Michel Foucault, 1984 yılında ölüme giderken bir mektup bırakmış, ölümünden sonra eserlerinin yayımlanmasını istemediğini yazmıştı. Öyle yazmasa daha iyi olurmuş zira üstadın görüşlerini açıklığa kavuşturma ve ayrıntılandırma ihtiyacının dayanılmaz olduğu görülecekti. Ölümünden sonra, en büyük hevesle beklenen ve İngilizce çevirileri 2003’te çıkmaya başlayan Collège de France’daki yıllık derslerinden, kitap uzunluğunda yaklaşık on iki derlemenin de aralarında olduğu yayınlarda öyleydi.

Foucault’nun entelektüel dünyada izlediği yol, hayatı boyunca zaten tartışmalıydı. Örneğin okurlar, son zamanlarda kendine ilgi gösterme etiğine geri döndüğünde, önceden savunduğu, yok olmanın “insan”ın kaderinde olduğunu ileri süren Nietzsche kehanetine ihanet edip etmediğini sormuşlardı. Foucault, benliğe ve insana bağlılık göstermeden insan edimlerindeki doğruları ve yanlışları birbirinden nasıl ayırt edebilirdi? Foucault sonunda Nietzsche’den ayrılmış mıydı? Öyleyse bu, iyi mi olmuştu, kötü mü?

Genelde Foucault’nun ün kazanmasını sağlayan kitaplardan farklı yollara sapan konuşmaları, uyuşmazlıklara uyuşmazlık ekledi. Çeşitli manifestolar, yayımlanmamış taslaklar, röportajlar ve başka diğer yazılarla birlikte bu konuşmalar, Stuart Elden‘in iki kitabına konu olmuş: Foucault: The Birth of Power (Foucault: İktidarın Doğuşu) ve Foucault’s Last Decade (Foucault’nun Son On Yılı). İlk kitapta Elden, Foucault ile Marx arasında uzun süre devam eden gerilimleri yatıştırmaya çalışıyor ve bunu da kısmen, Foucault’nun delilik ve bilgi ile ilgili ilk dönem çalışmaları ile iktidar konusundaki sonraki çalışmaları arasındaki gizli mantıksal bağları göstererek yapıyor. İkinci kitapta ise Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu‘nu tamamlayıp Cinselliğin Tarihi‘ne (aynı günde) başlamasından sonraki 10 yılla ilgileniyor. Elden, Foucault’nun cinselliğe olan ilgisinin ne kadarının aslında yönetim zihniyeti ya da başka bir deyişle yönetim teknolojilerine dair bir ilgi olduğunu gösteriyor. Elden’a göre Foucault öznellikten söz ederken siyasi anlamda öznelerin oluşumu veya insanların nasıl iktidara maruz kaldıklarından da söz etmişti.

Elden, bu yanıtların kesin yanıtlar olduğunu iddia etmiyor. Foucault’nun Fransa tarafından milli hazine olarak sınırlandırılıp Bibliothèque Nationale de France’da muhafaza edilen 110 kutu makalesinin yarısından fazlasının, araştırmacılara açılmadığı için tüm yorumların iğreti kaldığına dikkat çekiyor. Fakat Elden, Foucault’nun kariyerine böyle yakından bakarak Foucault’nun kendi projesi ve gerçekte yapmaya çalıştığı şeylerle ile ilgili olarak kafa karışıklıklarını ve tereddütlerini ortaya seriyor.

Elden’ı okurken insan, geçen yüzyılın en ünlü düşünürlerinden birini, tökezleyen ve şu korkunç soruya tereddüt içinde değişik yanıtlar vermeye çalışan tez yazıcısı gibi alışılmadık bir rolü oynarken izliyor: “Temel fikrin nedir?”

