19. yüzyılda, vücudunda ve yüzünde aşırı tüylenme olan Meksikalı Julia Pastrana ‘Dünyanın En Çirkin Kadını’ olarak ucube gösterilerinin afişlerini süsledi. Avrupa’ya getirilip Viktoryan normlara uygun şekilde performanslar sergiledi: Şarkı söyledi, dans etti, yabancı dillerde konuştu, halka açık bir şekilde tıbbi muayenelere sokuldu… Hem yaşarken hem de ölümünden sonra ‘çirkin’ olarak etiketlendi.

‘Korkulan ya da ürkülen’ anlamına gelen çirkin kelimesinin kökü Orta Çağ’a ait eski Norsça’ya uzanır. ‘Çirkin’ kelimesi günümüze kadar bir çok kelimeyle dostça ilişkiler kurmuş ve geride canavarca, grotesk, deforme, ucube, dejenere, engelli gibi anlam izleri bırakmıştır. Çirkinliğin hikayelenmiş tarihi, kadınları ‘deforme’ erkekler olarak tanımlayan Aristoteles, cadıdan güzele dönüşenlerin anlatıldığı Orta Çağ hikayeleri, 18. yüzyıl karikatürleri, 19. yüzyıl ‘ucube’ şovları, 20. yüzyıl ‘dejenere’ sanatı ve insanları ve Brütalist mimari gibi pek çok kaynağa adar uzanır. Çirkinlik uzun zamandır estetiğe ve beğeniye meydan okumuştur, güzel ve değerli olmanın anlamını karmaşıklaştırmıştır.

Batı gelenekleri sık sık güzelliğin karşısına çirkinliği koyar ama aynı kavram farklı kültürel şartlarda pozitif anlamlar da taşır. Japon wabi-sabi anlayışı, kusurluluğa ve geçiciliğe, başka bir kültürde ‘çirkin’ olarak nitelendirilen özelliklere değer verir. Çirkinlik ve güzellik, diğer yıldızlarla birlikteyken birbirinin yer çekimine tutulan ve yörüngesinde dönen ikili yıldızlar gibi işlev görürler.

‘Çirkin’ kelimesi, genellikle kötülemeye yöneliktir ama son yıllarda estetik kategorilere artan bir şüpheyle bakılmaktadır. Felsefeci Kathleen Marie Higgins “nükleer bulutun ihtişamı ahlaki kötülüğe eşlik ederken, güzelliği masum olarak göremeyiz,” der. Dünya değiştikçe ‘güzel’ ve ‘çirkin’ kelimelerinin anlamları da kayar ve değişir. 2007 yılında ‘Dünyanın En Çirkin Kadını’ isimli bir video viral oldu. Bu video, Meksikalı Pastrana’dan ziyade, o zamanlar 17 yaşında, tek gözü kör olan ve kilo almasını engelleyen nadir bir genetik bozuklukla doğan Teksas’lı Lizzie Velásquez’i gösteriyordu. Gelen yorumlar onun ‘canavar’ olduğunu söylüyor ve hatta ‘git kendini öldür’ diyordu. Bu deneyim Velásquez’i siber zorbalığa karşı bir belgesel yapmaya itti ve 2015’de yayınlanan belgesel, ‘çirkin’ kelimesinin bu kelimeyi kullananlar için daha uygun olabileceğini sorgulattı.

Farklı zamanlarda ve mekanlarda; kızıl saçlıdan mavi gözlüye, solaktan kemerli burunluya, kamburdan yanık izliye kadar herhangi birimiz çirkin sayılıyor olabiliriz. Herhangi bir dış özelliği çirkinliğin işaretine ya da durum analizi serisine çevirmek kolaydır (üstelik, çirkinliğin geniş mirasını göz önünde bulundurmadan ki bu, aksini yapmaktan çok daha zordur).

Antik Yunan’da, çirkinliğin anlamdaşları kötülük, utanç ve sakatlık ile ilişkilendirildi. İstisnalar ortaya çıkabildi (çirkin ama bilge filozof Sokrates, deforme masalcı köle Ezop) ama yine de dışsal özellikler içsel değerin bir yansıması ya da doğuştan gelen bir alamet olarak görülme eğilimindeydi. Antik bir sahte bilim olan fizyonomi, yüzlerdeki güzel ve çirkin özelliklere bakarak ahlaki iyilik ve kötülük oranlarını yorumladı. Orta Çağ peri masalları güzelleri ve çirkinleri dönüştürdü ama olumsuz çağrışımları yüzyıllar boyu sürdü. Canavarlar, sömürge imparatorlukları genişlerken oluşan anlayış boşlukları ile ortaya çıktı. Örneğin; Avrupalı kaşifler Hint tanrılarının ‘çirkin’ heykellerini kıyamet alametleri olarak yorumladılar; onları Hristiyan anlatıcılar aracılığıyla okudular.

