Gelişmekte olan nöropsikanaliz, esasen farklı iki araştırma alanı olan psikanaliz ve sinir bilimini, zihnin nasıl çalıştığını anlamanın yepyeni bir yoluna ulaşmak için birleştirmeyi hedefliyor.

Manhattan Yukarı Doğu yakasında, dört tarafı psikanalistlerle çevrilmiş bir apartman dairesindeyim. Bazı anlarda gözlerimi yarı kapatıyorum; 1930 dolaylarında bir Avrupa şehrinde olduğumu hayal edebiliyorum: “Kleincılar bu son derece rahatsız edici karşı aktarım düşüncesini taşıyorlar ki bu, hastanın size yaptığı bir şeydir. Bununla, Freud’un anlayışından fersah fersah uzaklaşıyorlar.” Fakat gerçekte, yıl 2010 ve sohbet son derece güncel.

Analist sürüsünün yakınında ikamet etme deneyimi, sanırım orijinal bir Dickens serisi okumak gibi: Canlı karakterlerle dolu süregelen konular, kalıcı olarak muallâkta bırakılıyor. Bir analist Theo adında 30 yaşında, bir araba kazasından sonra tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş geniş çaplı beyin hasarı olan ve annesinin hafıza sorunları, zihinsel engelleri nedeniyle terapiye getirdiği hastasıyla çalışmalarından bahsediyor. Bir diğeri, inme geçirdikten sonra afaziyle yaşamaya mahkûm olan, hâlâ çevresini anlayabilen ancak konuşamayan Harry ile kaydettiği ilerlemeyi anlatıyor.

2001’de bu grubu kuran nöropsikolog ve psikanalist Mark Solms, ki grubun gelişimini izlemeye devam ediyor, beyin hasarlarını inceleyen ilk bilim insanı değil. Sinirbilimin en büyük ve en efsanevi keşifleri beyin hasarlarından ortaya çıkmıştır – Bir kazada hasar gören frontal lobu, oto kontrol mekanizmalarına ışık tutan 19.yy demir yolu inşaatı ustası Phineas Gage’den, radikal ameliyatı, bilim insanlarına beynin hafızayı nasıl organize ettiği konusunda önemli bir emsal vaka oluşturan H.M adlı hastaya kadar.

Fakat Solms, bu vaka çalışmalarının ortaya çıkmasını beklemek yerine, onları kendisi arayıp bulmaya ve bu hasarları geleneksel olmayan incelemelere tabi tuttuğunda neler olacağını anlamaya karar verdi. Solms kariyeri boyunca, Freudyen teoriyi, önceden sadece biyolojik olgunun eriştiği noktaya getirmek için uğraştı. O, her geçen gün sayıları artan analistler, bilim insanları ve diğerleriyle birlikte, nöropsikanaliz adı verilen, yeni disiplinler arası girişimin önde gelen figürlerinden biri.

Popüler düşüncede “psikanaliz” terimi, loş ışıklı odalardaki sessiz doktorları, gözler önüne serilen rüya imgelerinin ve çocukluk anılarının şahitlerini anımsatır. Ve kanepeleri, bir sürü kanepeyi. Bu klişeleşmiş bir örnektir, efsanedir, fakat bu alan 20. yüzyıl boyunca muazzam bir nüfuzun saltanatını sürmüştür. Ve şimdi bile insan doğası hakkındaki en temel varsayımlarımıza etki etmeye devam eder. Bilinçdışının gücü, erken çocukluk deneyiminin büyük önemi ve belleğin temelde dinamik olması gibi.

Psikanaliz o zamandan beri zayıf bir görünüme büründü. Çoğu kişi -belki de birçoğu-  iç gerçekliği, psikolojik çatışmaları, dinamik güçleri ve bastırılan materyali bir bilim olarak adlandırmak istememektedir. Yakın zamana kadar, psikanalizin işe yaradığına dair bile nispeten çok az deneysel kanıt vardı. Psikanaliz, reçeteli ilaçların hızlı ve kolay düzeltmelerine veya kısa vadeli, pratiğe yönelik bilişsel davranışçı terapi karşısında -sigorta şirketlerinin şüpheci bakışları altında- belirsiz bir gelecekle karşı karşıya.

