Yapay zekanın yükselişi bir çoğumuz için neden sinir bozucudur? Bu konuda bir teorim var. Belki de yapay zeka ile ilgili tedirginliğimizin sebebi, 21. yüzyılın bir kuruluş ile ilk defa etkileşime geçen ya da ‘nous’ yani ‘zeka’nın ilk defa görüldüğü bir yüzyıl olmayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta, insanoğlu böyle bir olayın doğrudan varisidir. Birçoğumuzun insansı makineler fikrinden dolayı tehdit altında hissetmesinde, bu makinelerin bazı açılardan insanlar gibi olacağı düşüncesi bir ihtimal değil midir?

Elbette bu, bize insanların neye benzediği sorusunu sordurur. 18. yüzyılda filozof Cenevreli Jean-Jacques Rousseau, Eşitlik ve Eşitsizliğin Temelleri üzerindeki söyleminde pişmanlık duymayarak şöyle demektedir: “İnsanlar kötüdür.” Rousseau’ya göre bu kötümser bir hipotez değildir, (1755’te yazıyor) ama “Üzücü ve yinelenen deneyimin ispatı gereksiz hale getirdiğini” gösteren, belirgin bir gerçektir. Açıkçası 2018’de insanlık tecrübesi hala, benim gözümde, oldukça kasvetlidir.

Belki de, çoğu filozofun (ve teknoloji üreticisinin) unutmuş olduğu bir soruyu yeniden hatırlama zamanıdır: İnsanları kötü yapan şey nedir? Rousseau, bilhassa, “insanın doğal olarak iyi” olduğunu kabul eder – ama orijinal olarak erdemli türlerin “edindiği bilgi” ile bozulduğu sonucuna varır. Bu son derece ilginçtir.

Artık insanın bilgisi ve insanın ahlaksızlığı arasında bir bağlantı olabileceğinden şüphe etme eğilimimiz ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte, 19. yüzyılın ortalarına kadar, Avrupa ve Amerika’daki az sayıda kişi, insan kötülüğünün kökeninin bir şekilde Yaratılış kitabı Genesis’in ilk sayfalarında temsil edildiğinden şüpheleniyordu. Genesis’te, hikayesi belirli ama görüntüleri rüyalar kadar derin olan, sonbaharın arkaik bir efsanesini buluruz. İlk insan çifti olan Adem ve Havva, Tanrı tarafından cennette, cennet bahçesi Eden’de, çıplak ve masum aşıklar olarak yer almaktadır.

Ama bir yılan, Havva’yı cezbetmeden önce, Adem’i İyilik ve Kötülük Bilgisi Ağacının meyvesini tatmaya zorlar. “Sen tanrı gibi olacaksın” diye fısıldar. Havva, bu meyvenin “göze hoş” geldiğini ve Adem’de yedikten sonra “her ikisinin de gözleri açıldığını” fark eder. İnsanlık onlarda ilk defa, insanoğlunun bugün görmekten kaçamadığı, zulmün olasılığını ve ölümün amansızlığını görür.

Yaratılış kitabı Genesis’e göre tüm vahşet ve umutsuzluk, bilgiyi yasadışı bir şekilde elde etmek için, ilkel bir insanın iradesiyle başlar. Fakat bunun ‘akıllı’ makinelerinin şafağıyla olan ilgisi nedir? 1780’ler ve 1790’larda, Usta-düşünür Immanuel Kant, Rousseau’nun insanın ahlaksızlığı teorisine yoğunlaştı. Kant, insanların “kötülüğe karşı bir eğilime” sahip olduklarına çok ikna olmuştu. Tıpkı Rousseau gibi, “kendimize resmi bir kanıt sağlayabiliriz” dedi. Kant için yaşamın bize gösterdiği kanlı sahneler, nihaiydi.

Dahası, Kant 1786 tarihli “İnsanlık Tarihinin Tahmini Başlangıcı” adlı eserinde Genesis’in ilk sayfalarına döner. Kant, Cennet Bahçesi Eden anlatısının “sadece kurgu” olduğunu önermektedir ama onun içsel tutarlılığından da çok etkilenmiştir. Böylece Kant, Yaratılış üzerine modellenen insanlığın düşüşü ile ilgili felsefi bir anlatıyı ortaya koyar. Kant’ın sorgusu, daha sonraki bir metinde “esas kötülük” olarak adlandırdığı şeyin kökenidir. “Esas” ile demek istediği, insanoğlunu insanoğlu yapan şeyin, bu “kötülük” tarafından dokunulmak olmasıdır.

