Ünlü olmadan önce yazılarına hakaret edilen çok sayıda ünlü yazar örnekleri söz konusudur. Çoğu zaman bu tarihi olaylara yüklenen düzgün bir anlatım vardır: Yazarlar yanlış anlaşılmış bir dahi iken, yayıncılar ve eleştirmenler ise son derece bilgisizce ve üzücü bir hata yapıyorlardı. Bu hikayeler, böyle ünlü yazarların eserlerinin reddedilmesi durumunda, yazarların kendi red mektuplarıyla yüzleşmelerinin şöhrete giden yolda daima olabileceği gibi teselli edici bir anlam taşırlar.

Ancak Philosophers’ Cocoon (Filozofların Kozası)  adlı blogun yayınladığı red mektuplarının derlenmesi başka bir yorum getiriyor: Bu ünlü, saygı duyulan yazarların bazıları aslında o kadar iyi değil. Şu anda sorgulanamayan eserleri eleştirenler belki de bilgisiz aptallar olmaktan ziyade aslında haklılardı.

Örneğin, Immanuel Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nin, ilk olarak yayınlandığı 1780’lerde eserin modern felsefenin önemli doktrini olarak kabul edilmediği düşünülüyor şimdilerde. Aslında, Kant’ın felsefi meslektaşları o dönemlerde kendisinin anlaşılamaz yazılarından şikayetçiydi. Königsberg’deki matematik profesörü Johann Shultz, Saf Aklın Eleştrisi‘nin “akademik topluluğun en büyük kısmı için bile sanki sadece hiyerogliflerden oluşuyormuş gibiydi” diye yazdı. Bir yerde haklıydı.

John Rawls, yayımlanana dek fazla iz bırakmayan başka ünlü bir filozoftu. Philosophers’ Cocoon (Filozofların Koza) notları gibi, Philosophical Quarterly’nin (akademik bir felsefe dergisi) ilk zamanlarında yayınlanan bir değerlendirme yazısında, Rawls’ın 1971 tarihli A Theory of Justice (Adalet Teorisi) kitabını “fazlaca gereksiz yinelemelerle dolu” olarak nitelendirdi, “yinelemelerin kesin olarak yineleme mi, yoksa daha önce ifade edilen görüşlerin değiştirilmesi mi olduğu nadiren bellidir” diye belirtiyor. Günümüzde Rawls’ın yazı üslubu, bu tür eleştirilere tabi olmak için haddinden fazla yüksek bir kaidenin üzerine yer alır. Ancak bu çözümleme yanlış değildir. Gerçekten de, Philosophers’ Cocoon blog yazısı altındaki ilk beş yorum, okuyucuların Rawls’ın oldukça sıkıcı bir yazar olduğunu rahatlıkla iddia edebileceklerinden duydukları rahatlamayı dile getiriyor.

İlk zamanlarında haklı eleştiri alan ünlü yazarlar yalnızca felsefeciler değil; günümüzde çok sayıda kurgu, yayınlanmadan önce inanılmaz derecede büyük eleştirilerle karşılandı. George Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde yaygın bir korkuyla karışık saygı vardır ve kitabı reddeden tüm yayıncılar gerçek bir soytarı olarak kabul edilebilir. Yine de, kitabı reddeden pek çok kişiden biri, kendisi oldukça iyi bir yazar olan T. S. Eliot’tu. Şair o dönemde Faber & Faber’da yönetici olarak çalışıyordu ve Orwell’in kitabını yayınlamak için uygun görmedi.

Eliot, kitabın temel iddiasının başarısızlığı hakkında Orwell’e yazdığı bir mektupta oldukça iyi bir noktaya değindi: “… domuzlarınız diğer hayvanlardan çok daha zekiler ve bu nedenle çiftliği işletebilecek en iyi uzmanlar – öyle ki onlarsız bir Hayvan Çiftliği olmazdı: Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey (iddia edilebilir ki), daha fazla komünizm değil, daha çok kamusal-ruhlu domuzlardı.” Eh, açıkçası! Günümüzde, aynı yönde adım atan ortaokul öğrencilerinin, sadece bunu anlamadıkları söylenebilir. Ama Eliot Orwell’in yazılarını biliyordu ve dürüstçe, komünizmi eleştirmek istediyse, neden kahrolası zeki domuzları yarattı?

Şüphesiz, “bu kitaplar hiçbir surette yayınlanmasaydı daha iyi olurdu” anlamında bu eleştiriler doğru değildir. Şahsen, ben Hayvan Çiftliği‘ni seviyorum ve birçok ikincil metin yardımıyla Kant’ın çalışmalarının akıl almaz bir şekilde mükemmel olduğunu düşünüyorum. Konu sadece onların yanlış olması da değil. En çok saygı duyulan kitapların hepsi olmasa bile, çoğu fazlaca kusurlu olarak okunabilir.

Felsefi ve edebi kurallarla ilgili birçok problemden biri, kitapların nesnel bir hiyerarşi ve kristalize bir düşünce tarihi izlenimi yaratmalarıdır. Tüm “büyük yazarlar” yetenek sahibidir; ancak, bilimsel düşünme fikri onları resmen dahi olarak seçtiğinde ve sonra bu anlatı yüzyıllar boyunca sorgulanamayan bir gerçeğe dönüştüğünde, bu yazarlar erişilmez akıl kesiliyorlar. Fakat ırkçı, ataerkil bir toplumda, meşrulaştırmanın faydalanıcıları beyaz erkekler olma eğilimindeyken, kadınlar ve renkli insanlar sahipsiz bırakıldılar. Descartes, örneğin, kendi zamanlarında özellikle çığır açan bir filozof olarak görülmedi; modern düşüncenin kurucusu olarak Descartes kavramı büyük ölçüde 19. yüzyıl tarihçilerinin yarattığı bir kavramdı. Bu arada çağının kadın filozofu Ávila Teresa, büyük ölçüde unutuldu.

Edebi düşüncenin yönelimi, herkese karşı bir tavır takınabilir ya da herkesi heveslendirebilir. Ve hak ettiği eleştiriyi almayan harika kitaplar olduğu gibi, doğru insanlar tarafından övülmek kaydıyla potansiyel olarak mükemmel bir şekilde saygı duyulabilecek pek çok gözden kaçan kitap var. Birkaç yıl önce yazar Ian McEwan, o zamanlar az bilinen 1965 tarihli bir roman Stoner‘ı herkesin önünde yüceltti ve beklenmedik ve gecikmiş bir bestseller (çok satan) oldu. Henüz yeniden keşfedilmemiş olan, Stoner gibi yüzlerce başka enfes roman var. Onlar olsaydı, belki de güncel en iyi yazarlar listesi, bir alt seviyeye doğru itilirdi.

Tüm büyük yazarlar sorgulanabilir, eleştirilebilir ve herhangi bir “saygın” metnin ana görüşüne katılmamak, cehaletin bir işareti değildir. Samuel Beckett söz konusu olunca başka tabi ki. Beckett’i sevmeyen herkes su katılmamış bir aptaldır.

Yazar: Olivia Goldhill
Çevirmen: Jülide Yapıcı
Kaynak: Quartz