Bundan 51 yıl önce 1966 yılının Ekim ayında, École Normale Supérieure (ENS)’den, adı pek bilinmeyen felsefe öğretmeni, 36 yaşındaki Jacques Derrida, Baltimore’da John Hopkins Üniversitesi’nde, “Eleştiri Dilleri ve İnsan Bilimleri” isimli yapısalcı bir konferansta sahne aldı.

Böylece felsefe ekolünde hala devam eden bir tartışmanın başlangıcını yapmış oldu – bir yanda analitik filozoflar ve rasyonalistler, diğer yanda ise kıta filozofları. Günümüzde çoğu zaman ‘Yeni Ateizm’ akımı ile ilişkilendirilen, İngilizce konuşulan dünyanın popüler düşünce akımı, Derrida ve kıta felsefesini “post-modern” saçmalık olarak reddediyor. Fakat ben bu tartışmanın büyük önem taşıdığını iddia ediyorum. “Tanrı’nın ölümüyle” anlam arayışı durulmadı; tam aksine daha da ivedileşti. Anlam üretmek ve çözümlemek, özellikle bir tanrı kaynak olarak kullanılmadığında önem kazanır.

Baltimore Konferansı sekiz farklı ülkeden, 100’ü aşkın filozofun, edebiyat eleştirmeninin, etnografın, antropoloğun, psikanalist ve kültür eleştirmeninin toplandığı büyük bir düşünsel etkinlikti. Katılımcılar arasında Roland Barthes, Jean Hippolyte, Hans Georg Gadamer, Northrop Frye, Tzvetan Todorov ve Jacques Lacan da vardı. Amerika’ya ve İngilizce konuşanlara Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus’un varoluşçuluğunun yerini değiştirecek olan, dönemin en önemli düşünsel akımı yapısalcılığı tanıtmayı amaçlıyordu. Konferansta her katılımcının tezini sunması ve takiben soru-cevap oturumuna geçilmesi planlanmıştı.

Derrida orijinal davetli listesinde değildi. Kendi ülkesinde çok az, dünyanın geri kalanında ise neredeyse hiç bilinmiyordu. Konferansa da antropolog Luc de Heusch katılamayacağı için davet edilmişti. Konferansa bir gece kala çaresiz organizatörler Heusch’ün yerini alabilecek bir konuk için Hegelyan filozof Jean Hippolyte’e danıştılar. Eski öğrencisi, Derrida’yı pek de hevesle olmasa da, “gelebilecek biri” olduğu için önerir.

Jacques Derrida, beş çocuktan üçüncüsüydü ve Fransız kolonisi olan Cezayir’de Sefarad Yahudisi bir aileye doğmuştu. 1942’de Derrida, lisenin ilk gününde Fransa’nın Vichy Hükümeti’nin Yahudilere okul devamlılığı konusunda uyguladığı kotalar yüzünden okulundan atıldı. Daha sonra söylediklerine göre, okuldan atılması ve yasaların otoritesi, onun kişiliği ve düşünce yapısını etkilediğini düşünüyordu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra felsefe okumaya başladı ve 1949 yılında ENS’de okumak için Fransa’ya yerleşti. İlk sınavından kalışından sonra bir kere daha denedi ve 1952’de başarılı oldu. Paris’te o zamanlar fikir insanı olmak dikkat çeken bir şeydi. ENS’de ilk gününde yukarıda bahsi geçen düşünürlerle birlikte, Gilles Deleuze, Michel Foucault, Claude Lévi-Strauss, Paul Ricoeur ve Louis Althusser gibi seçkin düşünürlerle de tanıştı ve yakın arkadaş oldu. Onlarla, düşünsel bilim dallarıyla alakalı kilit sorular üzerine hiddetli tartışmalar yaptı.

Derrida Edmund Husserl’in fenomenolojisi (görüngübilim) üzerine lisans üstü eğitim aldı ve daha sonra Harvard Üniversitesi’nde iki senesini James Joyce okumakla geçirdi. Althusser ve Hippolyte’in tavsiyesiyle ENS’ye geri dönmeden önce Fransa’da Sorbonne’da dört yıl boyunca felsefe eğitimi verdi. Katı bir eğitim kariyerine hazır gibi görünüyordu – diğerleri tarafından ayırt edilemese bile farklıydı.

O zamanlar Fransa’da baskın düşünsel akım yapısalcılıktı. Bu faaliyet alanı 20. yüzyılın başında dilbilimci Ferdinand de Saussure tarafından başlatıldı. De Saussure, parole ve langue’ı birbirinden ayırmıştır. De Saussure, bir şeyin ve onun aldığı ismin arasındaki bağlantı rastgele yapılmışsa, kelimelerin sadece diğer kelimelere, cümlelere ya da kalıplara olan bağlantısıyla anlam kazandığını iddia eder. Lacan, Althusser ve Claude Lévi-Strauss (1949’da yazdığı The Elementary Structures of Kinship, yapısalcılığın temel yazılarından olarak görülüyordu) bu fikri psikanaliz, politika, sosyoloji ve antropoloji gibi dallara yayarak bir şeyin kendi temeline bağlı değil, fenomen ile karşılıklı ilişkisinden anlam yaratıldığını iddia ederler. Bu ilişkiler ön planda fenomen olan ve arka planında belirli yasalar olan yapılardır.

