Bir kitap, 19.yüzyılın en zor filozofu hakkında ise ve 20.yüzyılın en zor filozofu olan Derrida’nın ön sözüne sahipse, basit bir okuma olmayacağını daha kitaba başlarken tahmin etmek güç değil. Bu kitap hiçbir şekilde, bir Hegel’e Giriş kitabı değil. Yalnızca Hegel hakkında ön bilgiye sahip olan kişiler bu kitabı okumayı denemeli. Yine de, günümüz Fransız felsefe kitaplarıyla karşılaştırıldığında okunması zor değil ve Hegel felsefesinin karanlıkta kalmış bir takım yönlerini de aydınlatıyor. 

Hegel’in felsefe anlayışı, Batı kültürünün en büyük başarılarından biridir. Bir Wagner operasıyla ya da Gotik bir katedralle karşılaştırılabilecek güzellikteki bu felsefenin, çoklukta birlik gibi kavramları da ele alması yönünden inanılmaz bir konu çeşitliliği olduğu söylenebilir. Tarihi bir yeri genellikle tur rehberiyle gezmek isteriz ya da en azından binanın temel özelliklerini gösteren bir  broşür bekleriz. Bazen, şanslıysak, rehberimiz oldukça iyidir ve çok daha ince detayları fark etmemizi sağlar. Malabou da Hegel konusunda tam olarak böyle bir uzman. 

Hegel’in “kurgusal” kavramı hakkında, şimdiye kadar gördüğüm en anlaşılır açıklamayı yapıyor Malabou. Bu kelimeyi yanlış anlamak, Hegel’in çalışmaları hakkında yersiz eleştiriler yapmaya sebep olabilir. Kant kendi felsefi sistemini “kurgusal felsefe” olarak adlandırdı. Hegel, Kant düşüncesinin sınırlarından kurtulmayı başardığına inanıyordu ve yine de “kurgusal felsefe” yaptığını iddia ediyordu. Fakat bu, onun felsefesinin kuramsal ya da belirsiz olduğu anlamına gelmez.

Malabou, Hegel’den alıntı yapıyor: “Düşüncenin ürünleri, insan dilinde ortaya çıkar.” Yani dil, insanı gerçeklikten uzaklaştıran, gerçekliği bozan bir şey değildir. Hegel, Wittgenstein’ın erken dönemlerindekine benzer bir tutumda bulunuyor. Dil, söz konusu gerçeklik olduğunda başarılıdır; çünkü, ikisi de aynı mantıksal forma sahiptir. Dolayısıyla kavramsal bilgiye giden yol dilden arta kalanlardan oluşur. Hatta bazı kelimeler vardır ki tamamen karşıt kavramları kendinde birleştirir. Düşünceyi böyle iki farklı alana ayırmak yüklem önermelerini kurgusal hale getirir. Hegel’in en meşhur sözü olan Aufheben, iki farklı anlam içerir; korumak ve yok etmek. Bu hareket Hegel diyalektiğini (düşüncenin hem korunması hem de aşılması adımlarını) isimlendirir. 

Malabou her gün Hegel metinlerindeki farklı bir kelimeden etkilendiğini ve bu kelimenin onun diğer birçok yazısında da nasıl beliriverdiğinin fakına varmaya başladığını söylüyor. Bahsettiği bu kelime, ‘Plastik’ (Almancası Plastische). Suni, ucuz bir malzeme anlamına gelmeden önce bu kelime bir başka anlama daha sahipti. Sanatta, heykel benzeri, kalıplaşmış eserler için kullanılan ‘plastik’ sözü yoğun eleştirilere maruz kalmıştı. Almanca’da plastik hem “şekillenebilir” hem de “şekil verebilir” anlamına geliyor. Bu şekil vermenin hem etken hem de edilgen yönünü gösteriyor. Bu sözün Hegel felsefesindeki önemini Malabou’nun anlamasını sağlayan ipucu da buydu işte. 

Hegel’e göre Yunan heykelleri, plastik sanatların en üst seviyesindeydi. Hegel, Aristoteles gibi Yunan düşünürlerinde de, heykeltıraşın taşı şekillendirmesi gibi, belirli alışkanlıklar edinerek kişinin karakterini şekillendirmesi fikrini gördü. “Alışkanlık” kelimesi de Yunanca hexis’ten geliyor ki hexis Aristoteles’in De Anima’sında önemli bir yere sahip. “Kişilik özellikleri önceden verilmiş değildir,” diyor Malabou, “sanat gibi örneklerin oluşum süreçlerinin sonunda ortaya çıkar.” Malabou’nun, Hegel on Man adlı kitabının ilk bölümünde incelediği insan psikolojisi üzerine olan bu görüş, ilk olarak Hegel tarafından Tinin Görüngübilimi’nde ortaya koyuldu.  

