En azından Batı’da, cinsel ilişkilerde zorlama ve istismarın kapsamının büyük ölçüde farkındayız. Bununla birlikte bir gerçeği akılda tutmalıyız ki, günlük flört bazında (azımsanmayacak sayıda) milyonlarca insan seks yapmak için baştan çıkarma oyunu oynar. Modern Batı kültürünün sonucu olarak her iki cinsiyetin de bu oyunda aktif bir role sahip olması beklenir. Bir kadın, erkeğin dikkatini çekmek için baştan çıkarıcı bir şekilde giyindiğinde, kendilerini erkekleri tahrik etmek için “metalaştırdıklarında”, aslında kendilerini pasif nesneler olarak sunmazlar: Erkekleri manipüle etmek, belirsiz oyunlar oynamak (hatta erkeğin gözünden daha önceki “sinyaller” ile çelişse de herhangi bir anda oyunun dışına çıkma hakkına sahip olmak da bu oyunlara dahil olmak üzere), bu “nesneleştirme”nin aktif faktörleridirler. Kadınların bu aktif rolü onların özgürlükleridir ve bu her türlü köktendinciyi rahatsız eder – ilk önce kendisini “kışkırtan” ve sonra sırnaşmasını reddeden bir kadına karşı şiddet uygulayan kendi sıradan erkek şovenistliğimizle, kadınların penise benzeyen muz ve diğer meyvelere dokunması ya da oynamasını yakın zamanda yasaklayan Müslümanlarda olduğu gibi. Kadın cinsel özgürlüğü, salt bir biçimde “nesneleştirilmiş” olmak (erkekler için bir cinsel nesne olmak) değil, kendi kendini nesneleştirebilmede aktif olarak oynama, kendini sunabilme ve aynı zamanda geri çekme hakkıdır. Bu basit olguları yakın gelecekte dile getirmek mümkün olacak mı yoksa siyaseten doğru görünen baskı, resmi-yasal ibrazlar sayesinde tüm bu oyunlara bizi de eşlik etmeye mi zorlayacak?

Aslında seks; güç oyunları, şiddetli müstehcenlikler vb. ile paralel gider; ama bunların [sekse] içkin olması itiraf edilmesi zor bir durumdur. Bazı gözlemciler, siyaseten doğruluk kriterini tamamen karşılayan cinsel ilişkinin ancak sado-mazoşist partnerler arasında yapılan anlaşma ile sağlanabileceğini zaten ilan ettiler. Bu yüzden, siyaseten doğruluk ve şiddetin artışı aslında aynı madalyonun iki farklı yüzüdür: Siyaseten doğruluğun temel dayanağının, cinselliğin sözleşmeden doğan rızaya indirgenmesi olduğu sürece, Jean-Claude Milner’ın anti-taciz hareketin ekstrem formdaki sado-mazoşistliği şart koşan anlaşmalarda nasıl kaçınılmaz olarak zirveye ulaştığının altını çizmesi doğruydu (bir insana tasmalı köpek gibi davranmak, köle alışverişi, işkence, hatta kurbanın rızasıyla öldürmek). Karşılıklı anlaşmaya dayalı köleliğin bu tür biçimlerinde, sözleşmenin özgürlüğü kendi kendini geçersiz kılar: Özgürlüğün nihai beyanı köle ticareti halini alır. Sanki, Jacques Lacan’ın ”Kant ile Sade” (Kant’ın katı etiğinin hakikati olarak Marquis de Sade’in acımasız hedonizmi) motifi beklenmedik bir şekilde gerçekliğe dönüşmüş gibidir. Bu motifi sadece provokatif bir paradoks olarak görmeden önce, bu paradoksun sosyal gerçekliğimizin kendisinde nasıl işlediğini düşünmeliyiz.

ABD ve İngiltere’den İsveç’e, #MeToo hareketinin ardından ortaya çıkan cinsel sözleşmelere yönelik tekliflerin hedefi elbette açıktı: cinsel anlaşmalar yoluyla, meşrulaşan şiddet ve egemenlik unsurlarından kurtulmak. Buradaki fikir şudur: Her iki ortak, [seks] yapmadan önce, kimliklerini, cinsel ilişkiye girme iznini ve faaliyetlerinin koşullarını ve sınırlarını belirten bir belgeyi imzalamalıdır (kondom kullanımı, müstehcen dil, dokunulmazlık hakkı, her partnerin harekete geçme veya her harekete müdahale etme hakkı, partnerlerin sağlık durumlarını (AIDS) ve dinlerini vs. bildirmesi). Kulağa hoş geliyor; ama bir dizi problem ve belirsizlik aniden ortaya çıkar.