Örneğin Lévi-Strauss mitoloji ve akrabalık çalışmalarında “kültür” ve “doğa” arasında ayrım yapmaya çalışarak ilk olarak bölgesel fenomen ve ikinci olarak da evrensel gerçekliği olan davranışları gördü. Lévi-Strauss, yerel organizasyon sistemlerinin, arkasında yatan evrensel akrabalık yapılarının permütasyonu olduğunu savundu. Öncekini analiz ederek sonraki analiz edilebilir ve bunlar bir şekilde “insan doğasını” tanımlayabilir.

Derrida’nın, Lévi-Strauss’un evrensel akrabalık yapılarını temel olarak aldığı ve temelinden çürütme yaklaşımı daha sonra yapısökümcülük olarak bilinecekti. Derrida, 1966’da yayımladığı yazısında yeni nesil filozoflara hem ilham verecek hem de kızdıracak tipik kalıplardan birini kullanarak “yapının yapısallığının” belli bir merkeze ya da ilkeye bağlı olduğunu savundu. “Bugün bile, herhangi bir merkezden yoksun bir yapı kavramı kendisinin düşünülmez olduğunu yansıtıyor” dedi.

Yapıyı kontrol eden, uyumlu yapan bu merkez, yapının hem bir parçası hem de dışında olmalı. Buna göre bir yapı, “çelişkili olarak uyumludur” ve varoluşunu belirleyen şey “değişmeyen varlıktır”. Derrida’ya göre bu varlık, tarih boyunca farklı isimler almıştı – öz, varlık, aşkıncılık, bilinç, tanrı, insan ve daha birçoğu – fakat hepsi aslında değişmeyen bir fikre dayanıyordu. Yapısalcılık (ve aslında analitik felsefe) bir tanrı olmadan işlevini sürdürebiliyorken temelinde “değişmeyen varlık” inancını sürdürüyordu. Nietzsche’den alıntılarsak: “Korkarım Tanrı’dan kurtulamadık çünkü hala dilbilgisine inancımız var.”

Derrida yapı kavramının geçmişinin bir metaforun başka bir metaforla yer değişmesi olduğunu savundu. Bu önce Nietzsche, Freud, Marx ve Heidegger gibi isimler tarafından sorulmuştur, fakat esasen yapısalcılık projesiyle sorgulanmaya başlandı. Eğer yapısalcılar varoluşuna inandıkları kuruluş ilkelerini bulamamış olsalardı, her şey “söylem” olacaktı: şeyler “farklılıklar sistemi”, ancak içinde birbirine bağlantıları sayesinde anlam kazanmış olacaklardı.

Derrida yapısöküm terimini kullanmıyor. Yerine yıkım ve bozma sözcüklerini kullanıyor. Hatta bir noktada dolaylı anlatımından dolayı özür diliyor – “çok az açıklama yaptığım ve ana temaya daha çabuk gelmek için bazı sözcükleri çıkardığım için affedersiniz.” Bu uyarıya rağmen 1966’da yayımlanan yazısında çok basit bir aksiyom ortaya koyuyor; ortada, gösterilen bir aşkınlık yoktur. Parçalara ayrılırlar, onları tutacak bir merkezleri yoktur.

Yayımlanan yazı hemen bir yanıt aldı. New York Times’a göre “Derrida okuyucusunu şaşırtmıştı”. Burada, Amerika’da yapısalcılığı anlatmak için yapılan sempozyumda, yapısalcılığın temelini yıkmıştı. Belçikalı edebiyat eleştirmeni Georges Poulet, John Hopkins’de İngilizce Onursal Profesörü Joseph Hillis Miller’e, “Az önce konferansın en önemli konuşmasını dinledim – yaptığım her şeye aykırıydı fakat önemli bir konuşmaydı” der. Miller’in belirttiği gibi, “Kehanetli bir içgörünün olağanüstü bir parçasıydı… Bu konferansın tarihsel öneminin abartıldığını sanmıyorum.”

1967’nin sonunda Derrida yapısöküm üzerine üç temel metin yayınladı: Gramatoloji Üzerine, Writinf and Difference ve Speech and Phenomena. Bu yazılarda daha sonra akıllardan çıkmayacak birçok anahtar kavramı tanıttı. Her kitap yeni felsefi düşüncenin yeni bir keşfi gibiydi. Ya da yazısını sunduktan sonra soru-cevap kısmında Hippolyte’in nereye gittiği sorusuna verdiği cevap gibi: “Nerede olduğumu merak ediyordum. Yani, cevabım şöyle olacak, öncelikle, kendimi nereye gittiğimi bilmediğim bir noktaya sokmaya çalışıyorum.”

