İddiaların Kısa Özeti

Freud bir ateisttir; onun için Tanrı var olmamaktadır. Freud ve Lacan için Tanrı’nın varlığı tezi, modern bilimin prensipleri ve sonuçlarıyla çelişmektedir. Psikanalizin görevi sadece dinin varlığını ve yaygınlığını değil, bunun yanı sıra kendisine yapılan son iki yüzyıllık eleştirilere karşı sahip olduğu inanılmaz esnekliğini de açıklamaktır.

Dini inancın psikolojik gerçekliği ile birlikte derin kemikleşmişliğini sürdüren şeyin ne olduğunu bulma çabasında psikanaliz, bu olguya karşı baştaki muhalifliğini yitiriyor. Din, psikanaliz için üzerinde çalışması büyüleyici bir disiplin halini alıyor. Freud ‘dan Lacan’a, dinin psikanalitik yorumlamasındaki gelişim, bu görev sırasında psikanalitik teorinin nasıl da dönüştüğünü göstermektedir. Din olgusunun analizi, bizi Lacancı teorinin çekirdeğine götürmektedir ki bu da konuyla ilgili belirticinin kurucu fonksiyonudur. 

Freud’un Musa ve tektanrıcılıkla ilgili psikanalitik çalışması, Freud’un dürtü teorisinin gelişimini özetlemeye ve bunu batı dininin çıkışına ve modernleşme sürecine uyarlamaya çalıştığı bir düşünce dizesinin son noktasıdır. Bu araştırma dizesinde, Freud’un sorusu şu hali alır; Süperegonun kökeni nedir? Aslen bu soruyu, Babanın (‘Primal Father’; kendi oğulları ya da başka genç erkekler tarafından katledilen bir efsanevi bir liderdir) katli ile açıklamıştı. Bu tamamen psikoloji bilimince bir açıklamadır ki ayrıca, bireysel zihin gelişimini grup psikolojisiyle aynı tutma sorununu da içerir. Tektanrıcılığa olan tutkusunun birçok sebebi vardır ve bunlardan biri de; süperegonun kökenine dair fikrinin başarısızlığıdır. Dini farzın oluşumunda kullanılan başka bir entellektüel ilke var mıdır? (Ama burada kast edilen, ruhumuzun özünde bulunan ve psikolojik sürece indirgenemeyecek ama bu süreci belirleyen bir ilke.) Freud bir ateist olduğundan, ahlaki zorunluluk ya da Tanrı’nın on emri inancına başvuramaz. Ayrıca medeniyetin bu farzın temelinde yayıldığını fark etti. Farz insan dürtülerindeki esasi yıkıcı özelliğin aksine bir çatı inşa eder. Farzın kökeni sorusu ve dürtülerimizin doğası sorusu birbirinin içine geçmiş durumdadır. Entellektüel ilke, kendini inanışlarda gösterdiği kadarıyla, dürtüleri sınırlayan ilke işlevi görür ve ayrıca süperegonun kökeni olarak da sayılabilir. Ama nedir?

Freudçu mit, sadece neden hazza kısıt konulduğunu açıklamada yetersiz kalmaz, üstüne üstlük bu kısıtlamayı pekiştiriyormuş gibi de görünür. Lacan’ın argümanı da bunun gözlemiyle başlar. Bu kısıtlama, baba figüründe kendini gösteren ketlerin ortadan kaldırılışında sonra da devam eder. Lacan bu çıkmazı, babakatili mitinin, ‘hakikatin doğasından gelen kaybın’ açıklaması işlevini gördüğünü söyleyerek çözümlemiştir. Böylece, katletme hipotezi artık gereksizleşmiştir. Kültürün kurucu farzı, bu kayıp hakikatte sahip olduğu konum ölçüsünde anneye konan yasaktır. Böylece insan evladı ister istemez yine elde edilemezi keşfetmeye çalışır oldu. Bu sebeple gerçeklik algımız, halüsinasyona duyduğumuz bir meyilden ayrılamaz durumdadır. Anne yasağı arzuyu yaratır ve bu belirtilebilir olduğundan, ‘fail’, belirtici ile birlikte tanıdan, uyumunu (ve dışlanmışlığını da) kazanmıştır. Söz konusu farz, bu sebeple aslen konuşma hukukudur; varoluşu, ensest yasağından (ki On Emir’de de geçmemektedir) türetilmektedir. Çok zalim bir hale gelir. Çünkü başka türlü olursa, ölümcül olabilen bir tatmin olma biçimi arayarak üstesinden gelmeye çalışacağımız, hakikatin bağıntısındaki boşluktan korur. Fail ayrıca, eğer farzdan dolayı konan yasağa uyulmazsa, kayıp hakikatin bağıntısında zincirleri çözülen dipsiz saldırganlığı kendisine karşı da çevirebilir.