Her an cinsel etkileşimden çekilme hakkı yeni şiddet biçimlerini yaratır. Ya kadın, erkeğin cinsel organını erekte halde olmuş gördükten sonra, alay etmeye başlar ve gitmesini söylerse? Ya adam ona aynı şeyi yaparsa? Bundan daha aşağılayıcı bir şey düşünebiliyor musunuz? Açıkça görüldüğü üzere, bu türden pürüzleri çözmenin yolu hassasiyet ve davranışlar gibi yasallaştırılamayan şeylerle mümkündür. Kişi, sözleşmeye yeni hükümler ekleyerek şiddeti ve acımasızlığı önlemek istiyorsa, söylenen ile söylenmeyen şey arasında hassas bir denge olan cinsel etkileşimin merkezi özelliğini kaybeder.

Sex And The City hayranı olmasam da, Miranda’nın cinsel ilişki sırasında müstehcen konuşmaktan hoşlanan biriyle beraber olduğu bölümlerden birinde ilginç bir nokta vardı. Seks yaparken sessiz kalmayı tercih ettiği için, aklına ne gelirse çekinmeden söylemesi adına partneri tarafından zorlanır. İlk başta direnir; ama sonra o da bu oyuna dahil olur ve işler iyi gitmeye başlar: ta ki partnerinin gerçekten rahatsız olup geri çekilmesine sebep olacak bir şey olup sonunda onları ayırana kadar. Sevişirken, Miranda, mırıldanmalarının ortasında, parmağını [partnerinin] kalçasına doğru ittirdiğinde, onun nasıl hoşlandığını fark ettiğini söyler. Bilmeden, yasaklı kısma şu şekilde dokunur: evet, istediğin herhangi bir şeyi söyle, kafandaki bütün kirli düşünceleri dök, bu hariç. Bu olayın verdiği ders önemlidir: Özgürce konuşmanın evrenselliği bile, aşırı acımasızlık duygusuna değil, bazı istisnalara dayanır. Yasaklı detay kendi içinde küçük ve oldukça masum bir şeydir ve adamın neden bu kadar hassas olduğunu sadece tahmin edebiliriz. Her ihtimalde pasif deneyim içeren bu durum (anal tesir) maskülen kimliği huzursuz eder. Bir taraf sessiz kalarak isteklerde bulunduğunda, kibarlık maskesi altında abartılı duygusal acımasızlık sergilendiğinde ve “ılımlı” şiddet cinselleştirilebildiğinde sessiz bir anlayışın ve düşünceliliğin olanak tanıdığı bir yer olarak cinsel etkileşim, böyle birçok istisna barındırır.

Son ama diğerleri kadar önemli olarak, bu tür sözleşmeler yasal olarak bağlayıcı olmalı mı olmamalı mı? Eğer değillerse, şiddete eğilimli erkekleri önce imzalayıp sonra kuralları çiğnemekten alıkoyacak olan nedir? Eğer evet ise, kişi bunun bir yasallaştırılmış şiddet kabusu olduğunu düşünebilir mi? Bu, Catherine Deneuve ve diğerleri tarafından imzalanan ve #MeToo “püritanizminin” “aşırılıklarını” eleştirerek geleneksel ilişki ve baştan çıkartma yollarını savunan Fransız mektubunu onaylamamız gerektiği anlamına gelmez. Sorun #MeeToo’nun bazen bir cadı avına yaklaşarak, daha fazla ılımlılık ve anlayışa ihtiyaç duyarak çok fazla ileri gitmesi değil, sorunu ele alma yoludur. Cinsel etkileşimlerin karmaşıklığını göz ardı ederek yalnızca ahlaka aykırı davranışlar ve şiddet arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmakla kalmaz, aynı zamanda psikolojik şiddetlerin görünmez biçimlerini de nezaket ve saygı şeklinde maskeler.

Weinstein ve Louis CK arasındaki farklılık üzerine ısrara yanıt veren #MeToo aktivistleri, bunu söyleyenlerin hiçbirinin erkek şiddetinin nasıl işlediğine ve tecrübe edildiğine dair hiçbir fikre sahip olmadığını ve kadınların önünde mastürbasyon yapmanın, fiziksel tacizden daha az şiddetli olmaması gibi durumlardan haberdar olmadıklarını öne sürdüler. Her ne kadar bu iddiaların gerçek bir tarafı olsa da, kişi bu argümanı sürdüren mantığa açık bir sınır getirmelidir: Hissedilen şey doğru olanın tek ölçüsü olamaz; çünkü duygular da yanıltıcı olabilir. Eğer bunu inkar edersek basitçe Freud’un bilinçdışı kuramını da gözardı etmiş oluruz. Gerçekten etkili ataerkil egemenlikte, kadın kendini aşağılanmış ve sömürülen bir kurban olarak görmez; teslimiyetini düzenin bir parçası olarak istemsizce kabul eder.