Foucault sayesinde öğrencilere nesillerdir, iktidarın bekledikleri yerde ve bekledikleri şekilde olmadığı öğretiliyor. İktidar, son sözü yalnızca egemen gücün söylediği bir piramidin tepesinde görkemli bir şekilde tahayyül edilmemelidir. Fransız Devrimi gelip geçince, Foucault’nun dediğine göre, sonunda, siyaset teorisinde, kralın kellesini uçurmanın zamanı gelmişti. İktidarın yalnızca devlet ve devletin polis kuvvetleri gibi kurumların elinde olduğu düşünülmemelidir artık. İktidarın tanklarını başkentin ana damarlarına gümbür gümbür göndermesine gerek yoktur; onun yerine toplumun kılcal damarlarından fark edilmeden sessizce ve sürekli olarak akmaktadır. İktidar nazik ve ilişki kurulabilir bir şey de olabilir. Size her zaman “hayır” demez; çoğunlukla arzularınızın peşinden gitmeniz için sizi yüreklendirir. Size her zaman susmanızı söylemez; genelde özellikle de kendiniz hakkında konuşmanızı teşvik eder.

Tüm bu yollarda iktidar, daha etkili ve daha sinsidir. Binlerce üniversite öğrencisi için yüksek öğretimin gizemlerini göstermekte kullanılan, sanatsal bir yapıt olan Hapishanenin Doğuşu‘nun başında, 1757 yılında sözde bir suikastçının toplum içinde kanlı ve dayanılmaz bir şekilde işkence görmesi ve infaz edilmesi ile 1838 yılında bir ıslahevindeki basit faaliyet düzenlemesi karşılaştırılır. Fransız Devrimi öncesi dünyada iktidar açıktadır, kabadır ve şiddet içerir; devrim sonrası dünyada ise kendini sadece zaman planlarıyla gösterir. Foucault’nun bize dediğine göre baskı acısız, cezalandırmayan ve görünürde insancıl bir biçimde olabilir. Alışkanlıklarınızın ve faaliyetlerinizin tüm o mikroskobik düzeydeki detaylı incelemeleri, sadece kendi iyileşme arzunuzla harekete geçmiş gibi görünebilir.

Geçmişe bakıldığında Foucault’nun gözden geçirilmiş iktidar kuramı, 1968 Mayıs protestolarından çıkmış gibi görünmektedir. Foucault Tunus’ta üniversitede çalışırken dönemin büyük değişimlerini kaçırmıştır. Yine de dönem Foucault’yu ateşlemiş, 1970’lerde enerjisinin çoğunu aktivizm ve aktivizm üzerinden de çağdaş iktidarın doğasına dair bir kuram geliştirmeye harcamasına vesile olmuştur. Foucault’nun bazen “arkeolojik” olarak da adlandırılan ilk dönem çalışmaları, bilenen ve söylenenlerin görünmez ve tutarsız yapılarca sınırlanmasına odaklanmıştı. Bu aşamada Foucault edebiyat, sanat ve delilikle saplantı derecesinde ilgileniyordu ki bu alanların hepsinin, mevcut bilgi birikiminin rastgeleliğini gösterdikleri ya da en azından düzenleme kategorilerinin dışında durdukları kabul edilebilir. Bu ilk dönem çalışmaları elbette yıkıcıydı zira bilginin temellerini sorgulamak da yıkıcı değilse ne yıkıcıdır? Ancak herhangi bir şey uğruna ya da bir şey aleyhine mücadele vermek anlamında düşünüldüğünde aşikâr bir biçimde politik değildi.

Elden bu anlatıya itiraz etmese de Foucault’nun yazılarının genelde düşünülenden daha önce politik hâle geldiğini ve son ana kadar da politik kaldığını savunuyor. Elden’in ilk kitabının temel hedefi, Foucault’nun geliştirdiği iktidar kavramını 70’lerin başındaki, özellikle psikiyatri ve hapishaneler ile ilgili aktivizmi ile bağdaştırmaktır. Foucault: The Birth of Power kitabının kapağında Foucault’yu 1968 sonrası bir gösteride megafonla konuşurken gösteren bir fotoğraf var (megafon, iyice yaşlanmış olan Jean-Paul Sartre‘ın eğilmiş başına o kadar yakın ki Sartre’ın işitme duyusu için endişe duyabiliyorsunuz). Bu aktivizm dönemi, Foucault’nun arkeolojik dönemine denk gelir. Elden ikinci kitabında da Foucault’nun iktidara işaret ederken “iktidar” kelimesini kullanmasına gerek olmadığını gösteriyor.

