Stuart Hall 2014 yılında hayata gözlerini yumduğunda, İngiltere’nin en ünlü düşünürlerinden birisiydi. Ünü, Raymond Williams’la beraber kurdukları kültürel çalışmalar alanında kaleme aldığı alana özgü ilk yazılarından ve Yeni Sol’un sözcüsü olarak gerçekleştirdiği çalışmalardan gelmekteydi. Harvard akademisyenlerinden Henry Louis Gates Jr. ondan “İngiltere’nin Du Bois’i” diye bahsederken The Guardian ise Hall’u “çokkültürcülüğün babası” olarak niteler. İngiltere’de yaşadığı 60 yıl boyunca Hall düzenli olarak TV ve radyo programlarına çıktı (bu programlara BBC’nin Karayip tarihine ilişkin serisi de dâhildir), “Thatcherizm” terimini yaygınlaştırdı, ırk ve polislik hakkında kodaman bir kitabın yazarlarından biri oldu ve New Left Review dergisinin kurulmasına yardım etti.

Hall İngiltere solcularının önceki kuşağına kıyasla daha kapsamlı bir popüler kültür görüşü benimsedi. Önceki nesilde yaygın olan eğilim, sol düşünceyi, emekçi sınıfların üst sınıf hegemonyasına maruz kaldığı yönünde tekil bir anlama indirgemekti. Fakat Hall pop kültürü basitçe boyunduruk olarak görmek yerine olumlu değişim sağlayabilecek potansiyele sahip bir çatışma sahası olarak ele aldı. Düşüncesi geliştikçe, öznel yetki alanına sahip, geleneksel aktörler ve kurumları aşan daha geniş bir politika vizyonu benimsedi. Ona göre politika sadece seçim yapmaktan ibaret değildi: Politika her yerdeydi, futbol maçından pembe dizilere kadar her yerde mevcuttu. Verdiği bir röportajda şöyle demişti; “Var olmanın şartları [sırasıyla] kültürel, politik ve ekonomiktir.”

Bu itibara rağmen, Hall’un mirası o ölene dek ikna edici olmaktan çok uzaktaydı. 2014’e kadar, tek yazarlı yegâne kitabı bir türlü basılamadı ve makaleleri silik dergi ve antolojilerde boşa harcandı. London Review of Books’ta Terry Eagleton, Hall’u “kültür alanındaki teorileri telaşlı bir biçimde geri dönüşüme tabi tuttuğu” için uyarmış ve ondan “farklı malzemeleri bir araya getirip yeni bir şeyler ortaya çıkaran keskin zekâlı bir kimseye kıyasla daha az özgün düşünceye sahiptir, diğer insanların fikirlerini imgesel olarak yeniden şekillendirir” diye bahsetmişti. Ancak yakın zamanlarda Amerikalı yayıncılar Hall’un mirasını diriltmeye girişti. Duke, Hall’un derleme yazılarından müteşekkil olan, Catherine Hall ve Bill Schwarz tarafından düzenlemesi yapılan bir kitap serisi hazırladı. Ayrıca Hall’un biyografisi üzerine çalışan, Kolumbiya’da kültürel antropolog olan David Scott’ın makale derlemelerini de bastı. Harvard, Hall’un 1994 yılında üniversitede verdiği derslerden oluşan The Fateful Triangle adlı bir derlemesini bastı; MIT Hall’un çalışmalarına ilişkin makalelerden oluşan bir antoloji hazırladı ve Routledge da Hall ve bell hooks’u bir araya getirdi.

