Günümüzde tarih ve felsefe çalışması aleyhine oluşan hararetli hitabetle birlikte, felsefenin önemli ve – trajik olarak – önemli noktalarından birinin zulümler için nasıl desteğe dönüştürülebildiği olduğunu okuyucularımıza hatırlatmaya değer.

Eski Tanrıların gücü azaldı, eski dünyanın neredeyse bütün Tanrıları unutuldu, Hıristiyanlık Batı dünyasında cemaatlerini koruma mücadelesi veriyor ve yeni, sözde modern, ileriye dönük dünya tamamen yeni bir Tanrı gibi görünen “ekonomi” ile ilgili. “Ekonominin yararına” veya “ekonomiye yararı olur” gibi tabirler duyuyoruz. “Ekonominin yararı” tüm kararlar için bir açıklama,  tüm motivasyonların temeli olarak görülür. Fakat, bir dakika durup ekonominin ve hayatlarımızdaki rolünün ne olduğunu tam olarak düşünelim. 

Ne kadar popüler veya güvenilir olursa olsun, diğerlerinin düşüncelerini göründüğü gibi kabul etmektense bizi düşünmeye teşvik eden ilk kişi eski Yunan düşünürü Sokrates’ti. Sokrates’i takiben, bu nedenle sormalıyız: ekonomi kimdir ya da daha doğrusu nedir? Neden ekonomiyi desteklemeliyiz? “Ekonomi”ye adanmışlar, bu soruların cevabının aşikar olduğu yanıtını verecek gibi görünmektedir. Fakat onları çok az daha açıklamaya zorlarsak, “ekonomi hepimizin, sayesinde iş elde ettiği bir araçtır” gibi bir şey öne sürebilirler. Bu noktada aklı başında hiç kimse istihdamın önemini tartışmaz. Hepimizin işe ihtiyacı var. Ama bunun üzerine ekonominin istihdama hizmet ettiği (tam tersi değil) savunulduğunda temel konu istihdam olur, tek başına ekonomi olmaz. Örneğin; bizler, teoride, iş alanları açılmadan ekonomik büyüme elde edebilirdik, bu durumda ekonomi amacına, yeni iş alanları açma, hizmet etmezdi. Demek ki, ekonomi mutlaka bizim temel amacımız değil. Başka bir amaca, yani istihdama giden yol. Bu, şüphesiz hepimizin aradığı bir şey. Böylelikle ekonomiye tapma noktasından, modern bir toplum olarak, aslında istihdam peşinde koştuğumuzu söyleme noktasına geçebiliriz.

Sokrates’ten sonra Plato ve Aristoteles klasik düşünce geleneğini devam ettirdi ve onlar da, Sokrates gibi, sorular sordu. Bu soruları daha da ileri götürdüler, onların soruları sadece sözde aşikar ‘gerçekler’ yoluyla düşünmekle ilgili değildi, ayrıca insan hayatının amacıyla ilgili de sorular sordular. Şu ana kadar çıkardığımız; amacın “ekonomi”ye hizmet etmek gibi görünmediği, ekonominin istihdam sağlaması olduğudur. O halde istihdam insan hayatının amacı olsaydı ve ekonomi başarıyla bizlere istihdam sağlasaydı, o zaman amacımıza ulaşır ve memnun olurduk. Fakat sadece iş sahibi olmak yeterli midir yoksa o işin doğası önemli midir? Ne kadar sıkıcı, zor veya sevimsiz olursa olsun herhangi bir şey için öylece çaba harcamaktan memnun olur muyuz yoksa çalışma hayatlarımızı tatmin edici, güdüleyici ve önemli gördüğümüz bir şey yaparak mı geçirmek isteriz? Eğer cevap ikincisiyse, tatmin edici işler istiyoruz, o zaman amacımız artık ekonominin yararına bir şey yapmak veya iş sahibi olmak bile değil, işimizde doyuma ulaşmaktır.