Fakat Yunanların sahip olduğu, insanların “yoğrulabilirliği” inancı, ruhani açıdan bir derinlik içermemesi yönünden eksikti ki Hegel’e göre bu ancak Hıristiyanlıkla ortaya çıkabilirdi. Malabou kitabının ikinci bölümü olan Hegel on God’da Hegel’in Hıristiyan teolojisi hakkındaki yorumlarını inceliyor. Burada, tanrının tikel haline gelmek için kendisini tümelden koparması anlamına gelen kenosis kavramından söz ediliyor ve bu kavram genellikle İsa’nın beden bulmasıyla benzer anlamda kullanılır. Bu, evrenin sürekli değişerek, farklı şeyler yaratarak kendini oluşturması eylemidir. Burada, Malabou’nun modern öznellik deneyimini tanımlamakta kullandığı, alışkanlık kazanımını aşan bir Plastische anlayışı buluyoruz.  

Hegel doktrinlerini reddeden Protestan ve Katolik din bilimcilerin de argümanlarını sunarak, teolojiye çok da aşina olmayanlarımız için değerli yardımlarda bulunmuş Malabou. Kısaca, (a) Hegel, tanrının bize lütfu olan ödülleri mantıksal ve önlenemez bir işleme indirgiyor; (b) İsa’nın doğumunu, Ruhun somutlaşması karşısında ikinci plana atıyor;ve (c) Tanrının yaratıcılığını, kutsal doğanın cömertliği yerine tanrının negatifliğiyle bağlantılı görüyor. Malabou, negatifliğin bir eksiklik olmasından ziyade, tanrının doğasından gelen Plastische’e bağlı olan bir hareket olduğunu söyleyerek Hegel hakkındaki dini eleştirileri reddediyor. Bu negatif hareketin nihai anı, kenosis sürecidir, yani İsa’nın çarmıhta ölüm anıdır. 

Bu olaydan ilk olarak Tertullianus’un (MS 2.yy) metinlerinde “Tanrı’nın Ölümü” olarak söz ediliyor. Son zamanlarda ise bu deyim daha çok Nietzsche ile ilişkilendiriliyor. Athanasius, Meister Eckhart ve Martin Luther tanrının ölümünün, kurtuluş dramasındaki bir an olduğuna inandılar. Hegel’in bu anlayışa katkısı ise, dramanın batı tarihi boyunca tekrar tekrar oynandığını göstermek oldu. Tanrının ölümü, İsa’nın hikayesinden tamamen ayrıldı ve Aydınlanma çağında inancın kayboluşuyla alakalı görülmeye başlandı. Hegel’in kullandığı biçimde Tanrının ölümü ifadesi, modern nihilizmin daha alışılageldik sorularına kaynak sağlıyor. 

Tanrının ölümü, Tanrının tekrar kendisi olması, farklılaşmalardan kurtulması ve Hegel’in felsefi sistemini tamamlamasıyla beraber, kenosisin ulaşabileceği en uç nokta olarak görülüyor. Hegel hakkındaki diğer bütün tezler gibi, Malabou’nunki de 3 bölümden oluşuyor. “Hegel on Man”den sonra “Hegel on God” geliyor ve onu da “Hegel on the Philosopher” takip ediyor. Bu üçleme Hegel’in Mutlak Tin’inin üç farklı adımına benziyor: Sanat (insanın kendini yaratma sanatını da içeriyor), Din, ve Felsefe. Her ne kadar Hegel felsefeyi dinden üstün görse de, bu onun filozofları Tanrıdan üstün gördüğü anlamına gelmiyor.

Dolayısıyla Malabou’nun üçlemesindeki sıralama Hegel’i oldukça şaşırtırdı ve böyle yapmasının ardındaki sebepleri merak ederdi. Biz de ipucunu kitabın son cümlesinde buluyoruz: Hegel felsefesi bizi huzura ve Hayat Tatilinin heyecanına davet ediyor.” 