Bu adımların zamanlaması çok iyiydi: Hall’un çalışması, dünyanın kalanına kıyasla daha dar bir kimlik ve daha ayrımcı bir tutum için oy kullanmış olan İngilterelilerin sesini özellikle yansıtıyordu. “Biraz İskoç, biraz Afrikalı, biraz Portekiz-Yahudi” menşeinden dolayı Hall, kimliği çoklu bir şey olarak kabul etti ve bir insanın kesin çizgilerle belirli bir şekilde “İngiliz” veya “Jamaicalı” addedilmesine karşı çıktı. Yaşamının sonuna doğru Hall, kültürel farklılıkların uzlaşmazlığının hükümetle ve muhafazakâr medyada “İngilizlik” için artan taleple düzgün bir şekilde uyuşamayacağına inanmaya başladı. Bu inancın bir nedeni Hall’un Thatcher zamanında gördüğü “gerileyici modernleşme” idi (bunun yankısını Brexit ve Donald Trump’ta gördük). Diğer bir neden de siyasi bölünmenin diğer tarafındaki imgesel başarısızlıktı; gerçeğe ilişkin bir uzlaşma olarak sol, muhafazakâr bir dünya görüşünü öylece benimsemişti.

Hall, 1932 yılında Jamaica’da, United Fruit işçisi bir baba ve açık tenli bir annenin çocuğu olarak “esmer orta sınıf” bir aileye doğdu. Bir zamanlar varlıklı bir aileye sahip olan annesi sömürgecilik dönemindeki zenginliği masallaştırır ve oğlunun kendilerinden aşağı tabakada olan çocuklarla oynamasına müsaade etmezdi. Kendisini “siyah Jamaica”nın dünyasından izole eden bir ailenin yüz karası olarak Hall, gittikçe eve yabancılaşmaya başlamış ve “daha az renk hiyerarşisine sahip olan Jamaica”nın cazibesine kapılmıştı. Bağımsızlığın hala ufukta görünmemesine rağmen Hall, emperyalizm karşıtlığının filizlendiği bir dönemde büyüdü. Liseye başladığı ilk dönemde, kendisinden daha büyük bir öğrenci, sömürgeci tarih öğretmenine kitap fırlattığı için okuldan uzaklaştırılmıştı. Bu öğrenci Michael Manley idi; Manley ileride solcu Ulusal Halk Partisinin başına gelecek ve sonra da başbakan olacaktı.

1951 yılında Hall, Kingston’dan ayrıldı ve Rhodes bursu ile Oxford’a gitti. Böylece İngiltere’ye ilk seyahatini gerçekleştirmiş oldu. İngiliz İmparatorluğu’nun gölgesinde yetişmesine rağmen, her şeyin nasıl da “anlaşılmaz bir şekilde İngiliz” gözüktüğüne şahit olmaktan, davranışların yazısız kurallar ve sosyal kodlardan müteşekkil bir matris tarafından nasıl da yönetildiğini görmekten ıstırap duydu. Birkaç gün sonra, Paddington İstasyonu’ndan geçerken, “Londra’da bir akşamüstü sokaklara dökülen siyah insan akımını” gördüğünde Hall’un İngiltere algısı çatırdadı. Böylece, SS Empire Windrush gemisiyle üç yıl önceden İngiltere’ye gelen Karayip diasporasıyla ilk kez karşılaşmıştı. Otobiyografisi Familiar Stranger’da bu anı şöyle anlatır:

Bavulları ve şişkin hasır sepetleri ile, adeta uzun vadeli kalma planı yapmışçasına tüm dünyayı gözetleyen bu siyahi Batı Hindistanlı işçi erkek ve kadınları görmemin üzerimde bıraktığı etkiyi tamir etmek güç. Yolculuğa çıkarken, ellerindeki imkânlar dâhilinde iki dirhem bir çekirdek hazırlanmak için olağanüstü bir gayret sarf etmişlerdi, zira Batı Hindistanlılar o devirde seyahate çıkarken ya da kiliseye giderken muhakkak tam teşekküllü giyinirlerdi: Yumuşak siperli, şık bir açıdan kalkık şapkalarıyla adamlar; ince, renkli pamuk elbiseleri içinde rüzgârda salınan veya yabancılığını örtmek için yakını yahut arkadaşını bekleyen kadınlar. Kendilerinden önce gitmiş olan tanıdıklarını bulmak için şimdikiyle aynı derece yabancı olan bir yere giden bu insanlar, başka bir trene nasıl bineceklerini bulmak konusunda bilet gişesinin önünde ufak bir tereddüt yaşıyorlardı.