Ayrıca, ataerkil egemenliğin, kurbanlarını da içeren kutupların her ikisini de yozlaştırdığı akılda tutulmalıdır. Arthur Koestler’den alıntı yapmak gerekirse: “Eğer güçlü taraf bozulursa, tam tersi de doğrudur; zulüm mağdurları da yozlaştırır, belki de belli etmeksizin ve daha trajik yollardan olsa da.” Sonuç olarak, insanlar kadın manipülasyonu ve duygusal acımasızlık hakkında da konuşmalıdır. Nihayetinde, erkek egemenliğine çaresiz bir cevap olarak, kadınlar ellerinden gelen her şekilde savaşırlar. Geleneksel erkek egemenliğinin büyük ölçüde zayıfladığı toplumumuzun birçoğunda, erkeklerin daha az baskı altında olmadıklarını kabul etmeliyiz; bu yüzden de uygun stratejinin, aynı zamanda, erkek kaygılarını ele almak ve kadınların özgürleşme mücadelesi arasındaki bir köprü olması için çaba göstermek gerektiğini de kabul etmeliyiz. Kadına yönelik erkek şiddeti, büyük ölçüde, geleneksel otoritelerinin zedelenmesine karşı bir reaksiyondur. Özgürleşme mücadelesinin bir parçası olarak, bağımsız kadınları kabullenmelerinin onları endişelerinden nasıl kurtaracağını ve daha tatmin edici bir hayat yaşamalarını sağlayacağını erkeklere göstermek gerekir.

Sözleşmeli cinsellikle ilgili temel sorun sadece yasal biçimi değil, aynı zamanda gizli önyargısıdır: Sözleşme, partnerlerin henüz birbirlerini tanımadıkları ve tek gecelik ilişkileriyle ilgili yanlış anlamaları önlemek istedikleri sıradan seksi ayrıcalıklaştırır. Şaşırtıcı Weinstein-tarzı zorla cinsel ilişkiye kıyasla, şiddet biçimleri ve tahakküm altına giren uzun vadeli ilişkilere de dikkat çekmek önemlidir.

Nihayetinde, hiçbir yasa ve sözleşme bu noktada yardımcı olmaz – yalnızca geleneklerdeki devrim olabilir. Fakat bugün neden “gerçek” ve zorlayıcı sorunlarla yüzleşirken, nezaket ve terbiyeden bahsediyoruz? Böyle yaparak, Quincey’in cinayet sanatıyla ilgili ünlü eserine geri gitmiyor muyuz: “Terör estirip ekonomik felaketlere sebep olan kaç kişiye bunun sonucunda bir partide kötü davranıldı?” Ama terbiye kritik durumlarda önem arz EDİYOR ve barbarlığı medeniyetten ayıran ince bir çizgi haline dönüşerek ölüm kalım meselesi oluyor.

Kamuya açık müstehcenliklerin patlak vermesiyle ilgili şaşırtıcı bir gerçek var. 1960’lı yıllarda rastgele görgüsüzlükler, genellikle politikacıların süslü dillerine olan karşıtlıklarını göstermek için ortak dil kullanan devrimci öğrencilerle ilişkilendirilmiştir. Bugün ise sokak ağzı kullanımı neredeyse radikal sağ kesimin ayrıcalığındadır ve bu yüzden sol, kendini uygun dilin ve görgü kurallarının savunucusu olarak şaşırtıcı bir konumda bulur. Kibarlık (terbiye, nezaket), sadece dışarıdan gelen yasalara uymaktan fazlasıdır ve saf ahlaki eylemden de azıdır. Kişinin kat’i surette yapmak zorunda olduğu (bunu yapmazsan hiçbir yasayı çiğnememiş olursun) şeylerin belirsiz ve özensiz bir alanıdır; ancak yine de bunların yapılması beklenir. Bu durumda, dile getirilmeyen örtülü yönetmeliklerle, öznelerin –kural olarak– yansıtılmayan bir ilişkiye sahip olduğu, kendiliğinden duyarlılığımızın parçası olan, geleneksel dokusuyla miras aldığımız kurallara yönelik beklentilerle uğraşırız. Siyasi uygunluğun kendi kendini yıkan bir çıkmazı vardır: Görgü kurallarını açık bir şekilde formüle etmeye, yasallaştırmaya çalışmaktadır.

Yazar: Slavoj Žižek
Çevirmen: Rüveyde Müge Turhan
Kaynak: The Philosophical Salon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.