İlginçtir, Foucault iktidara odaklanmaya başladıktan sonra, daha gayretli aktivizm biçimleri programının dışında kalmıştı. Fransız entelektüellerin hepsinden bir çeşit üyelik bedeli gibi beklenen görevler olan dilekçe imzalama ve adını kullandırma gibi alışkanlıkları elbette sürdürmüştü ama enerjisinin büyük bölümünü yazmaya yönlendirmişti. İflah olmaz, titiz bir akademisyen olan Foucault’nun günde 12 saatini Bibliothèque Nationale’da geçirdiği bilinirdi. Siyasete katılımı kendi iş yeri ile sınırlı ve iş yerine göre şekillenen biri olarak, “spesifik” entelektüel kuramını neden geliştirdiğini görebilirsiniz.

1926’da Poitiers’te doğan Foucault’nun babası ve dedesi şehirlerinde oldukça başarılı doktorlardı. O zamanlarda tıptaki homoseksüellik ile ilgili düşünceler göz önüne alındığında Foucault’nun akademik başarılarına rağmen mutlu bir gençlik geçirmemiş olması şaşırtıcı değildir. Annesinin Katolik inancına ve tıp dünyasındaki büyüklerin zorbalıklarına karşı çıkması da şaşırtıcı değildir. Yine de Foucault’nun okuldaki başarısı, aradan sıyrılmasını sağlamıştır: Paris’te École Normale Supérieure‘de bulduğu akıl hocaları nedeniyle kendisini şanslı saymıştır: Varoluşçu Jean Hyppolite, doktor ve bilim filozofu Georges Canguilhem ve Marksçı filozof Louis Althusser.

Yurt dışındaki kültür merkezlerinde Fransa hükümetini temsil ederken -devlete karşı düşmanlığı demek ki sınırsız değildi- Foucault, tezinin konusunu buldu: Etkilenimlerini kullanarak akıl hastalıklarına, akıl hastalıklarının Aydınlanma ile ve Aydınlanma aleyhine nasıl tanımlanageldiğine dair benzersiz ve merak uyandırıcı düzeyde revizyoncu bir görüş oluşturmaya başladı. İngilizce çevirisi Madness and Civilization (Delilik ve Medeniyet) adıyla yayımlanan 1960 tarihli tezi, pek çok Fransız tarafından övüldüyse de daha çok görmezden gelindi. Akıl sağlığı ile delilik arasındaki çizgi, henüz solcuların ilgilendiği bir mesele değildi.

Bu yok sayılma Foucault’yu derinden yaralamıştı. Foucault diğer sözde anormalliklere doğru yelken açarken zaman zaman Marksçı çağdaşlarını kışkırtmak için özellikle uğraştı. Yine de Elden’ın da gösterdiği gibi, konuşmalarında -kitaplarında olduğundan daha fazla- sınıfa ve üretim biçimlerine olumlu atıflarda bulunmuştu. Foucault’yu fazla anti-ekonomist, fazla edebi ya da söylemin gücüne fazla düşkün görenler, Elden’a göre, Foucault’nun dünyanın maddeselliğine gösterdiği ilgiyi gözden kaçırıyorlar.

Bu ilgi, Foucault’nun son dönem çalışmalarında yenilikçi iktidar anlayışı ile birlikte önem kazanan dispositif terimi için Elden’ın yaptığı açıklamalarda özellikle görünür hâle gelir. Genelde “aygıt”, “mekanizma”, “kuruluş” ya da “altyapı” olarak çevrilen dispositif, söylenebilen veya bilinebilen gizli kurallar grubu değildir yalnızca, “iktidar ilişkileri, uygulamalar ve eylemler”den oluşan bir bütündür. Başka bir deyişle maddesel, hatta materyalisttir. Burada Foucault’nun kullandığı sözcükler ise kasıtlı bir şekilde yansız seçilmiş gibi görünüyor; iktidarın da sanki altyapılarda somutlaşarak yansız olabileceğini söylüyor gibi -adaletsizliğe karşı savaşanların düşmanı olarak değil de (Marksçıların diyeceği gibi) denetim altına alınıp başka bir amaca uygun hale getirilmesi gereken bir şey gibi.