Hall daha sonraki bir röportajında, İngiltere’ye, ülkenin “sınıf toplumundan kitle toplumuna” geçiş yaşadığı bir dönemde geldiğini söyleyecekti: Göçmen akınının göze çarptığı, Amerikanlaştırma lehine “geleneksel” diye adlandırılan kültürün çökmesi ve toplumsal anlamda muhafazakâr olan serbest piyasa siyasetinin yükselişe geçtiği bir dönem.

İngilizliğin kalesi olan Oxford’da, yabancı öğrencilerle takıldı (V.S. Naipaul hariç, çünkü onu bir züppe olarak hatırlar) ve en başlarda bir romancı olmayı arzulasa da zaman içinde “Üçüncü Dünya” ülkelerinin özgürleşmelerine dair siyasetin içinde buldu kendisini. O zamanlarda edebiyat bölümü, F.R. Leavis’in mirası ile boğuşuyordu. Leavis’in dergisi olan Scrutiny, eleştiriyi, hor görmek suretiyle, kitle kültürüne adapte ederek kökten değiştirmişti. Hall Marxist düşünürlerin çekimine kapılmıştı. Leavis’in, medeniyeti barbarların elinden ancak büyük İngiliz romancıların kurtarabileceğine dair inancına odaklanmıştı bu düşünürler. Genç eleştirmen, Raymond Williams’ı okudu ve Richard Hoggart ile çalıştı. Hoggart’ın devrimsel niteliğe sahip olan The Uses of Literacy çalışması kısa süre içinde, İngiliz emekçi sınıfı kültürüne edebi-sosyolojik bir bakış açısı sağladı. Aynı zamanda Hall, ailesinin kendisini haklarında uyardığı “sakallı radikaller” ile takılarak, Londra’ya düzenli seyahatler gerçekleştirmeye başladı.

Endişelerine rağmen, Hall İngiliz edebiyatı oluşumunda bir yer kazanmaya namzetti. Lisans eğitimini tamamladı ve Henry James üzerine bir doktora tezi yazmaya başladı, fakat bu çabasının onu nereye götüreceği belirsizdi. Ardından, 1956’da her şey tepe taklak oldu. Rusya yeni gelişen bir devrimi sonlandırmak için Macaristan’ı kuşattığında, İngiltere ve Fransa Süveyş Kanalı’nın ulusallaştırılmasını durdurmak için Mısır’a saldırdığında, Hall tezini bırakarak yarı-zamanlı bir öğretmen ve aktivist oldu. Asla tam anlamıyla adanmış bir Marksist olamasa da, bu sene gerçekleşen olayların “sosyalizmin masumiyetini belli bir ölçüde sonlandırdığını” yazmıştı sonraki yıllarda.

Bu sert uyanıştan, Yeni Sol doğmuştu. Sonraki yıl, Gana bağımsızlığını ilan etiğinde, Hall Universities and Left Review adlı bir dergi kurdu. Bu dergi üç yıl sonra New Left Review’i şekillendirmek üzere The New Reasoner ile birleşecekti. Bu geçiş fasılasında, yayınlara fon sağlamak amacıyla Londra’da Partisan Café’yi açtı ve işletti. Bu mekan Eric Hobsbawm, Karel Reisz, Doris Lessing, John Berger ve sivil polislerin de dâhil olduğu yüzlerce kişinin haftalık toplantıları için cazibe uyandırdı ve anti-Stalinist solcuların takılmak için en sevdiği yer haline geldi. Nükleer Silahları Bırakma Kampanyası da bu toplantılar esnasında gelişti ve Hall’un örgütlenme için yaptığı konuşmalar bir aktivist ve kamu entelektüeli olarak ününü pekiştirdi. Sekiz sene sonra, Birmingham Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi’nin yönetimine yardım etmesi için Hoggart tarafından görevlendirildi.