18. ve 19. yüzyılda, güzellik ve çirkinlik arasındaki bu titrek çizgi test edilmeye devam edildi. Karikatürler ‘çirkinlik’ ve ‘biçim bozukluğunun’ birbirinin yerine geçebildiği bir dönemde, dış özellikleri abartılı bir şekilde yansıttılar. Kambur olan İngiliz Milletvekili William Hay ‘deforme olmayı’ negatif anlamından sıyırmaya çalıştı ve vücut deformasyonunun çirkin bir ruhu yansıtmadığını savundu. Bir yandan çirkinliğin süregelmiş anlamlarına meydan okunurken, diğer yandan da ucube şovları, insanları ve etnik gösterileri sergileyen anatomi müzeleri ile dünya fuarları çirkinliği yeni zirvelere çıkardı.

Birinci Dünya Savaşı çirkinlik kavramının miraslarını havaya uçurdu. Savaş ile birlikte makineleşmenin yeni seviyelerine ulaşılırken, bir zamanlar güzel olan adamlar el bombalarının, hardal gazının ve tankların yıkıcı etkileriyle çirkinleştiler. Savaşta yüzleri deforme olan ve Les Gueules cassées yani ‘kırık yüzler’ olarak adlandırılan bazı askerler, ‘korkunç yüzümüzün onurunu bize iade eden ahlaki bir eğitim’ vermek için bir araya geldi. Bu askerlerin çoğu ölürken ya da görünürden kaybolurken, bu görsel şok yeni bir dünya düzeni hazırlayan sanatçılar ve reklamcılar tarafından yeniden paketlendi. 1930’lara gelindiğinde, Nazi Almanyası ‘bozuklar’ diye tabir edilen çirkinliği sansürlemek için milliyetçi bir estetiği destekledi, sanat eserleri ve kültürel gruplar zulmün ve imhanın hedefi oldu.

1930’ların sonunda, Kenneth ve Mamie Clark ırksal ayrımcılığın psikolojik etkilerini araştırma için Amerika’nın güneyine gittiler ve çocuklara beyaz ve siyah bebeklerden hangisini seçeceklerini sordular. Beyaz bebek ezici bir üstünlükle ‘güzel’, siyah bebek ise ‘çirkin’ olarak tanımlanırken, ‘iyi’ ve ‘kötü’, ‘temiz’ ve ‘kirli’ tabirleri de bu tanımlamaların yanında geldi. Benzer bir temayı romanı En Mavi Göz’de (1970) işleyen Toni Morrison, Breedlove ailesinde ırkçılığın etkilerini yazdı:

‘‘Her şeyi bilen gizemli bir efendi, giymeleri için her birine bir çirkinlik pelerini vermiş gibiydi… Onlara ‘Siz çirkin insanlarsınız,’ dedi. Onlar birbirlerine baktılar ve bu beyan ile çelişen hiçbir şey göremediler; aslında her ilan panosundan, filmden ve bakıştan onlara doğru eğilen bir kanıt görüyorlardı.’’

Sanat değişen düşüncelere bir ayna tutar. Bir zamanlar alay konusu olan kişiler değer kazandığında, ilk etiketleri olan ‘çirkinlik’ bazen unutulur. 19. yüzyılın -şimdi gişe rekorları kıran sergilerde görülen- İzlenimcilik akımı eserleri zamanında lapa yemek ve çürük etle kıyaslanmıştır. Henri Matisse’in işleri 1913’de Amerika’da tophane sergisinde gösterildiğinde eleştirmenler onun sanatını ‘çirkin’ diye aşağılamışlardı. Chicago’daki sanat öğrencileri Matisse’in Blue Nude adlı eserinin kuklasını sanat akademisinin önünde yakmışlardı. Aynı enstitü bir yüzyıl sonra Matisse’in çalışmaları üzerine büyük bir retrospektif sergiledi. Caz ve rock’n’roll da bir zamanlar nesilleri bozacak bir tehdit olarak görülen ‘çirkin’ müzik olarak tanımlanmıştı.