Bugün, sinirbilim, gazete manşetlerine, önemli hükümet yardımlarına ve giderek artan şekilde kamuoyunun hayal gücüne hâkim olan bir altın çocuktur. Modern araçlar ve kısaltmalardan oluşan teçhizatıyla, beyni incelemek için sonsuz seçenekle doluymuş gibi görünen bir liste sunar. Şimdilerde sinirbilimsel bulgular kültürel gerçeklere dönüşüyor: Bizler “donanımlarıyla bütünleşik” yaratıklarız; “aktive edildiğinde” “ışık saçan” bir parçalar, “devreler” ve “ağlar” koleksiyonuyuz. Beyin bizim modern metaforumuz oldu, bizim gerçekte neler olup bittiğini anlamak için baktığımız yer haline geldi. Sinirbilimsel araştırmalar çoktan ekonomi, mahkemeler ve ötesine nüfuz etti bile. Muhakkak ki psikanaliz kavramlarının bu çevrelerde hatırlatıldığını duymak daha nadir gerçekleşen bir durumdur.

Psikanaliz ve sinirbilim, tamamen farklı hedefleri, metotları ve kültürleriyle, karşılıklı olarak yabancılaştırılmış, büsbütün farklı arayışlar peşindeki iki ayrı tür gibi görünebilirler. Fakat Solms gibi bazılarına göre bunlar aynı nesnenin yalnızca iki görünümüdür. Psikanaliz beyne içten dışa doğru bakar: “Bu şey olmak nasıl hissettiriyor?” sorusunu sorar. Sinirbilim ise beyne dıştan içe doğru bakar, davranışlarını ölçer, fiziksel mekanizmalarını inceler.

Solms, her ay Güney Afrika’dan gelerek New York psikanalist grubunun katettiği gelişmeleri denetliyor. Uzun, sağlam ve iri yapılı Solms 40’larının sonlarında, ancak daha yaşlı görünüyor. Her yana dağılmış gri saçlarını, ailenin artık konuşmadığı bir üyesi gibi tamamen kendi haline bırakmış. New York’ta, grubun psikanaliz vakaları listesindeki gelişmeleri dinliyor. Cape Town’da bir nöropsikoloji profesörü olarak Cape Town’un eğitim hastanesinde birçok vakanın üstesinden geliyor ve üniversitenin nöropsikoloji bölümüne başkanlık ediyor. Neredeyse ikili bir hayat sürüyor. Kariyerinin ilk dönemlerinde, Royal London Hastanesi’nde beyin hasarına uğramış hastalarla çalıştığı ve geceleri Psikanaliz Enstitüsünde ders verdiği günlerde başlamış bu hayat.

Solms önce nöropsikoloji -nörolojinin insanların gözle görülür davranışları ile bunları üreten belirli beyin bölgeleri arasında bağlantı kuran bir dalı- üzerine eğitim görmüş. O zamanlar sinirbilimin bütün alt kümeleri arasında nöropsikolojinin, kendisinin de belirttiği üzere, “kişinin kendisi hakkında bilgi edinebileceğiniz en uygun yer” olduğunu düşünüyormuş. Fakat hayal kırıklığına uğramış. Nöropsikoloji, kişilik, duygu ve motivasyon hakkındaki bütün soruları, diğer bir deyişle “insan doğası”ndan bahsederken kastettiğimiz şeyleri, göz ardı ediyor gibi görünüyormuş. Faaliyetler ise kesinlikle nicelleştirilebilir şeylere yöneliyormuş: Hasta çalışma belleğinde kaç basamak tutabilir? Solms, nöropsikolojinin standart testlerle cevaplanabilecek siyah beyaz sorular sorduğunu keşfetmiş.

“Oliver Sacks’ın sözündeki gibi: Nöropsikoloji takdire şayandır; ancak aklı ve ruhu dışlar.” diyor Solms.

Solms, Freud’un adını ilk kez lisans eğitimi sırasında karşılaştırmalı edebiyat bölümünün bir seminerine katıldığında duymuş. Derse, tam da Freud’un daha az bilinen “Bilimsel Bir Psikoloji Projesi” başlığıyla, bütün dikkatini psikolojiye çevirmeden önceki yıllarda nörolojiyle uğraşma girişimlerinin bir özeti verilirken, dönemin başlamasından birkaç hafta sonra başlamış. Nöropsikoloji eğitimini tamamladıktan sonra, Solms kendisini Freud’un fikirlerini ciddi bir şekilde okumaya adamış ve yirmili yaşlarının sonlarında Londra’ya taşındığında psikanalizci olarak eğitime başlamış. Son on yıldır, boş zamanlarını, James Strachey’in Standard Edition of Freud’un (Freud’un Tüm Çalışmalarının Standart Baskısı) yirmi dört ciltlik İngilizce çevirisini revize etmeye ayırıyor. Bazen nasıl bir işin içine girdiğini kendisi de merak ediyor.