Hall’un siyasi bağlılığı Oxford’dan ayrıldığı zamana kadar kurulmuş olsa da, entelektüel metodolojisi sürekli değişkenlik gösterdi; siyaset sosyolojisinden medya teorisine, oradan da yapısalcılığa. Hall ilk olarak, algı kuramı üzerine yenilikçi çalışması ile tanınır hale geldi. Bu çalışmasında, okurun temelinin ve deneyimlerinin metni okurken onu nasıl etkilediğini analiz etti. Düşüncesi 1970’lerde kökten değiştirildi, fakat o dönemde Frankfurt Okulu ve önemli Avrupalı düşünürler İngilizce’ye tercüme edildi. Aniden, siyaseti kurumların ve popüler kültürün gözünden okuma isteklerine paralel olarak, Adorno ve Althusser İngiltere’de değişen siyasi atmosferi anlamaya yarayacak yeni araçlar sundu.

Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan İtalyan asıllı siyaset kuramcısı Antonio Gramsci özellikle etkili oldu. Hall Gramsci’den, “farklı sosyal, siyasal, ekonomik ve ideolojik tezatların” kendine özgü tarihsel anlar oluşturmak için bir araya gelmesi anlamında olan “konjonktür” kavramını ödünç aldı. Bu fikir, Hall’un siyasete ilişkin ilk yaklaşımlarının temelini oluşturmuştu. II. Dünya Savaşı sonrasında, Batı Avrupa ülkelerinin beşikten mezara kadar geniş kapsamlı refah programlarını benimsediği uzlaşma bu türden bir konjonktürdü; Hall’un belirttiği şekliyle, Thatcherizmin yükselişi de bir başka konjonktürdü. Tarihi geniş kapsamlı küresel teorilere tabi kılmak isteyen kimselere karşı, Hall belirli anların ayırt ediciliğini vurguladı.

Hall genellikle mesleki dilden yararlansa da, yazılarında gönlübüyüklük ve edebi tasavvur mevcuttur; insanları neye inandığı, nerede yaşadığı, nasıl alışveriş ettiği, kiminle ilişkiye girdiğine bağlı olarak şekillenmiş karmaşık, çelişik yaratıklar olarak algılar. İngiltere’de bir yabancı ve bir siyahi olarak Hall, kendisi gibi insanları açıklama konusunda başarısız olan dogmatik Marksizm gibi göstermelik veya indirgemeci siyasi yorumları reddetti.

Bu tutumu siyasetle ilgili makalelerinde de açıkça görmek mümkündür. Fakat bu yaklaşımı asıl, 1983 yazında University of Urbana-Champaign’de verdiği bir dizi derste iyice açıktır (yakın zamanda bu seri Duke tarafından Cultural Studies 1983 şeklinde tekrar basılmıştır ve bu çalışma alana ilişkin kuramsal bir temel olarak kabul edilir). Dersleri Hoggart, Leavis, Durkheim, Levi-Strauss, Althusser ve Gramsci’nin fikirlerinden esinlenerek ve zaman zaman da bu düşünürlerin fikirlerini reddederek analitik bir çerçeve kurar. Bu konuşmalarında Hall’un Marx’ın tutuculuğunu sorguladığını ve meselenin perde arkasına değindiğini görürürüz:

Tanıdığım herkesin yanlış bilinç içinde olmadıklarına tamamiyle nasıl ikna olduklarını merak ediyorum, fakat tereddütsüz söyleyebilirim ki herkes yanlış bilinç içinde. İnsanların, şeffaf yüzeylerden görenler ile karmaşık sosyal ilişkiler üzerinden görenler arasında tamamen belirgin bir ayrım yaparak siyasi teşekkül ve mücadele alanında ilerleyebilmesini hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hatta, daima aksi pozisyondan hareket etmeye soyunmuşumdur, erkek ve kadınları organik olarak bir araya getirmiş olan tüm ideolojilerin onlar hakkında hakikate değindikleri noktalar olduğunu varsaymışımdır.