Bu dikkat çekici ifade – “Sunday of  Life”- Hegel’in yazılarında çok az yer alıyor. Fakat son yıllarda, tarihin sona erdiği ve bizim tarih sonrası dönemi yaşadığımız tezinden söz ederken oldukça sık kullanılıyor. Yıllarca çalışmanın ardından, dinlenme dönemine: Hayat Tatiline (Sunday of Life) geldiğimize inanılıyor. Francis Fukuyama -tarihin komünizmin çöküşüyle sonlandığına inanıyor- bu görüşün destekçilerinden.  Ondan önce ise Napolyon’un Almanya’yı işgaliyle tarihin sonlandığına inanan Alexandre Kojève bu görüşü savunuyordu. Kojève’nin 1930’da verdiği Hegel dersleri Fransız Hegelciliğini başlattı. Öncesinde Fransız filozoflar Hegel’i ve onun takipçilerini yok sayıyorlardı. Entelektüel açıdan mükemmel olmasına rağmen, Kojève’nin Hegel çevirileri genelde enteresandı ve Marksizm’den büyük etkiler taşıyordu. Kojève’ye göre Tinin Görüngübilimi, Bilge Adam’da yani dini görüşlerden arınmış, tarih ve insanlık konusunda ateist görüşü benimsemiş kişide sonuca ulaşıyordu. Böyle bir görüşü Hegel’in diğer görüşleriyle, özellikle de din hakkındaki görüşleriyle örtüştürmek oldukça zor. 

Giriş kısmında Malabou “çalışmam Kojève’nin yolundan gitmeyecek” diyor, ve özellikle bunu vurgulamak istermişçesine Tinin Görüngübilimi’nden ziyade “Tinin Felsefesi”ne (Hegel’in Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nin son bölümü) odaklanıyor. Yine de kitabının son kısmı, ‘tarih bitti’ görüşünü onaylayarak başlıyor ve tartışma devamında, Kojève, benzeri bir görüntü almaya başlıyor; dahası son sayfalarını “günümüzün en büyük problemi, özgür zamana ulaşmış olmamız” ve “teknolojinin sadeleştirmesiyle yapacak hiçbir şey kalmamış olması” diyerek bitiriyor. Muhtemelen yalnızca prestijli bir Fransız üniversitesinde yüksek maaşla çalışan bir profesör, toplumun en büyük probleminin bomboş vakitlerini nasıl dolduracakları olduğuna inanabilir!  Malabou ebedi Hayat Tatili’nin en az Tony Hancock’ın klasik radyo komedisindeki kasvetli English Sunday’i kadar sıkıcı olacağını söylüyor. Oysa Hegel farklı düşünüyordu. Tarih Felsefesi’nde diyor ki: “Felsefe… Hayat Tatili ile ancak, mütevazi adam kendinden vazgeçtiğinde ve iş günü bağımsızca kendi adına dik durabildiğinde birleşecek!” diyor. Her iki görüş de kendi içinde geçerli. 

Malabou’nun kasvetli Pazardan uzak durması bu konuda göze çarpıcı bir eksiklik olmasıyla örtüşüyor. Hegel’in Tinin Felsefesi’nin birinci ve üçüncü bölümlerini uzun uzadıya incelemiş olsa da, kitabın siyaset, toplum ve tarih gibi düşüncenin en önemli problemleriyle ilgili olan “Nesnel Tin” isimli ikinci bölümünü tamamen görmezden geliyor. 

Hegel felsefesiyle alakalı bir kitabın siyasetten bahsetmemesi yeni bir hata türü açıkçası. Kojève gibi Marksist Hegelciler genelde bu konuya çok vurgu yaparlar. Eğer Fransız Hegelcileri Kojève’nin mirasından uzaklaşmak istiyorlarsa Hegel’in siyaset ve toplum üzerine olan teorilerini tekrar incelemeliler. Hegel’in zengin kavramları da kullanılarak felsefenin mutlak duruşuyla, tarihin geçici akışkanlığı arasındaki ilişki gözden geçirilmeli. Ancak bu şekilde tarihin sona erip ermediğine karar verebiliriz. İşte bu konulara yer vermediği için Malabou’nun kitabı mükemmel olma şansını son anda kaybediyor. 

Yazar: Peter Benson 
Çeviri: Şebnem Ertan 
Kaynak: Philosophy Now

 

Please complete the required fields.