Yazının 1. bölümü için tıklayınız.
(…)

BDT’nin temellerini atmadan önce, Albert Ellis aslında bir psikanalist olarak eğitilmişti. Ancak New York’ta 1940’larda yıllarca pratik yaptıktan sonra, hastalarının iyileşmediğini fark etti ve dahası kariyerini tanımlamaya başlayan bir özgüvenle, kendi yeteneklerinden ziyade psikanalizin sorumlu tutulması gerektiği sonucuna vardı. Aynı düşüncelere sahip diğer terapistlerle birlikte, antik Stoacılık felsefesine yönelerek, danışanlarına onlara sıkıntı verenin dünyadaki olaylar değil, dünya ile ilgili inançları olduğunu öğretti. Terfi ettirilmemek mutsuzluğa sebep olabilir; depresyon ise kişinin tek bir yenilgiyi alıp kendini tamamen başarısız görecek şekilde genelleme yapmaya varan mantık dışı eğiliminden kaynaklanır. “Kanımca,” der Ellis bir röportajcıya yıllar sonra, “psikanaliz müşterilerde sorumluluktan kaçmaya sebep oluyor. Kendi… yöntemlerini değiştirmek zorunda kalmıyorlar, 10 yıl boyunca kendileri hakkında konuşup anne babalarını suçluyor ve sihirli formüllü içgörüleri bekliyorlar”.

BDT’nin destekçileri tarafından benimsemiş olan, canlı ve saçmalıklara tahammül etmeyen üslup yüzünden iddialarının ne kadar devrimci olduğunu gözden kaçırmak kolaydır. Geleneksel psikanalistler ve daha çok geleneksel psikanalizden türetilen yeni “psikodinamik” teknikler uygulayan kişiler için terapi sırasında olan, aşkta veya işte başarısızlığa neden olan kalıpların sonsuz kere tekrarlanması gibi görünüşte mantıksız belirtilerin, en azından biraz mantıklı olduğunun açığa çıkarılmasıdır. Bunlar, hastanın en eski tecrübeleri bağlamında anlam ifade eden tepkilerdir (Eğer anne ya da babanız sizi yıllar terk etmişse eşinizin de bu yapabileceğine dair sürekli korku ve endişesi içinde yaşamak ve bu nedenle evliliğinizi mahvetmenizle sonuçlanacak davranışlarda bulunmak o kadar da tuhaf değildir). BDT ise bunu tersine çeviriyor. Akla uygun olarak ortaya çıkabilecek duygular -örneğin hayatınızın ne kadar feci olduğuyla ilgili bunalımda olmak gibi- mantık dışı düşüncelerin sonucu olarak açığa çıkar. Evet, işinizi kaybettiniz; ama bu demek değildir ki her şey sonsuza dek korkunç olacak.

Bu ikinci yaklaşım doğruysa, değişim kesinlikle çok daha kolay: Acılarınızın gizli nedenlerini çözmek yerine, yalnızca çeşitli düşünce hatalarını tespit edip düzeltmeniz gerekir. Keder veya kaygı gibi belirtiler, uzun süredir gömülü olan korkuların anlamlı ipuçları olmak zorunda değildir; bertaraf edilmesi gereken davetsiz misafirlerdir. Psikanalizde hasta ile terapist arasındaki ilişki bir petri kabı gibidir: Hasta, diğer insanlarla ilişkilerindeki alışkanlıklarını canlandırarak davranışlarının daha iyi anlaşılmasını sağlar. BDT’de sadece bir problemden kurtulmaya çalışırsınız.

Ağzı bozuk ve pervasız Ellis, aykırı bir tip olarak kalmaya mahkûmdu; ancak öncülük ettiği yaklaşım, Pennsylvania Üniversitesinden aklı başında bir psikiyatr olan Aaron Beck sayesinde çok geçmeden saygınlığa kavuştu (Şimdi 94 yaşında olan Beck, muhtemelen hayatı boyunca hiçbir şey için “saçmalık” dememiştir). 1961’de Beck, danışanlarının ıstırabını ölçmek için Beck Depresyon Envanteri olarak bilinen 21 maddelik bir anket geliştirdi ve tüm vakaların yaklaşık yarısında, birkaç aylık BDT’nin en kötü belirtileri hafiflettiğini gösterdi. Analistlerden gelen itirazlar, biraz da haklı olarak, kazançlı çöplüklerini korumaya çalışan insanlardan gelen şikâyetlermiş gibi önemsenmedi. Mistik sanatlarının bir dizi kanıta dayalı adıma indirgenebileceği fikriyle kendilerini tehdit altında ve kırgın hisseden, doğaçlamayla iş gören ve beceriksiz 19. yüzyıl tıp doktorlarıyla kıyaslandıkları bir ortamda buldular analistler kendilerini.