Hall ideolojiyi insanların toplumu tercüme etmesini ve yorumlamasını sağlayan çerçeveler olarak niteler ve bunların her yerde işlev gösterdiğini söyler; TV’de ve barlarda, sınıflarda, sinemalarda ve özellikle de medyada. Tarihçi Frank Mort’un belirttiği gibi, kültürü siyasal bağlamda okumak ezber bozucu olsa da, bunun İngiltere’deki sol eğilimli sosyolojik çalışma tarihine neden olduğu kesindir (Bu bağlamda Hall bir keresinde “sosyologlardan daha iyi sosyoloji yapmak” istediğini belirtmişti). 1930’lardan 60’ların ortalarına dek, Mass Observation hareketi İngiliz halkının “gündelik hayatlarının” güncesini tutmayı amaçlamıştı ve 1950’lerde Isntitute of Community Studies Londra’daki düşük gelirli toplumların aile yapılarını haritaladı. Enstitü nihayetinde Open University’yi oluşturdu ve Hall Birmingham’dan ayrıldıktan sonra 18 yıl boyunca burada ders verdi.

60’ların ortalarına doğru Hall, çalışmaları kendisini derinden etkileyen İngiliz bir feminist olan Catherine Barrett ile evlendi ve popüler filmlere uygulamak için ciddi analizlerin olduğu ilk kitaplarından biri olan The Popular Arts’ın yazarları arasında yer aldı. Bu zamanlarda çift, ırkçı gerilimlerin tırmandığı endüstriyel bir İngiliz şehrinde yaşıyordu. James Vernon da Hall ve ırk üzerine yazdığı mükemmel makalesinden bu konuya dair gözlemlerini aktarır. Vernon’un belirttiğine göre oradan taşındıkları yıl “bir Muhafazakâr Parti adayı ‘Eğer nigger [zenci] bir komşu istiyorsanız İşçi Partisi’ne oy verin’ sloganı ile bir seçim kampanyası yürütmüştü”. Üç yıl sonra 1968’de, muhafazakâr parlamento üyesi Enoch Powell Birmingham’da “Kan Nehirleri” başlıklı bednam konuşmasını yaptı, kastettiği şey göçmen akımının akıbetiydi. Aynı yıl Catherine, iki çocuklarının ilki olan kızını dünyaya getirdi.

İngiltere’de 60’ların sonları 70’lerin başları, siyah gücü ve feminizm olarak göze çarpan sol kanat sosyal hareketlerin yükselişine şahitlik etti ve Catherine Birmingham’ın ilk kadın özgürlük grubunu kurarak bu hareketlere dâhil oldu. Bu dönem ayrıca suç ve “Sus (suspicious/şüpheli)” adlı yasalar ile ilgili çarpıcı manşetlerin atıldığı bir dönemdi. Bu yasalar beyaz polislerin “şüpheli” genç (siyah) adamları durdurup tartaklamalarına müsaade ediyordu. Bu olaylar Hall’un çalışmaları için dönüm noktası oldu, böylece Hall çatışmalı ulusal atmosfere odaklandı. Policing the Crisis çalışmasında Hall ve beraber çalıştığı diğer yazarlar, Birleşik Krallık’ta yükselişe geçen “saldırılar” hakkında yayınlanan medya raporlarının patlayışını inceledi. Bu akımın yabancılar ve göçmenlere dair ahlaki bir panik uyandırdığını ve genel anlamda işsizlikle mücadele etmekte olan ve tesirsiz bir refah devleti konumuna gelen, sosyal demokratik bir düzenden uzaklaşan İngiltere olarak zayıflandığı hissinin yansıtıldığını belirttiler.