Elden’a göre Foucault’nun ilk dönem çalışmalarında politik etkileri gösteren, sadece örtülü materyalizm değildi. Delilik ve cinsellik geleneklerine dair ilgisi, başlı başına iktidar ile ilgiliydi. Foucault’nun dikkatini delilikten cinselliğe çevirmesinin nedeni, beden çevresindeki normların, zihin çevresindekilerden daha maddesel olması değildir. Foucault’nun cinsellik ve bedene dair ilgisini, cinsellik ve bedenin kendisinden çok cinsellik ve bedenin öznellik tarihi içindeki yeri çeker ki bu yer, iktidarın daha büyük ve daha önemli tarihinin parçasıdır.

Elden, iktidar temasının “pek dile getirilmiyor olsa” da “Söylemin Düzeni”nde hâlihazırda yer bulduğunu öne sürerken Foucault’nun düşüncelerinde görmezden gelinen bir sürekliliği ortaya çıkarıyor. Foucault’nun benimsediği, tarihin temelde süreksiz olduğu fikrini de hassas bir şekilde iğneliyor: Tartışmaya göre eğer X döneminin, belirli kavramlar için farklı adları varsa bunun anlamı, elimizde farklı dönemler olması değil midir? Hayır, diyor Elden, Foucault aslında daha sözcüğü bulmadan önce kendi iktidar fikri üzerinde çalışıyordu.

Elden’ın savı tazeleyici olsa da Foucault’ya tutarlılık kazandırma konusunda neden bu kadar istekli olduğunu insan merak ediyor. Sanki “What Is an Author?” (Yazar Nedir?) başlıklı makalenin yazarı, farklı durumlara genelde yanıt veren ve dolayısıyla değişik yönlere doğru patlayıp parçalanan bir yazı parçasına tutarlılık kazandırmak için akademisyenlerde görülen şu, yazar adı kullanma alışkanlığına şüpheyle bakmayı öğretmemiş gibi, Foucault’nun burada en saygı duyulan şekilde “Yazar” olarak ele alınmasını görmek basbayağı ironik.

Diğer birçok konuda olduğu gibi süreklilik konusunda da Foucault en büyük ilhamı Nietzsche’den almıştır. Foucault “bilme istenci”nin her zaman Nietzsche’nin “iktidar istenci”nden ayrılmaz olduğunu düşünmüş olsun ya da olmasın (Elden her zaman öyle düşündüğünü söylüyor), Nietzsche Foucault’ya, modernitenin has bir özelliği olan, bilgideki her türlü gelişmeyi ilerlemeci ve doğrusal bir şekilde görme hatasından sakınmayı öğretmişti. Ve Nietzsche gibi Foucault da normalleştiren bir modernitenin dışında var olan doğal, içgüdüsel ve henüz hiçbir sınıfa girmemiş olma biçimlerine karşı muazzam bir hassasiyete sahipti.

Gelgelelim, Foucault ve Nietzsche, sapkının kim olduğuna dair farklı kanaatlerdeydiler: Nietzsche’ye göre sapkınlar güçlü olanlardı (kötü şöhretli “sarışın hayvanlar”), Foucault’ya göre ise zayıflardı. Tam da burada daha belirgin bir politik bir fark görmeye başlıyoruz. Nietzsche’ye göre köle ahlakı mantıklıydı, sınıf savaşında kullanılan bir hamleydi. Büyük bir fedakârlık (tensel haz ve yakınlıktan fedakârlık) içerse de kazandıran bir hamleydi: Zayıflar, eski aristokrat barbarları, doğalarına yabancı olan eşitlikçi bir ahlaka ikna ederek güçlülere karşı galip gelirlerdi. Foucault’ya göre ise yöneten sınıf, cinsellik dispositif’ini işçi sınıfına karşı sınıf savaşında icat etmemiş, kendisi için icat etmişti.

Foucault’nun anlatımı, çeşitli sebeplerden ötürü kafa bulandırıcıdır. Örneğin, neden yöneten sınıf böyle bir şey yapmak istemiş olabilir? Ve yeni cinsellik rejimi, kimsenin çıkarına hizmet etmiyorsa neden etkili olmuştur? İktidarı, kimse sahip olmasa da kimse kullanmasa da var olan hayaletimsi bir şey olarak görmesi gibi, Foucault’nun ahlak görüşü -özellikle cinsel âdetler konusunda- galibi olmayan bir savaşa yol açıyor gibi görünüyor.