Batı dininin tarihinde pamuk ipliğine bağlı olan şey, babanın, yasağın bir kaidesi olma işlevinin kabulüdür. Bu yasak, gerçek gibi anlayışına doğru atılan bir adımı temsil eder, çünkü sembolik düzenin keşfine imkan sağlar. Eğer Tanrı yoksa, o zaman “Tanrı” kavramı tamamıyla bir belirticidir. İfadelerin ötesindeki bir gerçekliği göstermez; sadece kendisini belirtir. Bu Musa’nın, tahayyül edilemez ve kendisini ben kimsem oyum açıklamasıyla tanımlayan Tanrısı’nın ezici başarısının sırrıdır.  Bu nedenle Lacan’a göre, belirticinin yapısı ve konuşma kuralları (ki bunlar da ne psikolojik yasa gibidirler ne de tarihsel gelişimin ürünleri gibidirler.) olmadan süperegonun kökenini açıklayabilmek imkansızdır. Organiktirler ama anca psikolojik ya da tarihsel süreçler vasıtasıyla başlatılabilir ve gösterilebilirlerdir.

Lacan, belirticinin, failin bağıntısındaki kurucu işlevini keşfedince, Freud’un teorisini yeniden förmülize etmeyi başardı. Ve bu teoriyi, antropoloji ve epistemoloji birleştiren konunun kapsayıcı bir teorisine çevirdi. Failin, egonun tamamen bir kuru gürültü ürünü olduğu ifadesini temsil eden belirticinden sağlanan kararlığına dair bir teori, eğer hakikat ve fail arasında negatif bir diyalektik olduğunu varsayıyorsa ancak felsefi açıdan tutarlı olabilir. Bu teori, teorinin failinin durumu (bütün negatif-dialektik tip felsefelerin adına ortaya çıkan bir soru) ile içeriğinin bağdaşmıyor olmasının yol açtığı randımansal çelişkiyi atlar. Çünkü bu çelişki, belirticiyi, manayı meydana getiren başlama noktası olarak kabul eder ve böylece de belirtici ile belirtilen arasındaki bağıntıyı tersine çevirir. Bir insanı ve kimliğini oluşturan şey artık bir metin olarak okunabilir ve yazarı da fail değildir, fail için Öteki tanımını karşılayacakların arzularını temsil eden belirticilerin eğrisidir.

Bu, özetle, Freud ve Lacan’ın psikanalitik teorilerinde vuku bulan epistemolojik bir değişikliktir. Bu iki formülde özetlenir; belirtileni belirleyen belirtici ve tam tersi değil, başka bir belirticinin failini temsil eden belirtici. “Konuşabilen canlılar” ve belirtici arasındaki bağıntı, bizim sosyal gerçekliğimizi belirleyen anlam sistemi için eksen olur.

İnsan ve belirticinin bağıntısına uygulanacak ufacık bir değişiklik,… insanın varlığının demir attığı şamandıraları modifiye ederek bütün tarih akışını değiştirir. Bu da tam olarak Freudçuluğun… soyut ama radikal bir devrimin temelini atıyor görünüyor. Ki bu devrim, sadece insan bilimlerini değil, her şeyin, insanlığın kaderinin, politikanın, metafiziğin, edebiyatın, sanatın, reklamcılığın, propaganda ve bunu takip eden ekonominin bile dahil olduğu, her şeyi etkiliyor. 