Hall’un daha önceki medya çalışmalarında detaylı olarak hazırladığı analizi, radikal muhafazakârlara güç kazandıracak etmenler olarak gazetecilere özgü korku tellallığı ve kemer sıkma aleniyetini teşhis etme konusunda başı çeken tespitlerdendi. Son cümlesinde, Margaret Thatcher’ın yükselişinin devam edeceğine dair görüşünü belirtti. Ne yazık ki haklı çıktı da. 1979’da, Crisis basıldıktan sonraki yıl, Thatcher başbakan olarak seçildi.

Thatcher’ın zaferi yeni bir tarihsel anın başlangıcına işaret ediyordu. İngiltere’nin “memnuniyetsizlik kışı”nı takip eden süreçte alt ve orta sınıf seçmenler tarafından seçilerek Thatcher işçi sendikalarını, hak sahipliği programlarını ve yerlileştirilmiş endüstrileri hedef aldı. Böylece son 30 yılı aşkın bir süredir ülkenin dayanağı olan Keynezyen kamu düzenini temizledi. Bunun yerine, Hall’un şu şekilde tasvir ettiği sistemi önerdi; “Pazar piyasasına bağlı kısa vadeli öfkeli bir bireycilik ile ilişkiye girmiş… homojen kültürlü ulusa dair ufak bir efsane etrafında derin kökleri olan, örtük bir muhafazakarlık.”

Thatcherizmde Hall, çalışmasının çoğunu tüketecek bir vaka buldu ve ironik bir şekilde solda harekete geçirmeyi umduğu bir çeşit kültürel politikayı örneklendirdi. 1979’da yazdığı “The Great Moving Right Show” makalesi, olguyu ve seçmenler arasındaki çekişmeyi incelemek için bir girişimdi. Hall için Thatcherizm Gramsci’nin “organik” olarak nitelediği şeyi yansıtıyordu: İnsanların siyasi liderlere ve partilere güvenmeyi bıraktıkları ve eski düzeni korumaya çalışanlara karşı mücadele eden sonradan görme güçlere itimatlarının kalmadığı bir an. Bu dönemlerde, bir arada olan farklı gruplar arasında ihtilaflar tırmanışa geçer ve “olağan sağduyu” diye düşünülen şeyin temeldeki fikri değişir. Hall’un varsayımına göre Thatcher seçmeni aldatmak yoluyla başarı elde etmeye yönelmedi, bunun yerine seçmenlerin gerçek yaşamlarını ve sorunlarını haritalayan bir dünya görüşü inşa etti ve seçmenlerin çıkarlarını yansıtan politikalar geliştirdi. Hall, bu noktayla ilişkili olarak, “Çıkarlar giderilmez; siyasi ve ideolojik olarak mütemadiyen üretilmelidirler” şeklindeki hatırlatmanın altını çizer. Hall yaşamının kalanını Thatcher’ı eleştirerek geçirir, fakat taktiklerindeki hünerlerin hakkını teslim eder.

1980’lere gelindikçe, Windrush neslinin çocukları kendi ebeveynlerinin sessizlik içinde tahammül ettiği yapısal ırkçılığı protesto etmek için sokaklara döküldü. Hall da Thatcherizmi dikkate alarak solun hatalarına dikkatini yöneltti. 1987’de yazdığı “Gramsci and Us” başlıklı merak uyandırıcı makalesinde, Hall İşçi Partisi’ni yönetimsel siyasi anlayışından ve siyasi öznelerin ekonomik çıkarlara indirgenebilecek motivasyonlara sahip olan tek yönlü aktörler olduğuna dair inancından dolayı suçlar. İngiltere’de o yıl, kriz kıtlığı hiç yaşanmadı. Thatcher yeniden seçildi, Leeds’te ırk ayaklanmaları patlak verdi ve günde bir insan AIDS yüzünden yaşamını kaybetti. Fakat, Hall’un ifadeleriyle;