Tüm bu ‘çirkin’ karalamalarına karşı bazı sanatçılar bu kelimeyi benimsedi. Ressam Paul Gauguin çirkinliği “modern sanatımızın mihenk taşı” olarak tanımladı. Şair ve çevirmen Ezra Pound ‘çirkinlik kültünü’ teşvik etti. Besteci Charles H. H. Parry “o olmazsa, sosyal ve sanatsal şeylerde ilerleme olmaz” diyerek müzikte çirkinliği övdü. Eleştirmen Clement Greenberg, Jackson Pollock’un soyut dışavurumcu sanatını “çirkin görünmekten korkmayan … tamamen özgün olan sanat ilk başta çirkin görülür,” diyerek övdü.

‘Çirkin’ kelimesinin benimsenmesi, üzerindeki negatif yükün dağılmasına yardımcı oldu. 17. yüzyılda Çinli ressam Shitao, Pollock’un enerjik fırça darbelerini öngörürcesine kendi resmini On Bin Çirkin Mürekkep Lekesi diye adlandırdı. Orta Çağ Arap şiirinin erken bir geleneği insanın hastalık ve sakatlığa bağlı koşullarını ‘güzelleştiren çirkinlik ve çirkinleştiren güzellik’ olarak olumlu bir şekilde yeniden biçimlendirmeye çalıştı.

Fransızca jolie laide yani ‘çirkin güzel’ terimi, Britanya ve Amerika’da üyelerinin birbirlerinin burunlarını, çenelerini ve şaşı olmalarını alaya aldığı kardeş organizasyonlar olan 18. yüzyılın ‘çirkin kulüpleri’ni akla getiriyor. Kulüplerinin birçoğu küçük düşürücü ve kısa ömürlüydü ancak İtalya’nın da günümüzde hala var olan ‘Çirkin Festivali’ festa dei brutti varlığını sürdürdü ve dış görünüşe dayalı ayrımcılığa karşı durmaya çalıştı.

Politika ve sosyal medya ellerindeki ‘çirkin’ yıldızları kullanırken, popüler eğlence çirkinliği kucakladı. Televizyon dizisi Çirkin Betty (2006-10) ‘Çirkin Ol’ adında bir kampanya yürüttü ve Shrek Müzikali ‘Çirkini Geri Getir!’ sloganını kullandı. Popüler bir oyuncak olan Ugglydolls ‘Yeni güzel, çirkindir’ sloganını kullanmaktadır. Bazı popüler eğlenceler çirkinliği fetişleştirirken, Robert Hoge’un anı kitabı Çirkin (2013) ve Scott Westerfeld’in genç yetişkin bilim kurgu romanı Çirkinler (2005) insanları dış görünüşün ötesine bakmaya teşvik etmekte.

Bir şeyi çirkin olarak tanımladığımızda, kendimiz ile ilgili korktuğumuz ya da ürktüğümüz bir şey söyleriz. Pastrana’ya ‘çirkin’ diyen 19. yüzyıl ucube şovu terbiyecileri ve seyircileri, kendi benliklerini gösterinin gölgesinde kustular. Norveç İnsan Kaynakları Üzerine Araştırma Etiği Ulusal Komitesi bu terbiyeciler ve seyircileri ‘grotesk’ ilan edip bu damgayı tersine çevirdiğinde, Pastrana’dan geriye kalanlar 2012’de Meksika’ya geri gönderildi.

Akıllarda kalan soru şudur: Benzer durumları nasıl algılar ve nasıl tepki gösteririz? Geleceğin sahnesini nasıl belirleriz? Victor Hugo çirkinliği kucaklayan bakış açısını, “güzel, sadece en basit haliyle düşünülmüş olan form”, “çirkin, büyük bütünün bizi ayrıştıran detayı, insanla değil tüm yaratılış ile uyum içinde olan” diyerek ifade etmiştir. İkili takım yıldızı ‘güzellik ve çirkinlik’, genişleyen evrende birbirlerinin yörüngesinde kalmaya devam ederken, bizler de etrafta salınan diğer yıldızların potansiyel birer takım yıldızı olduğunu hatırlayabiliriz.
*Sarı Kol Bandı ya da ‘Yahudi Bandı’, Yahudilerin dini kimliklerini göstermeye zorunlu bırakıldığı dönemlerde takmaya zorlandığı banttır.

Yazar: Gretchen E Henderson
Çevirmen: Özlem Zeytin
Kaynak: Aeon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.