Bu elbette ki bizi doyumun doğasının ne olabileceği konusunda başka bir soru sormaya yönlendirir. Plato, ancak “doğal amacımız” olduğuna inandığı şeyin peşinden gidersek doyuma ulaşabileceğimize inanmıştır, böylece eğer zekiysek hareket etmemiz ve aklımızı kullanmamız temel konu olur. Aristoteles entelektüel gelişim ve dürtünün yanında sağlığın, zenginliğin, memnuniyetin ve otoritenin de önemli olduğunu savunmuştur. Eski dünyaya ait bu görüşler bizde de pekâlâ yankı bulabilir. Entelektüel doyum veya zihinsel dürtü, yüzyıllar boyunca yaşanan neredeyse her insan mutluluğunda ve doyumda büyük rol oynar. Tarih ve felsefe dalları bu ihtiyacı karşılayacak şekilde gelişme göstermiştir. Tarih ve felsefe nesiller boyunca bilgi ve anlayış, zihinsel gelişim ve dürtü arayışındaki insanı doyuma ulaştırmak için şekillendirilmiştir.

Gelgelelim, günümüzde modern dünyanın sözde zirvesinde, bu bilim dallarının varoluşuna meydan okuyan görüşler gelişmektedir. Tarih ve felsefe, ekonomik etkinlikle bağlantısız veya ekonomik etkinlik için gereksiz olduğu iddiasıyla tehdit edilmektedir. Yeni tanrı “ekonomi”de onlar için yer yoktur, denir sık sık. Yine de aklımızı kullanarak, öncelikli konular üzerinde düşünerek, istihdamı bu amaca ulaşma yolu olarak yönlendirme suretiyle düşünceyi insan hayatının ve ekonominin egemen, temel amaçlarından biri konumuna getiren bir yapıya ulaşabiliriz. Düşünce, tarih ve felsefe amaçtır, ekonomi sadece bu amaca hizmet eden araçtır.

Bu tip görüşleri bir kenara atacak olanlar, tarihin ve felsefenin, insan zihnini geliştiren bilim dallarının, sadece ekonomik faktörlerin hizmetçisi olduğuna inananlar vardır ve bu bilim dalları katı finansal koşullarda güven vermezlerse –bu bilim dallarının güven veremeyeceğine inanırlar – bu yok edilmelidir. Belki de bu durumun mantığını kavramaya çalışabiliriz. Öncelikle, tarih nedir? Tarihin geçmişimizin, atalarımızın hayatlarının, insanların yaşam şeklinin, ne öğrendiklerinin, başlarından geçen olayların bir incelemesi olduğu açıktır. Yaşadığımız binalarda yaşamaya, her gün gördüğümüz belirli düzendeki sokaklarda yürümeye, yabancı bir dili konuşmaya, belirli kıyafetleri giymeye nasıl başladığımızı anlatır. Tarih, takvimimizin neden kullandığımız şekilde düzenlendiğini, zamanı nasıl geçirdiğimizi, belirli şeylerin önemli olduğuna ve diğerlerinin olmadığına inanma noktasına neden geldiğimizi, örneğin, neden ekonominin bu kadar merkezi önem taşıdığını düşündüğümüzü aydınlatabilir. Bütün bu şeyler bizlere önceki nesillerden, Romalılardan, Anglo-Saksonlardan, bu Avrupalıların göçünün Yeni Dünya’ya etkilerinden, Amerika’nın bağımsızlığından ve devamındaki modern Batı kültürünün gelişiminden miras kalmıştır. Tarihi kaybetmek, bütün bu şeyleri, kim olduğumuz, nereden geldiğimiz ve neden olduğumuz gibi olduğumuz duygusunu kaybetmek anlamına gelirdi. Felsefeyi kaybetmek, nesiller boyunca şekillenen düşünme yeteneğini kaybedeceğimiz anlamına gelirdi.     

Felsefe, ahlak bilim ve siyaset bilimini de kapsar. Düşünceye veya geçmişe değer vermeyen bir dünyada demokrasi, doğru ve yanlışın karşılaştırması hakkındaki başkanlık konuşmalarının nasıl bir önemi olabilirdi?  