Solms’un, iki psikoloji dalını, psikanaliz ve sinirbilimi, birleştirme hevesinin birçok kişi tarafından tartışmalı ya da sorunlu olarak görülebileceğini anlaması biraz zaman almış. Ki bu iki dal çoğunlukla birbirinden farksızdır ve hatta bazı zamanlar karşıttırlar. Fakat Solms için onlar sezgisel olarak uyumludur.

“Benim için açık olduğunu söylüyorum, neden başkaları için de böyle değildi?” diyor Solms. “Her şey gibi, bu da kişiseldi. Erkek kardeşim beyin hasarından muzdaripti. 6 yaşındayken çatıdan düştü ve kafa travması yaşadı. Kardeşimin olmadığı biri gibi davrandığına şahit oldum. Kişiliği farklıydı ve bütün aile bundan etkilendik. Bunların hepsi bu organın daha önce olduğu gibi işlevini yerine getirememesinden kaynaklanıyor.”

Solms ve eserleri, insanları mıknatıs gibi çekiyor. İnsanlar kendi hayatlarını bırakıp Solms’un yörüngesine girmek için Güney Afrika’ya geliyorlar. Solms’u Güney Afrika’da ziyaret ettiğimde bunun iki örneğiyle karşılaştım: İsviçreli bir nöropeptid uzmanı ve Viyanalı bir psikanalist. Her ikisi de özellikle Solms’la çalışmak için Güney Afrika’ya taşınmışlar. Viyanalı psikanalist Solms’un tasarladığı bir çalışmada yer almak için hazırlanıyor. Bu çalışmada, insanın amigdalasının neredeyse tamamen yok olana kadar kireçlendiği son derece nadir bir genetik bozukluk olan Urbach-Wiethe hastalığından muzdarip bir gruba psikanaliz uygulanacaktı. Solms özellikle bu hastalığın kişilerin rüyalarına nasıl etki ettiğini merak ediyordu.

Biyoloji gerçekten sınırsız olasılıkların bulunduğu bir alan. Bizlere en şaşırtıcı bilgileri sağlamasını bekleyebiliriz ve sorduğumuz sorulara birkaç düzine yıl içinde ne gibi cevaplar vereceğini tahmin edemeyiz.

Freud da 1920’de böyle düşünüyordu. 20 yılını laboratuvarlarda mikroskoplara bakıp uğraşıp didinerek geçirmiş biri olarak insan zihniyle ilgili cevaplamak istediği soruların insan beyniyle ilgili o zamanlar bilinen ya da anlaşılabilir olan şeylerle cevaplanamadığı sonucuna vardı. Ortada ne bilgi ne de araçlar vardı. Yine de ölümünden çok sonra nihayetinde beyin biliminin kendisinin yapılandırmakla meşgul olduğu psikanaliz prensiplerini büyütmeye hazır olacağı anın geleceğini vurgulamaya devam etti. Solms ve takipçileri o anın şu an olduğuna inanıyor.

Solms gibi birinin sinirbilimsel manzaraya nasıl uyum sağladığını görmek zor olabilir. Deneylerle kanıtlanabilir doğruların peşinde koşan bilim adamlarına “Freud” demek, kendinizi anında şüpheli ve çabucak konu dışı hale getirme riskini almaktır. Oysa ihtimal dâhilinde olmayan fikirlerle ve yine hayal edilemeyecek tasarımlarla olsa da nöropsikanaliz bizlere değerli bir şey sunabilir: Yaratıcılığın basitçe elektrik dalgalarının oluşturduğu kalıplar olarak açıklanmadığı, üzüntünün bir ile dokuz arasında derecelendirdiğiniz bir sayıdan ibaret olmadığı ve aşkın kır sıçanlarının çiftleşme alışkanlıklarıyla karıştırılmadığı bir resim olarak iç yaşamı.

Solms’un da dediği gibi: “Sinirbilim için ayrı, psikanaliz için ayrı birer zihin olamaz. Sadece bir tane insan zihni var.”

Bu makale Casey Schwartz’ın In the Mind Fields: Exploring the New Science of Neuropsychoanalysis (Zihnin Alanlarında: Yeni Nöropsikanaliz Bilimini Keşfetmek) adlı kitabından uyarlanmıştır.

Yazan: Casey Schwartz
Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The Atlantic