Ego ve “Belirticinin eşiği” olan Ötekiyle bağıntıdaki anlam sistemi gerçeğinin bağımlığı, nakil analizlerine imkan sağlayan bir işlem aracılığıyla ortaya çıkarılıyor. Ego artık, ancak belirticinin ısrarı sayesinde var olabilen bir yapı olarak, öncül baskılamanın bir etkisi olarak algılanabilir. Analitik süreç gösteriyor ki, nakil bağıntıları esasen insanın gerçekliğini belirler ve psikanaliz de bunların bazılarını bozma girişimidir. İnsan ilişkilerinin çoğu, çok eskiden kalma görüntü ve şekillerin, genelde ebeveynlerle olan, gerçek ilişkilerle (mesela analist için) karışmalarla nitelik kazanmıştır. Ancak, psikanaliz aracılığıyla, nakilleri giderme girişimi, müşterinin direnişiyle karşılaşıyor. Naklin analizi zorlu bir iştir, çünkü nakilde tehlikede olan sadece çok eskiden kalma görüntülerin müdahalesi değil, deneğin, naklin bağlandığı kişiye olan sevgisidir de. Analizin amacı sevgi aktarımını çözümlemektir, araştırmacıyla tanılamak değil. Naklin imgesel olduğunu gözlemlemek Freud’u sevginin doğasını düşünmeye itti ve bu yolda Freud narsisizm olgusunu keşfetti. Bütün sevgilerin asalında özsevginin bir çeşidi olduğu önermesi (birey ya kendisini sevdiğinin yerine koyuyordur ya sevdiğini kendisinin yerine koyuyordur) naklin neden bu kadar ısrarcı bir olgu olduğunu açıklamaktadır. Naklin analizi bazen yıllar alabilir ve anca araştırmacı, kendi analizleri sayesinde bu sevgi çeşidinin ayartmalarını fark edebilirse işe yarayabilir. Eğer denek, tanımını Diğerinin üzerinden elde ederse ve eğer bu olgu sevgi hissi aracığıyla idealleştirilirse, o zaman egonun doğal olarak gösterdiği bir savunma, birincil gaye gibi görünmez. Lacan, egonun “Ötekinin arzusu”na gösterilen bir tepkinin olduğunu ve derinden bölünerek ilişkide kendine yabancılaşmış olduğunu çıkarmıştır. Ve bir fail, ancak bir belirtici aracılığıyla temsil edilebileceği için de, Lacan faildeki bölünmeyi doğrudan, belirticinin ruhtaki etkisine bağlamıştır. Bu bölünme en başta, failin dile girişinde ortaya çıkar.

Psikanalizin dine tepkisinin Freud’dan Lacan’a dönüşümünün analizi şunu gösteriyor ki; psikanaliz, ateizm ve dini inanışlar arasındaki felsefi mücadeleye doğrudan karışmıyor, çünkü psikanaliz başka çeşit bir söylem ve soru da şu hali alıyor; hangi açıdan farklı? Bilimsel tarafsızlığından ötürü psikanalitik teori, kendini, içerik ve diğer şeyleri yargılamadan, gerçek iddiaların işlevlerini incelemekle sınırlar. (ama bu içeriğin dikkatle incelenmeyeceği anlamına gelmez.) Buna karşılık konuyu hariç tutmak modern bilimin yöntemsel ilkesidir, psikanaliz, konusu bilimin hariç tuttuğu konu olan disiplindir. Öznellik alanının sorgusu olan psikanaliz, modern bilime kaçınılamaz bağıntıdır, ama deviniminin kendisi, öznelliğin naklindeki etmen halini alır.  Eğer hakikate erişim, failin doğasında kayıpsa, bütün disiplinler için de kayıptır. Bu kavrayış, psikanalizi, bilime karşı onu hizmet eden rolünden çıkarır ve egemen olan bilimsel ve pozitivist ideolojilerin bağıntısındaki kritik işlevine geri getirir. Fail için hakikatin kaybının etkilerini izlerini takip eden bilim dalı halini alır.

Belirtici üzerindeki odaklanmak, Lacancı teorinin, anlam düzeyindeki çelişkilerle (örneğin; Tanrı vardır/ Tanrı yoktur, ya da ben yalan söylüyorumdur) karışmasını önler. En eski yoksunlukla karşı karşıya kalan anlam kuşağının teorisidir ve bu sebeple de Lacan, açıklamanın konusu ve ifadenin konusu arasındaki farkı ki bu ayrıca duygular ve düşünceler arasındaki geleneksel kategorik ayrımın da yerini alır, açıklamalıdır. Aynı zamanda, üretken bir anlam teorisi sunabilmek adına da, doğuştan gelen bir irfan olduğu iddiasına karşı çıkmaktadır. Ve belirticinin zaten, hakikat bağıntısında bu derece anlamsız olduğu için, sırf semiotik bağıntının doğasındaki farklılığı sebebiyle özünde var olan bir eksikliği olduğunu belirtir.

