“Yaptıklarım yeterli değildi.” Bu, hiçbirimizin varmak istemediği bir sonuç, özellikle de yaşamımızın sonuna yaklaştığımızda. Belki de nihai pişmanlıktır bu. Schindler’in Listesi (1993) filminin son sahnesinde Oskar Schindler bu pişmanlığı yaşar. Nazi toplama kamplarından kurtardığı yüzlerce Yahudi’nin yüzüne bakarken kurtarma olanağı olduğu halde kurtarmadıklarının yüzleri gözünün önüne gelir. Eğer daha fazla mal-mülk satsaydı ya da daha fazla para kazansaydı, daha fazla Yahudi’nin özgürlüğünü satın alabilirdi.

“Yaptıklarım yeterli değildi,” diyordu. Haklı mıydı? Bu kahraman ahlaklı olmak için gerçekten daha fazla şey mi yapmalıydı? Sonuçculuğa göre öyledir; Oskar’ın yaptıkları yeterli değildir. Sonuçculuk, en iyi sonuçları ortaya çıkaracak olan şeyi yapmakla yükümlü olduğumuzu söyleyen ahlak teorisidir. Eğer bunun için büyük fedakarlıklar gerekiyorsa sonuçculuk büyük fedakarlıklar yapmamızı ister. Schindler daha fazlasını yapabilecekti, bu nedenle yapmalıydı.

Birçokları bunun doğru olamayacağını söyleyeceklerdir. Bu çok fazla diyeceklerdir. Schindler bir kahramandı. Yaptıkları, kendisinden beklenenlerin çok üstündeydi. Schindler’in yaptıkları da yeterli değilse eğer, ya biz geri kalanlar? Zira bir bakıma Schindler’le aynı durumdayız; yani biz de kazandıklarımızın çoğunu bağışlamak suretiyle paramız ve zamanımızla hayat kurtarabiliriz ya da en azından bazı hayatları gerçekten daha iyi hale getirebiliriz. Peter Singer’in ufuk açıcı “Famine, Affluence, and Morality” (Yokluk, Varsıllık ve Ahlak, 1972) isimli makalesinden ilham alan bir hareket olan “Etkin Özgecilik” bu düşünceyi izliyor. Birçok insan kolayca yapabilecekleri halde parasının pek fazlasını bağış olarak vermez. Dolayısıyla karşımıza sert bir soru çıkıyor: Yaptıklarımız yeterli mi? Schindler’in yaptığı kadar, hatta belki de daha fazla fedakarlık yapmakla yükümlü olabilir miyiz?

Ahlak, Schindler’in yaptığı gibi fedakarlık yapmamızı, zor kazandığımız paraları dağıtmamızı bekliyor olamaz. Filozoflar bu endişenin çeşitlerini “talepkârlığa itiraz” başlığı altında topluyorlar. Bu itiraz, bizden çok fazla şey talep eden bir ahlak teorisinin doğru olamayacağını savunuyor.

Bu itiraz ne kadar cezbedici olsa da açıklaması göründüğünden daha zor. Bu itirazı yapanlar, daha az talepkâr olan bir normatif teoriyi haklı çıkarmak için bazen en iyi şeyi yapmamanın neden hoş görülebilir olduğunu açıklamak zorundalar. Filozoflar bu güçlüğü aşmaya çalışırken bugüne kadar üç yol kullandılar. Birincisi, ahlakın bizden isteyebileceği şeyler için bir üst sınır belirlemekti. İkincisi, kendi iyiliğimize ve tasarılarımıza daha fazla ağırlık vermemize müsaade etmekti. Sonuncusu ise her birimizin sadece kendi üzerine düşeni yapmasını savunmaktı. Daha az şey yapmayı umut edenlere sonuçculuk akımının kötü bir haberi var: Bu yaklaşımların hiçbiri yeterli değildir.

Ahlakın talepleri için, Richard Miller’ın “Beneficence, Duty and Distance” (Yardımseverlik, Görev ve Mesafe, 2004) isimli makalesinde “sempati ilkesi” ile örnek verdiği, üst sınır uygulama çabamızı düşünelim. Miller’ın bu ilkesine göre, yaptıklarımız, hayatımızı önemli ölçüde kötüye gitme riskiyle karşı karşıya bırakmayacak düzeyde olmalıdır. Fakat bu yaklaşım, Miller’ın tatmin edici yanıtlar vermediği zor soru işaretleri yaratıyor: Sınırı neden orada çiziyoruz? Neden sadece o kadarını yapmakla yükümlüyüz? Neden o kadarını bile yapmakla yükümlüyüz? Ahlakın talepleri için konulan ve keyfi olmayan bir sınırı savunmak kolay değil.

Alternatif olarak sonuçculuk yapacaklarımızı, eylemlerimizin değerini kesinlikle tarafsız bir şekilde değerlendirerek seçmemiz gerektiğinde ısrarcı olduğu için bu kadar talepkâr olabilir. Bir eylemin tamamen yabancılar lehine olan sonuçları ile kendi lehimize olan sonuçlarını aynı kefeye koymamızı ister. Samuel Scheffler bununla ilgili olarak, The Rejection of Consequentialism (Sonuçculuğun Reddi, 1994) isimli kitabında, düşüncelerimizde kendi menfaatlerimize fazladan önem vererek başkalarına karşı olan sorumluluklarımızı hafiflettiğimizi iddia ediyor.