Derrida’nın yazısı doğrudan yapısalcılık üzerine olduğu halde, aynı zamanda Batı kültürünün derin gizli felsefi varsayımları ve önyargılarının, anlamın menşei ya da merkezi olarak işlev gören aşkın varlık arayışı geleneğinin de bir eleştirisiydi.

Fransa dışında baskın felsefi düşünce analitik felsefeydi. Bu fikir kulübünün temelleri Bertrand Russell, GE Moore ve Wittgenstein’ın ilk çalışmalarıyla atılmaya başlandı. Kavramsal netlik üzerine kurulan analitik felsefe (en ham haliyle) felsefeyi bilimin dallarından biri olarak görür; çoğu zaman doğal bilimlere itaat eden ya da ya da onlarla bir devamlılığı varmış gibi görülür. Felsefi önermelerin mantıksal analiziyle varoluşçuluğun basit soruları netleşip muhtemelen çözülebilecektir.

Analitik filozoflar, yapısalcılıktan zaten kuşku duyuyorlardı, Derrida’nın ortaya çıkışının yarattığı tepki uzun sürmedi. Felsefenin, tüm formlarında olmasa bile çoğunda gerçeklik ihtimaline dayanması gerekir. Bu, anlamın bulunabileceğini varsayan bir anlam arayışıdır, ve fikirler ve kavramlar diğer fikir ve kavramlarla olan bağlarından değil kendi içlerinde bir anlama sahiptirler. Bilim ve mantık, rasyonel ve bilimsel bir yaklaşımla açıklanabilecek anlam arayışında son sözü belirleyenler olur. 

* * *



Derrida takipçileri için şu cümle yapısöküme uygundur. Bu romanda kim konuşuyor? Yazar mı? Karakter mi? Cümlede hangi varsayımlar bulunmakta? Bunu daha ileri götürerek, John Searle hemen bir ‘o’ (yazar, karakter) olduğunu varsayıyor.

Derrida ve Searle arasındaki bu çekişme birkaç yıl sürdü. Derrida Searle’ı dilin bünyesindeki yapıları ve post-yapısal eleştirileri anlamamakla suçladı. Searle ise Derrida’yı son zamanlarda performans üzerine yapılan analitik çalışmaları dahil etmemekle suçladı. Bu tartışma, mantıktan felsefeye, tipografiden bilgisayar programcılığına disiplinlerarası alanda çok önemlidir. Tartışma, Searle’ın “Dünya Tersine Döndü” isimli New York Review’da yayımlanan makalesinde Derrida ve takipçilerini gericilik, sıradanlık, felsefi özensizlik ve analitik felsefenin temel kavramlarına karşı kasıtlı bilgisizlik suçlamalarıyla sona erdi.

Searl-Derrida tartışması dilin belirli bir alanına yönelmiş olsa da, yöntem ve anlam bakımından temelinde farklıydı. Bu tartışma entelektüel camiayı ayıran bir tartışmadır; ‘analitik’ ve ‘kıtasal’ felsefe ayrımı.

Analitik ekol için anlam ‘yaratılmıştır’ ve olumsal olan lanetlidir. Eğer “her şey söylem” ise, o zaman ortada gerçeklik yoktur ve tüm ahlaki, mantıksal ve bilimsel projeler düşer. Bir kıta filozofu, analitik ekolle yakından bağlantılı olan rasyonalizmin bir başka söylem olduğunu iddia edebilir; bu, bazı alanlarda açıklayıcı güce sahip olabilir, fakat varoluşu tamamen açıklayamaz.

Fakat bu açıklayıcı güç “gerçek nedir?” gibi temel bir soruyu cevaplayacak kadar yeterli midir? Varoluşu tanımlamak için daha makul yollar yok mudur? Bilim belki de evrenin nasıl çalıştığını en iyi açıklayan yol olur, fakat canlı oluşunu açıklamak için en iyi yol o mudur? Belki değildir, belki de edebiyat hatta din bu konuda daha iyi bir girişimde bulunabilir.

Ortaya çıkışından 51 yıl geçmesine rağmen yapısökümcülük düzeni bozma gücünü hala sürdürüyor, ve sürdürmeli de. Bir hayalet, felsefi düşüncenin peşinden koşuyor: Ya bilgi arayışımızda kısıtlamalar varsa? Ya tarafsız ve mantıklı olduğumuzu düşünürken, insanlığı dışlayacak ya da küçük düşürecek şeyler yapıyorsak? 

 

Yazar: Peter Salmon
Çeviren: Çağın Nevruz Özsoy

Kaynak: New Humanist 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.