Sol, yeni bir tarihsel projeyi bir araya getirecek şeyin şartlarının ne olduğuna dair ufacık bir fikre bile sahip değil. İnsan öznelerinin, sosyal kimliklerin ister istemez çelişkili olan doğasını anlamıyor. Siyaseti bir ürün olarak görmüyor. İnsanların gündelik hayatlarında sahip oldukları hisleri ve deneyimleri irtibatlandırmanın mümkün olduğunu görmüyor. Hal böyleyken onları sosyal bilincin daha gelişmiş, modern biçimleri halinde tedricen ifade etmenin mümkün olduğunu da idrak etmiyor. […]. İnsanların kafalarında taşıdıkları, öznellikleri, kültürel yaşamları, cinsel hayatları, aile hayatları ve etnik hüviyetlerinden müteşekkil kimliklerinin daima noksan olduğunu ve geniş ölçüde siyasallaştırıldığını algılamıyor.

Thatcher’ın gerçekliği şimdi İngiltere’nin gerçekliğiydi ve parti siyaseti hiçbir cevap sunmuyordu. Bunun ışığında, Hall dikkatini “insanların kafalarında taşıdıkları kimliklere” yoğunlaştırdı. Kültür şimdi de siyasetin temel mıntıkasıydı ve bireysel kimlikler bu mıntıkada müzakere ediliyordu. Sol, kapsayıcılık ve sosyal adalet iddiasına rağmen, insani ve insanların kendilerini tanımlamalarına yetecek kadar özel olan bir kelime tedarik etme konusunda başarısız oldu.

Bu arada, İngiltere’deki siyahi ve Asyalı olan daha genç kuşaktan sanatçılar Hall’un çalışmalarını keşfetmekteydi. Nihayetinde British Black Arts Movement’ı kuracak olan Isaac Julien, Keith Piper ve diğer görsel sanatçılar ile film yapımcıları da dahildi bu sanatçı grubuna. Film yapımcısı olan John Akomfrah’ın arşivlik belgesi The Stuart Hall Project (2013) ve Raoul Peck’in I am Not Your Negro çalışması entelektüel ve duygusal derinlik bağlamında birbirine rakip olabilecek nitelikteler. Stuart Hall: Conversations, Projects, Legacies çalışmasında Hall’un cazibesini tasvir ederken Akomfrah şöyle der; “Renkliden siyaha dönmüş olan bir grup genç insan için olan … ve bu insanların oldukça kısa yaşamları arasındaki diğer pek çok aşağılayıcı yakıştırmalar”, kimlikler, özneler ve teorik konumlar arasında Hall’un hareket etme kabiliyeti kesinlikle takdire şayandır. Yaşamının son yıllarında Hall Iniva’nın (Institute of International Visual Arts) ve fotoğrafçılık oluşumu olan Autograph ABP’nin kurucu başkanı oldu. Bunların ikisi de Hall’un anısına kütüphanelerine onun ismini verdi ve Hall, ilişkisi 60’lara dayanan British Film Institute ile çalışmaya devam etti.

Örgütlü siyasetin başarısız olduğu yerde sanat, bireysel öznelliğe ulaşma yolu olarak zuhur eder. Hall 2007’de verdiği bir röportajda şöyle der: “Farklılığın insanların kafasının içinde nasıl işlediğini” görmek için “sanata bakmalısınız, kültüre bakmalısınız, insanların hayal ettiği yere, düş kurduğu yere, simgeleştirdiği yere.”


Yazar: Jessica Loudis

Çeviren: Müleyke Barutçu
Kaynak: New Republic 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 

Please complete the required fields.