Varlıktaki eksiklik belirtici hale gelir, ya da belirticinin işleyişine olanak sağlar, çünkü belirtici, bulunmayan bir şeye varlık kazandırır. Bu sayede soru şu hale gelir; Asıl şeyin, onu temsil etmesi gereken belirticiye olan bağıntısındaki durumu nedir? Bu düşünce dizesindeki bir sonraki adım, belirleyici ilişkinin tersine çevrilmesidir: belirtici manayı tamamıyla belirler. Bu özellikle göndermesi içeriksiz olan (örneğin; “Pegasus”. Var olmadığı halde onu hayal edebiliyoruz.) ya da mananın “gerçeklik”, “erdem”, “adalet” ve “Tanrı” gibi soyut ya da meçhul durumlardaki bütün kelimeler için kanıttır. Geleneksel epistemoloji, felsefe ve teoloji bu belirticilerin kast ettiği şeyin doğasını daha iyi anlayabilme adına girişimlerinde bütün bu sorunlarla karşılaşır ve bu nesneleşme safsatasını düzeltebilmek için çetin bir entelektüel çaba gerekmektedir.

Lacan’ın epistemolojik değişiminin bir sonucu olarak, felsefe ve teoloji, psikanalizin araştırma alanlarına dönüşmektedirler. Bunlar, bilinçsiz bir yapının kendini kavramaya çalışması durumunun belirtilerinin oluşumu olarak yorumlanabilir. His ve idrak, “Tanrı”, “gerçeklik”, “varlık”, “dünya” gibi teselli edici illüzyonlara ait kavramların ssonucu olarak bile kesin olarak farklı görünmemektedir. Algımızdaki ve düşünmemizdeki birlik ve kimlik, zevk/gerçeklik ilkesinin işlemlerinin bir sonucudur.

Belirticinin, manayı belirlediği fikri önceden belirtilmiş iken, Lacan, bu fikri, Freud’un konunun oluşturulmasına dair psikanalitik açıklamasıyla kaynaştıran ilk kişidir. Bu, Lacan’a, Freud’un baba tanımını farklılaştırma ve süperegonun oluşumuyla beraber dinin, aklın iktisadındaki rolüne bir açıklama sunabilme imkanı verir.

Anne-çocuk ilişkisinde babanın müdahalesi, Babanın isminin (bir belirtici) anne arzusunun yerine geçtiği, ve böylece arzuya sebep olan ilkel baskıyı kuran, metaforik bir ikameye yol açar. Lacan’ın açıklamasında, belirtici, hakikatin yokluğunun sebep olduğu boşluğu doldurur ve böylece yerleşik idealitesi; sembolik, hayali ve gerçek babayı ayırt etmede kullanılır. Belirtici, nesnelerin idealini tayin ettiği, üstü kapalı mükemmellik algısını taşıdığı ölçüde örnek oluşturucudur. Mesela, ideal araba; bize, kusursuz bir araba imgelemlerini çağrıştırarak, gerçek bir arabayı ve onu çağrıştıran şeyi değerlendirme imkanı verir. Ama aynı zamanda, belirtici, varlıktaki eksiği tayin eder, çünkü gerçekten var olan bir arabanın herhangi bir şekilde kusursuzu karşılayabilmesi mümkün değildir.

Evlat, Babanın-Adını özümseyen sembolik tanımlamayı kabul ederek, kusursuz babaya yanıt verir. Babanın bu sembolik işlevi ve farazi kimliği birbirine denk gelir; bu da gerçek babanın kusursuz olması ve herhangi bir türde eksik barındırmaması gerektiği izlenimini yaratır. Bunun sonucu olarak fail, kusurlarını ortadan kaldırır. Fakat anca, bu ülküleştirilmiş baba kimliği ile evlat imgesel düzeni kabul etmektedir.

Evlada imgesel düzeni tanıtan şey babanın işlevidir. İmajı, bir Baba-Tanrı imajına yükselir ve imgesel düzen, kendini, imajın tektanrılı baskılaması olarak görünür hale getirir. Tanırının nihai gerçekliği inanışı, imgesel Ötekinin varlığına ağırlık kazandırmak için bir girişimdir. Freud, Tanrı’nın var olmadığını iddia etmiş olsa da Lacan bir adım ileri gider ve Ötekinin var olmadığını söyler. Konunun doğruluğuna teminat olacak gerçek bir Öteki yoktur.