Kant, ilginç bir şekilde belli temel gerçeklerin temsilinde, “kutsal belgenin oldukça haklı” olduğunu kabul eder. Örneğin, Yaratılış Ağacı onun için insanoğlunun içgüdü tarafından belirlenen sınırlarının ötesine ilk kez gittiği, baş döndürücü bir andır. Kant’ın gerekçesi, tarih öncesi insanın garip meyveyi tüketmek için yaptığı tercihin, seçim gücümüzü aktif hale getirmiş olabilmesidir. Ona göre içgüdünün ‘bir tek arzu nesnesi’ni gerekçe gösterdiği yerde, akıl “bir sonsuzluğu” keşfeder. Ve bir kez içgüdünün sert kabuğunu çatladığında, geri dönmenin imkansız olduğunu vurgular.

Bu bizi tekrar yapay zekaya getirir. Kant’a göre insanlar kötüdür, çünkü onlar akıllıdır. Bu elbette ki, zekanın kötülük olduğunu söylemek değildir. (Kant bir rasyonalisttir.) Kant, daha ziyade, insanoğlunu – iyi ve kötü – tüm kapasitelerinin gelişmesinde  “dayanılmaz” bir hale sokmanın, “huzursuz” özü olduğunu düşünür

Ortaya çıkan “akıllı” teknolojilerin tedarikçileri, makine sistemlerinin yalnızca insanlar ihtiyaçlarını anlamak için kodlanacağını söylüyor. Etik bilgi sahibi yapay zeka tasarımcıları ve tasarımları sayesinde, ‘akıllı’ makinelerin birer haydut olmayacağından emin olabiliriz. Ne de olsa, “Kötülük etme!” (Don’t be evil.), son zamanlara kadar Google’ın kurumsal sloganıydı.

Bununla birlikte Google, DeepMind teknolojisinin belirli bağlamlarda, belirli görevlerle karşı karşıya kaldığında “oldukça agresif” davranış biçimleri sergileme eğiliminde olduğunu gözlemlediği için adeta şok olmuştur. Muhtemelen, Kant bunu tahmin edebilirdi. Kant’ın yaratılış yorumu, tamamen iyiliksever yapay zeka fikrinin resmi olarak tutarsız olduğunu ileri sürmektedir. Çünkü, her yeni bir gerçekzekâ oluşturulduğunda, beraberinde kötülük için yeni bir kapasite oluşur.

Eğer Kant haklıysa, o zaman akıllı makinelerin bizim gibi, kötülüğe karşı bir eğilime sahip olacağından emin olabiliriz (çünkü onlar da akıllıdır). Onlar da yasak meyveyi tatmak isteyecekler. Yine eğer Kant haklıysa, kötü makinelerin yokluğundan – ki henüz kötü makineler yoktur – gerçek bir makine zekasının yokluğuna uzanan sebeplerin kaynağı biz olabiliriz.

Jean Baudrillard‘ın 1990 tarihli kitabı Kötülüğün Şeffaflığı’nda çizdiği, bir akıl yürütme çizgisidir. Bilgisayarların “erdemli olduğu söylenebilir”, der Baudrillard – ama bu sadece “kendi bilgilerinin baştan çıkarılmasına bile bağışıklık sahibi” oldukları içindir. Baudrillard için bilgisayarların kötülüğe karşı bağışıklığı sadece, front-wave makinelerini “zeki” olarak adlandırsak da, aslında “zekadan yoksun” olduklarını kanıtlamaktadır.

Yaratılış kitabı Genesis’de dramatize olan ve Kant tarafından rasyonelleştirilen zeka ve kötülük arasındaki bağlantı, sadece arkaik bir korku değildir. “Akıllı” teknolojilerin yaratıcılarının ve teknoloji filozoflarının pervasızca görmezden geleceği, süregelen bir felsefi iddiasıdır.

Yazar: D. L. Dusenbury
Çevirmen: Özlem Zeytin
Kaynak: thephilosophicalsalon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.