“Ve böylece yüktür var olmak benim için,
Ölmeyi diler, nefret ederim hayattan.”

Büyülü yüzyılların şairi Goethe, Alman Edebiyatı denildiği zaman muhtemelen ilk akla gelen isim. Büyülü yüzyıllar diyorum çünkü günümüzde artık metafizik konuları bu şekilde şairane işleyen, ele alan herhangi birini tanımıyorum. Aslında algılarımız dahilinde var olan hayatlarımız, evrenin anlaşılamayan yapısı ve yine bu evrenin içerisinde insanı çocuksu bir yapıya bürüyen büyülü, okült taraf gerçekten farklı bir gözle bakmak isteyenler için kaçış noktalarından biri olabilir. Ancak içerisinde yaşadığımız çağ gereği büyü, cadılar, şeytanlar ve bu türde anlaşılması güç insan zihninin ürünler “hurafe” olarak anılıyor. Hâliyle bu konular hayal gücünün ötesinde belli bir tanımı da artık hak etmiyor. Her ne kadar hayal ürünü olarak anılsalar da 28 Ağustos 1749 yılında doğan Goethe, aynı çağdaşları ve ondan önce gelen şairler gibi bu konulara ilgi duymadan hayatını sürdürememiş gibi görünüyor. Bu tür metafizik konulara Goethe’nin de dahil olması pek şaşırılacak bir konu değil. Çünkü ondan öncekiler ve çağdaşları –belki onun gibi ele almamış olsalar da– her zaman hayatlarımızın büyülü bir tarafı olduğuna ucundan kıyısından inanmışlardır.

Aslında edebiyatta cadılar, büyüler, şeytanlar, hayaletler yüzyıllar boyu etkisini sürdürmüş konular… Shakespeare’den tutun, John Milton’a, Yeni-Platoncu Edmund Spenser’a ve oradan Goethe’ye ve de günümüzde hâlâ güncelliğini koruyan Rowling’e kadar neredeyse tüm edebiyat âlemini saran koskoca bir dünya. Bunun sebebi aslında yüzlerce yıldır var olan mitler ve Goethe’nin eserlerini ürettiği çağa yakın yıllar içerisinde yaşanan ve cadı avı olarak adlandırılan ve cadıların gerçekten var olduğuna inanılan, hatta birçok kadının cadılıktan dolayı yakıldığı, asıldığı birkaç yüzyıllık büyülü tarih ve pek tabii ki mitoloji. Yine aynı dönem içerisinde sadece sanat olarak edebiyat anlamında değil, büyü kitapları ve büyü öğretileri hakkında kitaplar da yazıldı. Sanırım bu eser sahiplerinden en ünlüsü Heinrich Cornelius Agrippa. Günümüze kadar ulaşan üç bölümlük büyü kitabı ile hâlâ zaman zaman karşımıza çıkabiliyor. Anlatım olarak ise dönemin edebî ürünlerinden uzak bir türe sahip, zirâ içerik bakımından direkt büyü yapma ve cadılık üzerine belli öğretiler anlatıyor. Tabii ki bu tür hayal gücünün sınırlarını zorlayan ve dolaylı olarak insan zihnini farklı bir yola sokan düşünceler edebiyatta karşımıza çıkmasaydı işler daha enteresan bir hâl alırdı. Özellikle hayaletsiz bir Hamlet, cadısız bir Macbeth düşünmek oldukça zor…

“Elinizde tutamadığınızı, yok sayarsınız tümden,
Hesap edemediğinizi, gerçek değil sanarsınız.”