Doğru için herhangi şekilde teminat olacak şeylerdeki bu eksiklik, inanç ve dini inanç sistemlerinin gelişimini güden sebep arasında gerilime sebep olur. Bu gerilim, yüzyıllar boyunca inanç ve onun sistematik teolojik yansıması arasındaki diyalektikte bulunmaktadır. Felsefenin, teolojiden ve felsefi düşünce yörüngesinden azat edilişi en sonunda Hristiyanlığın özündeki tanrıtanımaz mesajı oluşturur; Tanrı öldü. Lacancı bakış açısı, yalnızca olumsuz teolojinin temel ilkelerini kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda öznenin kendi varlığını da içeren gerçekle ilişkisini genişletir. Tanrının asıl gerçekliği inanışı, Lacan’a göre, faildeki eksikliğe bir örtü işlevi görür. Tanrıya inanan birilerinin var olduğu sürece, Tanrının, kendi gerçekliğinden mahrum edilişi devam edecek. Dinin, kendisine yapılan bunca eleştiriye rağmen, kaybetme tecrübesinin her yerde olmasından dolayı işlemeye devam ettiği bulgusu ve illüzyondan kurtulmak, kişinin doygun bir hayat yaşayacağı anlamına gelmez. Her yerde olabilme ve her şey üstülük arasındaki uçurum bu temel eksikten çıkar; kuramsal olarak bir daha kapatılacak başlıca felsefi ve teolojik sorun halini alır.

Lacan, hayatının sonraki döneminde, Ötekini var ettiğimiz çeşitli yollar sayesinde sağlanan tutarlılığı, Borromean düğüm gibi topolojik bir yapı birliği ile açıklar. Freud, Tanrı tezini reddeder, ama ölü babanın (Öteki) bütünleştirici işlevini bırakır. Ki onu da -el değmemiş- süperegonun (suça göre yapılan bir tanımlama üzerinden) yerine geçirir. Lacan, Freud’un Tanrı inkarını, Öteki’nin var olmadığı ifadesiyle geneller ve Ötekinin, özne için (isterik, takıntılı, psikozlu ya da sapıkça) belirti oluşumları olarak çeşitli var olma biçimlerini yorumlar. Ötekini “belirti” tutarlılığı yerine koyar. Bilinçdışı imgelem, Öteki ile değil, belirti mantığı ile sınırlanır. Ki belirti mantığının kendisi, işleyişini, en iyi matematiksel biçimselleştirme yöntemleriyle çıkardığımız bilinçdışı bir süreçten ibaret olan, belirticilere ait bir takımyıldızıdır. Belirtiler, özne için, varlığın eksikliğini dayanabilir hale getiren bütünleyici izlenime teminat verdikleri için istikrarlıdır. Din, Ötekinin varlığını icat eden ve onu yok edilemez yapabilmeye çalışan belirtidir, ancak asla arzulanan düşüncenin seviyesinin üzerine çıkmaz.

Jouissance (haz) teorisi ile Lacan, teorisinin son aşamasına ulaştı. Jouissance, bir çift olumsuzluk yapısıyla karakterize edilir. Lacan’ın çıkış noktası ıssızlıktır, bir olmama durumu. Gerçeğin hazzı öznenin işaretçiler aracılığıyla temsil edilmesini sağlayan dil aracılığıyla sonlandırılır (reddedilir). Dil, failin, belirticilerle temsil edilmesini sağlar. Bu olmayanın kendini çürütme işleminde, belirtici, faili, bir yandan bu yoksunluğun üstesinden gelme arzusu, bir diğer yandan da tamamlanmış olma hayali, ya da hazza sahip şekilde önemden yoksun olarak var eder. Haz, farazilik ya da bir bütünlük kurgusu boyunca çalışan imgesel ölçünün etkisidir.  Cinsel dürtüleri belirler ve bütün dürtülerin özellikleri olan tekrar zorlamasına sebep olur. Hakikat, fail için doğal olarak kayıp olduğundan, Lacan, zevk ilkesi ve gerçeklik ilkesi arasındaki ayırımı bırakır ve zevk/gerçeklik ilkesi ile izlenim arasındaki ikiliği benimser. İnsan öznesi, kayıp hakikati yeniden bulma hayaliyle belirlenir. Gerçekliğini bu hayale göre şekillendirir. Bu hakikatin kalıntıları, anne göğsü, baba bakışı vb. biçiminde, süperegonun köklerinin belirticisi ile birlikte şekillenir.

Bu noktada, Lacan’ın teorisinin, tersine çevrilmiş teolojik bir tartışması halini aldığını görüyoruz. Hazza (cennet) erişim yasaklanmıştır; ona dönme girişimlerimiz, öznenin çaresizce modası geçmiş arzulara erişmeye çalıştığı tekrarlamaları oluşturur. Ve bu eksikliğin arzu vasıtasıyla tazmini, tek ahlaki emir halini alır.

Yazar: Jürgen Braungardt
Çevirmen: Emine Çınar
Kaynak: braungardt.trialectics

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.