BDT’nin depresyondan obsesif kompulsif bozukluğa ve post-travmatik strese kadar her şeyin tedavisinde faydalarını gösteren çok fazla çalışma yapıldı. İyi Hissetmek isimli dünya çapında çok satan kitabıyla BDT’yi yaygınlaştırmaya çalışan David Burns 2010 yılında “Bilişsel terapi ile ilgili ilk seminerlere, bunun da işe yaramayacak yaklaşımlardan biri olduğuna kendimi inandırmak için gitmiştim,” diye anlatmıştı BDT’ye karşı ilk başlardaki tutumunu. “Ancak teknikleri hastalarıma uyguladım ve yıllarca umutsuz ve çıkmazda görünen insanlar iyileşmeye başladılar.”

BDT’nin, en azından bir dereceye kadar milyonlarca insana yardım ettiği pek şüphe götürmez. Özellikle İngiltere’de ateşli bir BDT savunucusu olan ekonomist Richard Layard, Tony Blair’in “mutluluk çarı” olduktan sonraki dönem için geçerlidir bu. Layard’ın Oxford psikoloğu David Clark’la birlikte çalışarak kabul ettirdiği girişimle beraber 2012 yılına gelindiğinde bir milyondan fazla kişi ücretsiz terapi görmüştü. BDT özellikle etkili değilse bile böyle büyük bir kitleye erişmesinin oldukça önemli olduğu söylenebilir. Yine de BDT’nin sunduğu acı çeken zihin modelinde önemli bir şeylerin eksik olduğu hissinden kurtulmak güç. Ne de olsa, kendi iç dünyamızı ve başkalarıyla olan ilişkilerimizi şaşırtıcı derecede karmaşık olarak biz yaşıyoruz. Dinler ve edebiyat tarihinin tamamı, iç dünyamızı ve ilişkileri anlama çalışmasıdır; sinirbilim her gün beyin işleyişinde anlaşılmayan yeni yeni şeyler ortaya koymaya devam ediyor. Sorunlarımızın yanıtı gerçekten de “otomatik düşünceleri tespit etmek”, “iç konuşmaları değiştirmek” veya “iç eleştirmenize meydan okumak” gibi yüzeysel görünen bir çözüm olabilir mi? Terapi, bir insandan değil de kitaptan veya bilgisayardan alabileceğiniz kadar anlaşılır olabilir mi?

Birkaç yıl önce, BDT İngiltere’de vergi mükellefleri tarafından finanse edilen terapiler içinde baskın olmaya başladıktan sonra, Oxfordshire’da bir kadın, adı Rachel olsun, ilk çocuğunun doğumunu takiben NHS’de depresyon tedavisi almak istediğinde ilk önce “ruh halinizi iyileştirmek” için beş adım vaadi içeren bir grup PowerPoint sunumu izlemeye gönderilmişti; sonra bir terapistten ve terapistle seansları arasında da bilgisayardan BDT görmüştü. “Benden hislerimi birden beşe kadar bir ölçek üzerinde değerlendirmemi isteyen bir bilgisayar programının karşısına oturana ve ekrandaki üzgün surata tıkladığımda ‘bunu duyduğuma üzüldüm’ diyen önceden kaydedilmiş sesi duyana kadar, sanırım, hiçbir şey bu denli yalnız ve soyutlanmış hissetmeme neden olmamıştı.” diye anlatıyordu Rachel. İnsan terapistin rehberliğinde BDT çalışma sayfalarını tamamlamak daha iyi değildi. “Doğum sonrası depresyonda,” diyordu Rachel, “eskiden çalışıp kendi paranızı kazanırken, ilginç şeyler yaparken aniden evde tek başınıza, çoğunlukla kusmuk içinde, konuşacak yetişkin kimsenin olmadığı bir durumda buluyorsunuz kendinizi.” Bugün baktığında Rachel’ın o zaman aslında ihtiyacı olan, gerçek bir iletişimdi: Her hafta çok kısa bir süreliğine bile olsa, o anlatılması güç ama önemli olan, başka bir insanın zihninde olma hissiydi.

“Zihinsel olarak hasta olabilirim,” diyordu Rachel, “ancak bir bilgisayarın bana üzülmediğini biliyorum.”

