Bir lideri, bir partiyi, ideolojiyi, hatta tanrıyı çıkarları doğrultusunda sevenler, başkalarını da bu pisliğin içine çekmek için helak olurlar. Tüm iğrençliklerin yakıtı bir motivasyon: Hepsi durumun şiddetine kendilerini öyle kaptırmışlardır ki, hiçbir şey yapmaya mecali olmayan insanlar ne olduğunu bile anlamadan onların en ahlaksızları olup çıkarlar. Bir kuytuda biri diğerini üstündeki renkleri sevmediği için bıçaklar, binlerce put düşmanı, acının en büyük suçunu omuzlar ve bilmeden kaosu organize ederler. İnsan, dogma ve onun taklidi ideolojilerin arasında Yeşilçam’ın dayak çemberine alınmış gibi kalakalır. İster efendi, ister ulus, ister sınıf, hiç fark etmez. Kendini olaya fazla kaptırmış elli kişi, kana susamış aşırılıklarına kılıf olmuş renkler sayesinde bir benzinliği yağmalar, binlercesi birbirini boğazlar. Yeter ki onlara her şeyin önüne geçen vahşi marifetlerini sergileyebilecekleri bir boşluk açılıversin; kesin doğruların peşine hemen takılıverirler.

Ruhanî olarak yücelmek uğruna hayvanlığına dizgin vurulması ve yeme-içmenin sadece daha yüksek bir ideal için ikincil atanması insanı insan yapmaz. Çok lüzumsuz bir eylemin asıl gaye durumuna yükseltilmesi ve asıl hedefin tüm o “idealler” arkasında gizlenmesi, gayenin koltuğunda oturan şeyin devamlı tekrarlanması insanı insan yapan şeydir. Burada tekrar edilen şeyin arkasına bir şey gizlenmemiştir. Arkada saklandığı söylenen şeylerin (güzel özümüzün mesela) sadece orada saklandığı iddiası vardır. İstediğimiz zaman suçu şeytana atabileceğimiz, kendi kendisiyle ilişkilenen formüller çokluğu ve tüm kurgudan taşan fazlalık: Bu maskenin düştüğü kaotik durumdan çok, kendisinde olanı kendisine geri yansıttığı, maskenin canavarca kendi üzerine katlandığı anın ürpertisidir. Gerçekliğe dayatılanın çözüldüğü ve onun tüm canavarlığı ile burun buruna geldiğimiz an…

Elbette maske metaforu aslında tüm suçu maskeye atmaktan ve başkalarını göründüğümüzden daha derin olduğumuza inandırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Maskenin kendisinde arkasında saklanandan çok daha fazla hakikat vardır. Oraya sakladığımız temiz öz bizim kafamızdaki bir kurgudan ibarettir. Maskenin oyunu suretin kendisinedir. O, bizi biz yapan, psikolojinin dışında namevt bir nesnedir. Bu artık ve aldatmaca, eylemin kendisine içseldir. Yani adlandırılamayan şey aslında adlandırmanın kendisidir, kurucudur. Metafor arkasında saklanandan çok daha fazla hakikat barındırır.

Bu metaforu −aralarındaki yarılmanın hayati olduğu− iki örnekle açıklamaya çalışalım: Eşcinselliğin −hatta her türlü cinselliğin ama nedense özellikle eşcinselliğin− doğru topluluğun arasında ne kadar çarpıkça yozlaşabildiği gördüğümüz yakın zaman skandallarından bahsediyorum. Sadece belli bir örgütlenme şekli ve bu iki hassas içeriği yan yana getiren malum olaylar zincirinin sonunda, ortaya çocuk istismarından tutunda şantaja varana kadar koca bir entrika yanardağı çıktı (amacım bir genelleme yapmak falan değil, fakat kesin bir yasağın yüzeyde durduğu bir topluluktan bahsetmemiz gerekiyorsa bu örnek hedefi tam ortasından vurur): Bu olayların aktörleri yaygın görüşün aksine, çarpılmış, yozlaşmış ya da bastırılmış değillerdi: olmaya çalıştıkları kişi (maskülen, kabadayı v.s.) ve bastırdıkları (oğlancılık, eşcinsellik v.s.) arasındaki yarık, aslında tam olarak kendilerini ifade ettikleri, dikkatli bakıldığında hasır altı edilen hiçbir şeyin olmadığı bir konumdu. Burada asıl ilgi çekici unsurlar, sadece ortalıkta gezinen unsurların arkasına saklanmış, kontrolsüz şekil değiştiren istekler değildir. Tutarsızlık “şey”in kendisine içseldir. Normalde birbirinden kopuk ve hatta birbirini iten unsurlar gibi görünen iki unsurun çekişmesinin doğurduğu yenilik; ideolojisinin tıraşlığı ve bunun kendi pisliğine bahane oluşu, kendisinin içinde duran kendisini aşan bir felaket, içkin olanın aşırılık karşısındaki patlaması, sadece verdiği hazzı perdeleyen bir perde. Bu konumunu gerçekliğe bir aldatmaca olarak öne sürer. Hiç kimse −eroinman bir rock yıldızı bile− on sekiz yaşından ufak bir erkek çocuğu ile basılan mafyatik-maskülen bir adamdan daha marjinal olmaz.