Oysaki bu yaklaşımın en az iki sorunu var. Diyelim ki kendi çıkarlarımız için rastlantısal olmayan bir tercih hakkımız var. Kendimize bu fazladan tercih hakkını tanımak, bizi başkalarına yardım etme yükümlülüğünden biraz kurtarsa da diğer insanların göreceği zararın bizim kazancımızdan daha az olacağı durumlarda diğer insanlara zarar vermemize müsaade de edebilir (veyahut, ifade biçimimize göre, buna mecbur da kalabiliriz). Başkalarına yardım etme yükümlülüklerinin bazılarından kurtulmaya çalışırken, başkalarının zarar görmesini meşru kılar duruma düşebiliriz. Ayrıca bu yaklaşım aslında ahlakın taleplerini sınırlamaz. Çözümünü çok kolay bir şekilde bulabileceğimiz çok fazla acının çekildiği bir dünyada, kendi çıkarlarımıza fazladan önem vermek bile karşımıza, çok sakıncalı bulabileceğimiz türden aşırı zahmetli yükümlülükler çıkaracaktır.

Sonuçculuk yaklaşımının, diğer insanların ihmalleri nedeniyle bizim sorumluluklarımızı artırmasına izin verirken bizden çok fazla şey istemesi de mümkündür. Diğerleri yükümlülüklerinden kaçarken benim yapabileceğim iyilikler -ve dolayısıyla yapmakla yükümlü olduğum iyilikler- artabilir çünkü diğerlerinin aldırmazlığı nedeniyle dindirilmeyi bekleyen daha çok acı olur. Liam Murphy bunun üzerine “The Demands of Beneficence” (Yardımseverliğin Talepleri, 1993) isimli makalesinde, bugün her birimizin yapması gerekenin, herkesin üzerine düşeni yaptığı bir dünyada bizim payımıza düşecek ahlaki sorumluluk kadar olduğunu savunuyor. Murphy’ye göre ahlaklı olmak için başkalarının yarım bıraktıklarını tamamlamak zorunda değiliz.

Bu yaklaşım, talepkârlığa itiraz edenleri ancak şu durumda memnun edebilir: Sonuçculuğun çok fazla şey talep etmesine dair duydukları endişenin aslında, kendilerinden üzerlerine düşenden daha fazlasını yapmalarının talep edilmesi ile ilgili olduğuna ikna olduklarında. Bu iki endişe aynı değil ve, aynı olsalardı bile, bu yaklaşımın daha önemli bir kusuru var. Sonuçculuk bireylere hitap eder; size grup olarak değil tek bir kişi olarak seslenir. Taleplerinin kaynağı da, yapabileceğiniz eylemler arasında, ne kadar fedakarlık gerektirirse gerektirsin, en iyi sonuçları ortaya çıkaracak olanı tespit etmenizi zorunlu kılmasıdır. Sizinle benzer konumda olup aynı düzeyde yükümlülük sahibi olanların yükümlülüklerini yerine getirmiyor olmalarının, yapabileceğiniz bir eylemin doğru olup olmadığını tespit ederken kullanmanız gereken şu ölçütle ilgisi yoktur: Eyleminizin en iyi sonuçları ortaya çıkarması.

Başka ahlak teorilerini destekleyenlerimiz de benzer ikilemler ile karşılaşabilir. Doğru bir şekilde incelendiğinde ahlaki kanaatlerimizin neredeyse kesin bir şekilde bizi yaptıklarımızdan daha fazlasını yapmaya davet ettiğini görürüz. Felsefede sonuçculuğun daha az talepkâr olan bir halini ortaya koyma çabalarının başarısız olması, itiraz etmeyi bırakmamız gerektiğini gösteriyor. David Sobel’in de yazdığı gibi, talepkârlığa itirazın insanlara olan ilgisinin dengesiz olması, dünyada gördüğümüz eşitsizlikleri yansıtıyor: Taleplerin yöneltildiği varsıllara, bu taleplerden yarar sağlayacak olanlara büyük ve feci zararlar vermek pahasına ayrıcalık tanınıyor.

Her halükarda, itirazlarımızı, böyle büyük talepleri yerine getiremediğimiz için suçlanmamamız gerektiğini düşünerek yaptığımızdan şüphe ediyorum. Ve görünüşe göre genelde görmezden geldiğimiz önemli bir nokta bu. Bir yandan, hata yapsak da kabahatli olmayabiliriz. Öte yandan, yaptıklarımız (ya da yapmadıklarımız) için sorumlu tutulamayacağımızı haklı olarak düşündüğümüzde de doğru olanı yaptığımız çıkarımını yapmamalıyız.

Schindler umutsuzluğa düşerken, Schinler’in kurtardığı insanlar ona yaklaşırlar. Onu kucaklarlar. Onu affederler.

İnsanın her yerde düştüğü hatalar ve zayıflıklar düşünüldüğünde Schindler’in tutumunu ayıplamak mümkün değildir. Yine de insanlar kendisini suçlamaması gerektiğini söyleyerek onu telkin ederlerken bile düşüncesinin yanlış olduğunu söylemezler. Daha fazlasını yapabiliyorduysa yapmalıydı. Eksikliklerinden dolayı ayıplanması gerekmez ama bu doğru davrandığı anlamına gelmez. Ahlakın bizden talep ettiklerini nasıl en iyi şekilde karşılayabiliriz diye düşünürken bunun bizim için de geçerli olduğunu inkâr etmemeliyiz.

Yazar: Michael Mitchell
Çevirmen: Burçin İçdem
Kaynak: Aeon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.