Her yıl 16 Haziran’da tüm James Joyce hayranları Bloomsday’i kutluyor. Bu Joyce’un Ulysses romanının geçtiği gün. Görkemli ve dolgun Buck Mulligan’ın sahanlıktan gelmesi ile başlayan ve Molly Bloom’un “yes I said yes I will Yes” mest olmuşluğuyla biten gün.

Bloomsday, Ulysses’in kahramanı Leopold Bloom ile adını almıştır. Joyce’un kendisine göre Bloomsday’in resmi olmayan kutlamaları kitabın yayınlandığı tarih 1922’den hemen sonra başlamıştır. 1924’de Joyce bir arkadaşına “Bugüne Bloom’un günü— 16 Haziran diyen bir grup insan bana beyaz ve mavi boyalı ortancalar yolladılar.“ diye yazmıştı. Tam da Ulysses’in beyaz ve mavi renkli kapağıyla aynı renkte idiler.

Kaydedilen bir sonraki Bloomsday kutlaması 5 sene sonraydı. Kitabın yayınlanışından yalnızca 7 sene geçmiş olmasına rağmen Ulysses 1904’de geçtiğinden ötürü 16 Haziran 1929 Joyce’un Bloomsday’in 25. yıl dönümü olarak düşündüğü gündü. Olayın altını çizmek için arkadaşları Joyce’u ve diğer 30 kişiyi Fransız restoranında güzel bir öğle yemeğinde ağırladı.

İlk büyük Bloomsday halk kutlaması 1951’de oldu. Dublin’in seçkin edebiyatçılarından bazıları—şair Patrick Kavanagh ve yazar Flann O’Brien da dahil —Dublin civarında bir araç yolculuğuna çıktılar, romanın en ikonik sahnelerinin geçtiği bölgeleri ziyaret ettiler. (Ama bu rivayetin bazı versiyonları, insanların devam etmek için herkes fazla sarhoş olduğundan dolayı yarıda kalan bir parti ile bitiyor.)

Bundan yaklaşık 20 sene sonra 16 Haziran 1967’de Dublin’de ilk Joyce konferans toplantısını yaparak akademisyenler de eğlenceye katıldı.

Şimdi her yıl dünyanın her yerinde şehirlerde düzenlenen Bloomsday kutlamaları yapılıyor. Okumalar, dersler, yürüyüş turları ve hatta kahvaltılar organize ediliyor. (Bloom’un yaptığı gibi siz de “[sizin] damağınızda güzel hafif kokulu idrar tadı bırakmak” için ciğerle güne başlayabilirsiniz.)

Ama Bloomsday’i kutlamak için oturma odanızdan çıkmak istemiyorsanız yapabileceğiniz bir şey daha var: Ulysses’i kendi başınıza okumak.

Ulysses okumaya değer mi? Bu kimin sorduğuna bağlı

Ulysses zor bir iş olarak bilinir, 200.000’den fazla kelime içerir. İmalar ve parçalanmış, halüsilasyonvari bir dil ile yoğun biçimde sarılmıştır. Herkes onun böyle bir zahmete değeceğini düşünmez; kitap “aşırı işlenmiş, fazla uzatılmış, kendini öven, hava atan bir bilginlik biçiminde net şekilde kulak tırmalayan bir efsane. Sembolizm ve dandik mizah denemeleri ile fazla doldurulmuş. Sadece okurken kaybettikleri zamana geçerli bir sebep sunabilecek son ihtisas seviyesindeki öğrenciler için katlanılabilir bir eser” — ve çok daha fena biçimlerde anılıyordu.

Tabi ki kitap 1900’den beri yazılmış en iyi İngilizce eser olarak da anılıyordu ve “vahşice eğlenceli, yaratıcı, saygısız ama ciddi, “sarhoş,” “derin şekilde hümanist,” ve hatta “bu yaz plaja götürebileceğiniz en iyi kitap” olarak tanımlanıyordu.

Ulysses ile ilgili genel hislerim muhtemelen New York Times’ın 1922’deki roman incelemesinde dediği: “Bugün Joyce’un ustalığına paralel olabilecek İngilizce eser yazan kimsenin olmaması olasıdır ve bunu yapabilecek kapasitede olsalar dahi çok azının bununla ilgilenecek olması da olasıdır” ile aynı doğrultudadır. Ulysses tartışmasız devrim niteliğinde sanatsal bir başarıdır, öncesi ve sonrası olanlara göre benzersizdir — ama bir kimsenin onu deneyip denememesi konusunu hala zihnimde tam olarak netleştiremedim.