Normalde linç etmek için ağzının suyunun akacağı bir olaya, bu derece meraklı olmak karşısında hiçbir aykırılık duramaz. Aynı zihin yapısıyla, tecavüzcülerin cezaevlerinde infaz edilmesi, toplumun duygudaşlığının ve birini öldürmeyi zor bir hâle getiren engelleri aşma çabasının bir ürünüdür. Bu da bizi ikinci örneğimize getiriyor: Doksanlı yıllarda Bayrampaşa cezaevinde iki mahkûm, kendileriyle aynı koğuşu paylaşan beş kişiyi; “ırz düşmanlarına ölüm!” mottosuyla şişlerler. Daha sonra olay biraz eşelendiğinde ortaya çıkanlar inanılmazdır: Cinayeti işleyen mahkûmlardan biri 1991 senesinde aslında genç bir kızın ırzına geçerek hüküm giymiştir. Daha sonra ceza evinden kaçıp, birkaç yıl sonra bu kez amcasının oğlunun kimliği ile gasp suçundan tekrar hapse girer ve ardından yani ismi ile anti-ırzdüşmanı timinin ölümcül bir kolunu oluşturur (ve her ne kadar uçuk bir iddia da olsa cinayetlerin “haraç ödemeye yanaşmamak” sebebiyle işlendiği dedikodular arasındadır). Burada kendi kafasında olmaya çabaladığı şey, aslında olduğu şeyi maskeleyen bilinçsiz bir aldatmaca değildir. İki farkın çekişmesi değildir bu; antagonizma “Bir”e içseldir. Fark, yani “artık X” insanı insan yapan şeydir. Irz düşmanı bir manyak ve namus bekçiliğini görev haline getirmiş biri arasındaki yarılma göründüğünden daha fazla ortak kümelenme barındırır. Saklanan şey canavarca gölgesiyle, asıl eylemin coşkusunu daha abartılı ve marjinal hâle getirir. Bu iki hikâyeyi birbirine bağlayan şey, yozlaşmış bir fanatizmin altında yatan yanıltmaca değildir; yalnızca bir perspektif kaymasıyla sentezlenebilecek iki aynı fiilin faklı düzeyleridir bunlar.

Belki tüm o travmalar bir yana, gerçekten bu kadar kötü olmak hem etik, hem vicdani büyük bir çaba gerektirebilir, ama tam bu noktada genellemelerden tüm gücümüzle kaçmalıyız. Sosyo-ekonomik konumlardan kaynaklanan kaymalar sayesinde gözlemlenen görecelik aslında bir sabite göndermede bulunur. Burada kararsız suretlerin arkalarına istediğimiz her şeyi koyabileceğimiz bir oyunun bizi aldatmasına izin veremeyiz. Yoksa herkesin kaynağını birbirine sorduğu, aslında kendi yansımasından ibaret bir çevrenin yozlaştırdığı insan yığının tüm pisliği, 18-25 yaş arası erkeklerin ve birkaç mafyatik dizinin üzerine yıkılır. Bu sayede gelin evi mitosları ve atmış yaş üstünün yolundan sapmış hayalleri, herhangi bir kümelenme kadar saçmalık barındıran, serserilik şeklindeki o basit anlayış hedef gösterilerek halının altına süpürülür. İşte karşındakinin aynalanması ve kendinde o refleksiyonu görmenin harika başka bir ürünü daha.