Felsefe her zaman zorluklarla yüz yüze gelmiştir. Nazi Almanya’sında Hitler, ulusundan miras kalan fikirleri gasp etmeye ve ırkçılığın, savaşın ve diktatörlüğün iyi nitelikler olduğunu – hatta Alman ulusunun temel dayanakları olduğunu — iddia etmeye teşebbüs etmiştir. Almanya’nın en büyük düşünürlerini — Immanuel Kant, Georg Wilhelm Hegel and Friederich Nietzsche – ele alıp onları Yahudi karşıtı olarak sunmuştur. Böyle yaparak Yahudilere karşı düşmanlığı meşrulaştırmaya çalışmıştır. Hitler ayrıca Nazilerin savaşa barıştan çok değer vermek için kullandıkları militarist yazı akımını su yüzüne çıkarmıştır. Charles Darwin’in çalışmalarını kendileri yorumlayarak Naziler, kötü niyetli bir soy ıslah türünü meşrulaştırmaya çalışmışlardır: hastaları, güçsüzleri, engellileri ve alt sınıflardan gelenler olarak nitelendirdiklerini kısırlaştırmak. Bu, elbette ki soykırımın sadece bir adım ötesindeydi.

Sahte bir felsefe yaratmanın yanında Naziler efsanevi bir tarih de yarattılar. Bilim adamlarını yozlaştırarak bir İskandinav savaşçıları, Cermen şövalyeleri ve folklorik kültür ülküsü ortaya çıkarmışlardır – yani Yahudilere veya diğer ırklara yeri olmayan “saf” bir Aryan tarihi ortaya çıkarmışlardır. Karşılığında Yahudi tarihini saptırmışlar, “Asyalı halklar” olarak adlandırdıkları topluma ait sahte bir tarih sunmuşlardır. Yahudiler, ya da daha doğrusu diğer halklar, kendi gerçek tarihlerinin bilgisine sahip olmadan nasıl karşı koyabilirlerdi?

Naziler demokratik değerleri totaliter değerlerle, özgürlüğü askeri baskıyla, insan haklarını ırk ayrımcılığıyla ve sonunda soy kırımla değiştirmişlerdir. Tarihi ve felsefi anlayışı yok etmek insanların karşı koymalarına ve Naziliğin iğrenç bir şey olduğunu görmelerine nasıl imkân verebilirdi? İkinci Dünya Savaşı sonunda Hitler’in yenilgisinden sonra demokrasiyi tekrar inşa etmelerine nasıl imkân verebilirdi?

Ekonomi şüphesiz ki fiziksel olarak hayatta kalma, zenginlik ve istihdam ihtimalleri ile ilişkilidir ve kimse bunların bağlantısını tartışmaz. Fakat “ekonomi”, insanlar olarak, bize hayatlarımızı nasıl yaşamamız gerektiği ile ilgili soruların cevaplarını vermez. Önemli hususlara öncelik vermek için bize bir ortam sağlamaz. Ekonomi, doyurucu veya sıkıcı bir hayat arasında, yapıcı veya yıkıcı iş arasında seçim yapmamızda veya iyi ve kötü arasında seçim yapmamızda yardımcı olmaz. Bunlar ve insan hayatının hedefleri ve amaçları için tarihe ve felsefeye ihtiyacımız var. Bu konular önemlidir. Ve trajik olarak, eğer sıradan insanlarda bunlar yoksa sadece sıkıcı veya doyurucu olmayan bir hayat yaşamanın insafına kalmamışlardır, aynı zamanda kötü bir yönetim şeklini dayatmak için onları kullanabilecek, Nazilerin yaptığı gibi, vicdansız liderlerin insafına kalmışlardır. Ve hiçbir ölçüde ekonomik büyüme, sıradan insanları bu akıl yozlaşmalarından koruyamaz. Doyurucu bir hayat sürdürmek için gerekli olan sadece güçlü bir ekonomi değildir, aynı zamanda güçlü bir akıldır ve hatta demokratik değerlere yönelen tehditlere karşı bir savunma yapmaktır. 

Yazar: Yvonne Sheratt
Çeviren: Ayça Sofu
Kaynak: historynewsnetwork

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.