Eğer onu hikayesi için okuyorsan Ulysses’i yürekten sevmen de zor olacaktır

Her saygılı İngiliz yetişkin gibi ben de Ulysses’i üniversitede okudum. Evraklarımı bu ek açıklamaların muazzam kitabının yardımı ile yazdım. Kitaptan ve devamındaki derslerinden zevk aldım ama Ulysses ile ilgili olan tüm çalışmalarımı tamamladığımda kitabı bir daha okumayı hiç planlamamıştım. Ama safarideymişim gibi onu kitaplıkta köşeye sıkıştırdım: Gördüğünüz gibi canavar hem çetin hem tehlikeli ama ben onu yendim. Bu canavarı baştan aşağı okumayı becerdim.

Bana göre okumanın en büyük ana hazları hikâyede, anlatıda bulunacak zevk, hikâyenin geçtiği ahenkli sekansları izlemek ve olayları tecrübe eden karakterlerin olaylarla nasıl değiştiklerini görmek. Burada konunun her şeyden fazla anlam ifade ettiğini kastetmiyorum — Ulysses’de Leopold Bloom’un olan Dublin’deki anlamsız yürüyüşü başka bir yazarın ellerinde kolayca bir hikâyeye dönüşebilir. Modernist yazarların elleriyle bile bu olabilir. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’in Londra boyunca yürüdüğü Mrs. Dalloway eseri sürükleyici bir bilinç akışı, bir hikayedir: Sürükleyicidir, psikolojiktir, olayların karaktere nasıl şekil verdiğini ve karakterin olaylara nasıl şekil verdiğini gösterir.

Ama hikâye tam olarak Joyce’un milyon parçaya ayırmak istediği şeydi. Ulysses’in bir hikayesi var ama yalnızca kaleydoskopla görebildiğimize benzer parçalardan oluşuyor; geleneksel anlatı tatmini arzusunu yıldırmak için dizayn edilmiş.

Onun yerine önerdiği ise çeşitleme: ima etmenin zevki, psikolojik iç görüyü deşme, uzatılmış kelime oyunu nöbetleri.

Ama kitabı rafa kaldırırken düşündüm ki bunlar soyut, visceralden çok cerebral zevkler —burada sunulan her şeyi karşılayabilecek ve hem de tatmin edici bir hikayesi de olan pek çok başka kitap var.

Şimdiden unuttuğum şey ise Joyce’un dilinin nasıl sarhoşluk derecesinde oynak olduğu. O heceleri birbiri üzerine ölçüsüz, müziksel öbeklerle yığıyor; Ulysses evangelistlerinin sık sık sizi sesli kitap versiyonunu denemeye teşvik etmeleri şaşırtıcı değil.

Ulysses’in en büyük elementi onun muhteşem ve rakipsiz olan kelime oyunlarıdır

Ulysses’den rasgele bir sayfa çevirin ve bir bölüm seçin. Şaşırtıcı bir şey bulacaksınız. Bendeki kopyasında sayfa 143’de bana denk gelen şu:

Gözleri aç olmayan bir biçimde konserve tenekelerini gördü: sardalyalar, şatafatlı ıstakoz pençeleri. İnsanların yiyecek olarak topladıkları tüm o tuhaf şeyler. Kabuklardan çıkanlar, iğneli deniz salyangozları, ağaçlardan düşenler, Fransızların yediği yerden çıkan salyangozlar, oltanın ucundaki kancayla denizin içinden çıkanlar. Aptal balık binlerce yıldır hiçbir şey öğrenemedi. Eğer ağzına rasgele bir şeyi sokmanın riskli olduğunu da bilmiyorsan yani. “Poisonous berries, Johnny Magories.” Yuvarlak hatları olan sen işini bilirsin. Şatafatlı renkler seni uyarır. Bir ahbap da bunu diğerine söyler ve o da diğerine. Önce onu köpekte dene. Onun burnu veya gözleri liderliğinde. Cazip bir meyve. Dondurma külahları. Krema. İçgüdü. Misal portakal bahçeleri. Yapay sulamaya ihtiyaçları var. Bleibtrestrasse. Evet ama istiridyeler ne olacak.

Düşünceler ve imajlar rotalarında hızlanıyor ve birbirleri üzerine devriliyorlar, konserve balıktan yiyecek aramaya oradan balıkçılığa oradan da zehirlenmeye zıplıyor. İncil’dekiler gibi bir günahta yavaşça duraklıyor, dondurmaya ve portakallara geçiyor ve sonra yönünü değiştiriyor: “Evet ama istiridyeler ne olacak” — bu çok oynak, çok yoğun ve çok tatlı. Neredeyse elle tutulacak (!) bir dil var; okurken bir yandan da heceleri midenize yuvarlayabilirsiniz.

Hala onun hikayesinde benim hoşuma giden şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama senede bir kere Bloomsday’de Ulysses’i kitaplıktan çekmek ve onun dilinde bir süre yuvarlanmak iyi oluyor. Genelde romanı tümden okumayı denemem ama bir veya iki parçasını okumanın tadını çıkarırım ve sonuna kadar “maybe I think maybe I will Maybe”.

Yazar: Constance Grady
Çevirmen: Ömer Murat Urhan
Kaynak: vox

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.