Artık tek yapmamız gereken, her şeyi bizim yerimize halledecek birini bulmaktır. Bir idolü takıntı hâline getiren müritler, çoğunlukla onların budala dediklerine dönüşürler. Kimisi ise bu adamların sadece dedikodusuyla ilgilenir. İlgisi fikirlerinden çok marjinalliklerine, özel yaşamlarına ve kılık kıyafetlerine yönelmiştir. Asıl fikrin peşinde koşmak normalde o kadar zordur ki, insan o fikri kendi eylemselliğine göre eğip büker. İdeoloji bu kusurların uydurma sebebi hâline gelir. Her türlü zaafa, vahşete ve çarpıklığa, bunları örten bir perde görevi görmeye başlar. İnsan onların fikirlerinin peşinden koşmanın zorluğunu, imajını o akımın ışığında düzenleyerek görünmez kılar. İdolünün züğürtlüğü, eksiklikleri, zaafları (hem özdeşleşmesi daha kolay olduğundan) çenesini ve aklını yoran asıl şeyler hâline gelir. Sonuçta bir şey başkasınınsa daha değerlidir: tıpkı başkasının arzusu gibi. Bu yüzden mücadele edilemez gibi görünse de, mücadele edilemeyen şey ideolojileri değildir. İdeolojileriyle iç içe soktukları kendi saçmalıkları bu mücadele edilemez ketli durumu doğurur. Muhteşem bir cehaletin vücuda getirdiği ideoloji bu bakımdan çürütülemiyor ya da savunulamıyor oluşuyla değil, ifade bulduğu konum dolayısıyla bu ikisinin işlemiyor oluşuyla eksiksizdir. Bu yüzden geri zekâlılık karşısında can çekişiriz. Burada durum artık sabit bir çizgide ilerleyemez. Arka arkaya gelen halefler sorunları çözmezler. Selefin konumu tümden değişir ve konu tamamen farklı bir açıdan dikkate alınıp, bütün sorunun çözülmesinden ziyade, meselenin tümden kaybolmasına sebep olur: başkalarına tapmak yerine olduğumuz kişiyi inkâr edip; “Ne kadar korkunç şeyleri amaç edindim” değil; “amacımı icra ederken ne kadar korkunç şeylere tanıklık ediyorum” manevrasını yaparız. İşte bu manevra, aslında kim olduğumuzu unutmanın en zahmetsiz yoludur.

Radikal bir unsur bütünün koltuğuna oturduğunda, o ve karşıtı arasında çok da fazla bir fark yoktur ve bu yüzden birbirlerini bu “ortak fark” vesilesiyle ve farkın kaybolup benzerliğin ortaya çıkmaması için bu kadar şiddetle iterler. İki grup tarafından da kurucu unsurları tamamen göz ardı edilmiştir. Mevcut düzen ve onun karşıtı arasında öyle sanıldığı gibi bir uçurum falan yoktur. Mevcut düzen, dışladığı ve radikallikle yaftaladığı grubun pozitifleşerek kapsayıcı bir figür hâline geldiği ve yetkilendiği, aynı potansiyelin farklı ritüellerle donanmış; yani kısaca başka bir muhitte dünyaya gelmiş versiyonudur. Karşıtının bütün o aydınlık imajı da, şans eseri nerede doğduğuyla alakalıdır (kendi potansiyelinden çok diğerinin sözde vasatlığı bu hissi uyandırır). Kendine görev edindiği şeyin ne içeriği ile uyumludur ne de tam olarak ne yaptığının bilincindedir, tamamen dışarıdan koşullanmıştır. Karşı tarafın kullandığı enstrümanın aynısıyla, sadece farklı notalar basmaktadır. İşte bu anlamsız bir çeşitliliktir.

Yıkımla sonuçlanacak bir aldatmacaya rağmen, birisine ya da bir şeye adanmak aslında başka bir tuzak daha kurar. Aldatılıyor olmaktan alınan hazzın tuzağı: kişi kendini bir cennet vaadiyle kandırdığında aldatılmış sayılmaz. Haz tavizsiz bir ödüllendirilme inancı ve ritüellerinden elde edilir. Vaat edilenin çoktan avucunda olduğunu görememek değildir bu. Hazzı elde edebilmenin tek yöntemi buradaki artığın çevresinde dönerek kendini aldatmaktan geçer. Tatminsizliğin kendisi bir tatmin aracına dönüşür. Tıraş bir ideolojiye ya da dogmaya sadakat, onun ezilmişliğine duyulan sadakatle karıştırılmamalıdır. Bu sadakat, ideolojinin korkunç getirilerine duyulan sadakattir.

Yazar: Serhat Yenisan

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.