Aslında Goethe’nin tüm hayatını verdiği Faust’u anlatmak için birkaç hafta kitabı etüt etmek gerekiyor. Çünkü şu ana kadar bahsettiğim tüm bu konular Faust’u oluşturan temel niteliklerin sadece birkaçı. Bunlar, anlatılması güç bir tat bırakıyor ağzınızda. Hem tamamiyle olmasa bile romantik bir yapıya, hem de klasik bir anlatıma ve yazım tarzına sahip Faust. Hâliyle kitabı elinize aldığınız anda başlıyor anlaşılması güç diyaloglar. Dolayısıyla Goethe’nin Faust’unu anlatmak için muhtemelen birkaç ciltlik bir kitap yazmak gerekebilir ancak daha geniş ve yüzeysel olarak ele almamız gerekirse ve asıl noktalara vurgu yapacak olursak bunlardan ilki: Eserin tamamiyle metafizik bir eser oluşudur. Metafizikten kasıt ise, metnin soyutluk üzerine inşâ edilmiş olmasıdır. Sadece metafizik kelimesi pek de yeterli değil aslında. O kadar çok farklı konu, tema işleniyor ki hangi birini elinizde tutsanız daha yerine bırakamadan bir bakıyorsunuz çok daha farklı şeylerden bahsetmeye başlamış Goethe. Mitolojiden, ahlaka, insana, dine, doğaya, siyasete ve sayamayacağımız onlarca farklı konu hakkında belli düşünceler haykırıyor eser. Mitolojik bir fikirden beslenirken bir anda konu ahlaka veya siyasete kayabiliyor. Bunun ilk sebebi ise Goethe’nin aslında çok yönlü bir tarihî, edebî karakter olmasıdır, kezâ hayatı boyunca farklı farklı konulara ilgi duymuştur. Örneğin; doğabilimi hayatının büyük bir bölümünü kaplıyordu. Bu şaşırılacak bir hobiden ziyade oldukça normal olan ve çağdaşları tarafından da sık sık sürdürülen bir “gelenek” hâline gelmişti. Sanırım Goethe’nin çağdaşı olan Jean-Jacques Rousseau’nun da metafizik konulara ilgi duymasını sağlayan yegâne uğraşlardan biriydi doğabilimi. Doğal olarak birçok noktada bu uğraşından edinilmiş bilgiler, fikirler, düşünceler eseri sarmış durumda. Tabii bu uğraşa gönül vermesinin sebeplerinden bir diğeri de yaşadığı dönemin aslında doğanın yıkımını hızlandıran Sanayi Devrimi’ne denk gelmiş olması. Yine aynı şekilde sebeplerden bir diğeri ise insanlık hakkında hayatı boyunca edinmiş olduğu izlenimleri – ki bu izlenimler daha kitabın ilk bölümlerinde hemen karşımıza çıkmakta. Eserin tamamlanması bir ömür sürdüğünden, her sayfada aslında Goethe’nin dünyayı algılayışının, insan hakkındaki fikirlerinin nasıl değiştiğini yavaş yavaş görüyoruz.

Tüm insanlığı temsilen yaratılan Faust karakteri esasında toplumdan olabildiğince uzak yaşayan ve gerçeği arayan bir karakter. Gerçeği aramaktan yorulduğu ve hatta bu uğraştan vazgeçeceği noktada ise Mephistopheles ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma iki farklı yapıya, düşünceye sahip karakter arasında gerçekleştiği için yer yer anlayışlar arası dev bir zıtlık yaratıyor. Örneğin, Mephistopheles insanlığın yozlaşmış olduğunu dile getiriyor. Bu anlamda Goethe’nin doğabilimi “hobisi” daha anlaşılabilir bir duruma geliyor. Ya da Faust insanın yozlaşmasından ziyade daha çok, bir uyurgezerden farklı olmadığını ve aslında yaşamda farkına vardığı şeylerin oldukça az olduğunu, kendince yaşadığını söylüyor. Bu düşünce kimileri tarafından insanlığın yozlaştığına dair yorumlanabilir ancak farkında olunmayan şeyler esasında yozlaşmanın bir sonucu değil, hâlihazırda insanın yetersizliğinden kaynaklı. Yine, tüm bu düşünceler Goethe’nin insanlık için tanımından ibaret, dolayısı ile yaşadığı ve içerisinde var olduğu “gerçeklik” ona haz vermekten çok, daha farklı arayışlara itiyor. Çünkü inandığı doğrular, gerçekler bir nevi nihilist bir bakış açısı ve dönem felsefesi ile elde edilmiş. Buradan hareketle atacağı tüm adımları aslında ahlakî açıdan, inanç bakımından sabit olmayan ve öznel bir kalıp içerisinde atıyor. Bu ise bizi objektif bakmaktan alıkoyuyor. Yapı gereği nihilizm belli bir tanım dahilinde insan zihninde gelişmediği için, bu bakış açısıyla yazılmış bir eseri de objektif bir göz ile değerlendirirsek sanırım Goethe’nin anlatmak istediklerini zihnimizde bir yere oturtamayız. Çünkü her ne kadar kapalı bir kutu gibi gözükse de, Faust okuyucunun zihninde gezen ve okuyucunun da kendi fikirleri içerisinde bir gezgin olmasını salık veren bir yapıda yazılmış. “Bir bütün sunmanın nedir ki faydası? Nasılsa seyirci didikleyecektir eserinizi,” sözleri sanırım yeterince açıklayıcı bu konu için…

“Lânet olsun zenginlik vaadiyle bize akıl almaz işler yaptıran, anlamsız eğlenceler için minderleri seren para tanrısına! Lânet olsun üzümlerin sarhoş edici sıvısı! Lânet en yüce aşk duygularına! Lânet olsun umutlara! Lânet olsun inanca, ve lânet olsun özellikle de sabra!”

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.