Foucault’nun kendilerini çok kaptırmış takipçileri, onun özne-nesne mantığına karşı çıkışını, dâhice ve sorgulanamaz bir öğreti olarak benimserler. Onların Foucault yorumlarına göre kimse baskı yapmaz, yenmez ya da kazanmaz; kazanç ve zafer gibi kavramlar çok yavandır. Oysa bu sorular bugün çok önemli çünkü 1978-79 yıllarında Foucault, olağanüstü bir öngörüde bulunarak Collège de France konuşmalarından bazılarını neoliberalizm konularına ve “biyopolitika” dediği alana ayırmıştı. O zamanlar “neoliberalizm” egemen ideolojiyi adlandırma yarışmasında, henüz, son otuz-kırk yılda ulaştığı bu açık ara en çok tutulan kavram konumunda değildi. Biyopolitika, ya da bedensel yaşam seviyesinde işleyen politika da politikanın özünü çağ dışı bir kafayla -yani devlet düzeyinde politika şeklinde- görmeyen solcuların moda sloganı olmamıştı daha. 2017’den geriye baktığımızda Foucault’nun takipçileri için ilgi uyandıran ve her durumda kaçılamayacak bir konu, Foucault’nun geleceği görerek neoliberalizm eleştirisi mi yaptığı yoksa neoliberalizmin militan devletçilik karşıtlığını ilk benimseyenlerden biri mi olduğu sorusudur. Solda dururken sağın egemen ideolojisinin yükselmesine yardım mı etmişti? Konuşmaları –Biyopolitikanın Doğuşu‘nda toplananlar- çağımızda iktidarın kendine özgü doğasına dair kehanetler içeren ve pratikte yararlı anlayışlar sunan bir kaynak mıydı?

Foucault’nun birçok takipçisi neoliberalizm konusunda kuruluşların edimini önemsiz gibi gösterir. Onlara göre neoliberalizm daha yüksek kâr elde etme peşinde kuvvetli bir çıkarlar kümesi değil, belirli bir kaynağı olmayan muğlak ve biraz gizemli bir “rasyonellik” veya “yönetim zihniyeti”dir. Bu rasyonelliğin şu an pek çok kurumu istila ettiği gerçeğine kimse karşı çıkamaz ama bu düşüncü dizisinde, neoliberalizmin büyük ölçüde yönetimin düzenleyici kuruluşlarını parçalayarak kapitalistlerin dünya kaynakları üzerindeki paylarını artırmak için kullanılan bir strateji olduğu gözden kaçırılır. Bu nedenle de neoliberalizm, yönetim elitleri ve iktisadi elitler ile güçsüz bırakılanlar arasında daha ayrıntılı bir sınıf savaşının parçasıdır.

Elden’ın ciddi çalışması sayesinde Foucault’yu pek çok takipçisinden ayırabiliyoruz. Foucault: The Birth of Power kitabının bölümlerinden birinin daha eski bir hâli “A More Marxist Foucault?” (Daha Markist bir Foucault mu?) başlığıyla yayımlanmıştı ve bu bölümde Elden; filozoftan çok, dikkatli bir tarihçi olarak Foucault’nun, konuşmalarını nasıl sınıf çıkarları ve emir altına alınan seslere -“sonraki kitapta susturulan” seslere- ilişkin güçlü bir bilinç ile doldurduğunu gösteriyor. Hapishanenin Doğuşu‘nda “iktidara tabi olanlar” “tuhaf bir şekilde yok” olmuş olabilir ancak konuşmalarında öyle olmamıştır. Şu soru da hâlâ yanıtsız: Foucault’nun kitapları, neden aynı zamanlarda yaptığı konuşmalarından ve aktivist sicilinden bu kadar farklı? Elden bu soruya yanıt önermese de şu an, daha çok Marksist olan Foucault’ya dair fikir edinmek güzel, onu her ne kadar tutarsız gösterse de.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Foucault okurları şöyle bir varsayıma meyillidir: Foucault eğer neoliberalizm hakkında konuşmuşsa ona karşı durmuştur. Bu en iyi ihtimalle yarı doğrudur. Foucault, toplumun suça bakışında ahlakın olmamasını isteyen neoliberal ekonomi uzmanı Gary Becker‘ın fikirlerine ilgi göstermişti. Becker’ın gerekçesinin devlet bütçesini kısmak (hapis cezası vergi mükellefine pahalıya patlar) olduğu gerçeği, Foucault’nun yorumunda ikincil plandadır; yine de ölümünden sonra on yıllardır devam eden neoliberal devletçilik karşıtlığının daha yoğun devlet baskısına ve cezaevlerindeki nüfusun fazlaca artmasına yol açmasındaki ironi ile ilgili Foucault’nun söyleyecek bir sözü olurdu muhakkak. Foucault’nun aktivist olduğu yılların büyük bölümünde, odağında psikiyatri hastaları, eşcinseller ve diğerlerini “anormal” yapan ahlaki normlar vardı; ötekileştirilen kimliklerin tanınmasının, feminist sosyal filozof Nancy Fraser‘ın dediği gibi, “ilerlemeci” neoliberalizm ya da Clinton neoliberalizmi için temel oluşturduğu kanısına varacak kadar yaşasaydı da odaklandığı temel konu muhtemelen bu olurdu.

