalan müzik, orijinal filmde Roy Batty’nin başı düşüp öldüğünde çalan müziğin aynısı. Aslında Vangelis’in bestelediği bu parçanın adı “Ölüm Zamanı”dır. Ve bütün bunları yapabileceğiniz en insani şeyin bir dava uğruna mücadele etmek olduğuyla ilgili o ifadeyle birleştirirsek, öyle görünüyor ki K bir nevi, farzı mahal insana eşit bir statü elde etmiştir. Biyolojik olarak hala insan değildir ama ona çok yakındır, kimin umurunda? Önemli değil; insani bir şey yapmıştır.

Bu filmden sonra seyircilerin üzerine düşünmesini isteyeceğiniz en önemli felsefi sorular hangileridir?

İnsanların filmden çıkıp “Bu film nasıl oluyor da yaşadığımız zaman hakkında bir yorum oluyor?” diye sormasını istemem. Çünkü sanki yönetmen şu anda dünyada olan bitene yorum yapmaya çalışıyormuş gibi düşünmek bana biraz basmakalıp geliyor. Bu, film hakkında düşünmek için verimli bir yol değil. Bir ikincisi de, seyircilerin sinema salonunu sadece özel efektleri- hologramları, CGI’yı ve onların ne kadar eğlenceli olup olmadığını düşünerek terk etmemelerini umuyorum. Umarım insanlar dışarı çıkıp kendilerine “Bu film beni eğlendirdi ama aynı zamanda bana meydan okudu” ve “Bu film aklımda hangi soruları uyandırdı? İnsan olmak ne demek? Ben kimim? Ne biliyorum?” diye sorarlar. Seyircilerin bu gibi bir filmin iç gözlem için bir katalizör ya da yönlendirme olabileceğini fark etmelerini umuyorum. Eğer bu filmi diğer birçok filmle karşılaştırırsanız, bu yapımın üretilen filmlerin büyük çoğunluğundan daha düşündürücü, daha derin ve iç gözlem için çok daha iyi bir katalizör olduğunu göreceksiniz.


Yazar: Katie Kilkenny

Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: Pacific Standart 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 

Please complete the required fields.