Öte yandan Elden bize, neyse ki, tutarsızlıktan kaçmayan bir Foucault da gösteriyor. Nietzsche’nin aksine Foucault, demokrasinin ahlaki normlarından dolayı sürekli hayıflanmazdı. Foucault’nun kendine özgü fikir değiştirmelerinden birinde öne sürdüğü gibi, eğer politika diğer yöntemlerle sürdürülen bir savaştan başka bir şey değilse güçsüzler tarafının (solcular diyelim) hiç zafer kazanamamış olması ya da son iki yüzyıldaki demokratik reform ve iyileştirmelerin hepsinin yenilgilere sahne olması anlaşılamaz görünüyor. Modernite her zaman iktidar olamaz.

Elden’ın biyografisinde Foucault’nun hayatı ile fikirlerini birleştirmesinin yararlarından biri, Foucault’nun inançlarına sıkı sıkıya bağlı olmadığına dair bize yeteri kadar kanıt sunması. Elden’ın da gözlemlediği gibi, 1981 yılında Fransa’nın yeni Sosyalist hükümeti idam cezasını kaldırdığında Foucault çok sevinmişti ki pek çok yorumcu bu gelişmeyi, Foucault ve arkadaşlarının 1970’lerdeki çalışmalarına bağlamıştı. François Mitterrand hükümeti için çalışmaya kapısı açık olan Foucault yok sayılınca hayal kırıklığına uğramıştı.

Elden’ın iki kitabında da ele aldığı, Foucault’nun son yıllarında etiğe dönmüş olması, tutarsızlıklarından türettiği üretkenliğinin bir diğer örneğidir. Burada, ahlaki normların yalnızca, iktidar tarafından güçsüzlere çevrilen silahlar olduğu önermesinden vazgeçer. Foucault, bir yönden, bilgiyi reddi konusunda eskiden beri tutarlıdır: Şimdi ise benliği anlamaya çalışmaktansa ona ilgi göstermek daha iyidir, diyor. Bir başka yönden de eskiden hümanizmi reddetmişken şimdi bu fikrine ters düşüyor: Benlik ve benliğin özgürlüğü artık sadece ideolojik yanılsamalar değil ve Foucault, bilginin üreticisi olarak, kendisinin iktidarı kullandığını kabul etmeye kadar yaklaşıyor. Ahlak, kendisinin de çok zengin bir katkıda bulunduğu bilginin aygıtı olarak, kullanıldığı yerden daha iyi ya da daha kötü değildir.

Elden tam olarak öyle demese de son dönemlerinde Foucault için etiğe dönüş, ön-siyaset gibi bir şeydi. Sanki “benliğe ilgi gösterme” önerisini, başkalarına baskı yapmamanın tek kesin yolu olarak önermiş. Baskı yapmamak -siz adına demokrasi deyin- aniden geçerli önerme hâline gelmiş. İşte Foucault, kendi dehasının elinden kurtulmaya çalışan radikal demokrat…


Yazar: Bruce Robbins

Çeviren: Burçin İçdem
Kaynak: The Nation

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.