***

Jonathan Shedler, zihnin psikanalitik düşüncesinin, çoğumuzun hayal ettiğinden çok daha karmaşık ve tuhaf bir alan olarak değerli olabileceğinin farkına vardığında nerede olduğunu hatırlıyor. Massachusetts’teki bir üniversite öğrencisiyken psikoloji dersi veren bir öğretim görevlisi, Shedler’ın kendisiyle bağdaştırabildiği bir rüyayı -göllerin üzerindeki köprülerden araba sürmek ve bir dükkânda şapka denemek ile ilgili- hamilelik korkusunun dışavurumu olarak yorumlayarak onu hayrete düşürmüş. Öğretim görevlisi tamamen haklıydı: Shedler ve rüyayı gören kız arkadaşı, o sırada kızın hamile olup olmadığını öğrenmek için bekliyorlar ve hamile olmamasını ümit ediyorlarmış. Ancak öğretim görevlisinin Shedler ile sevgilisinin durumundan haberi yokmuş, görünüşe bakılırsa sadece rüya sembolizmini yorumlama konusunda uzmanmış. Öğretim görevlisinin “söyledikleri yukarıdan vahiyle gelseydi daha büyük bir etki bırakamazdı,” diye hatırlıyor Shedler. “Dünyada bu tür şeyleri anlayan insanlar varsa eğer ben de onlardan biri olmalıyım,” diyerek kararını vermiş.

Yine de Shedler’ın daha sonra girdiği alan olan akademik psikolojinin anlamı, zihnin gizemleriyle ilgili böyle heyecanlardan arındırılmaktı. Araştırmacıların kendilerini gerçek insanların iç yaşantıları yerine, nicelleştirme ve ölçmeye adadıkları sonucuna varmış Shedler. Psikanalist olmak için yıllarca eğitim görmek gerekir ve sizin de bizzat analizden geçmeniz zorunludur. Zihni üniversitede incelemek için ise hiç gerçek yaşam deneyimine gerek yoktur (Shedler ise artık az bulunan, iki dünya arasında köprü kuran, eğitimli bir terapist ve araştırmacıdır). “Bir konuda uzmanlaşmak için üzerinde 10.000 saat çalışmanız gerektiği ile ilgili kuralı bilir misiniz?” diye soruyordu, “İşte, [hangi terapilerin işe yaradığı hakkında] görüş bildiren araştırmacıların çoğunun 10 saati bile yok!”

Shedler’ın sonraki araştırmaları ve yazıları, psikanaliz için kesin bir kanıt olmadığına dair genelgeçer bilginin altını oymada önemli bir rol oynamıştır. Buna rağmen, ilk dönem psikanalistlerinin araştırma konusunda burunlarının havada oldukları inkâr edilemez; kendilerini uzman kurumlarda geliştirilmesi gereken huzur bozucu bir sanatın savunmaya geçmiş uygulayıcıları olarak görme eğilimindeydiler – ki bunun da anlamı ayrıcalık gözeten özel kurumlar kurmak ve üniversitedeki araştırmacılar ile nadiren etkileşim kurmaktı. Bilişsel yaklaşımlar konusundaki araştırmalar bu suretle büyük bir avantaj elde etmişti ve bu 1990’lı yıllarda olmuştu; psikanaliz tekniklerinin deneysel çalışmaları, bilişselci ittifakın hatalı olabileceğine dair işaretler vermeye başlamadan önce yani. 2004’te bir meta-analiz çalışması, birçok rahatsızlıkta kısa süreli psikoanalitik yaklaşımların da en az diğer yöntemler kadar işe yaradığını ve hastaların %92’sinde tedavi öncesine göre iyileşme görüldüğü sonucuna vardı. 2006’da depresyon, anksiyete ve ilgili durumlardan mustarip yaklaşık 1.400 insanı izleyen bir çalışmada kısa süreli psikodinamik terapi lehine sonuçlar verdi. Sınır kişilik bozukluğuna ilişkin 2008 yılındaki bir araştırmada, sunulan tedavi bittikten beş yıl sonra psikodinamik terapi gören hastaların sadece %13’ünde hastalık hâlâ görülürken aynı oran psikodinamik terapi görmeyenlerde %87 olarak bulundu.

Bu çalışmalar, analiz terapilerini her zaman bilişsel terapilerle karşılaştırmamıştır; karşılaştırma daha çok, kusurları gizleyen tabirle, “olağan tedavi”ler ile yapılmaktadır. Ama her seferinde, Shedler’ın da savunduğu gibi, karşılaştırılan iki tedavi arasındaki en belirgin farklar terapi bittikten belirli bir süre sonra ortaya çıkıyor. Tedavileri biter bitmez insanlara hâl hatır sorulunca BDT tatmin edici görünüyor. Oysaki tedavi üzerinden aylar ya da yıllar geçtikten sonra tekrar bakıldığında BDT’nin yararları genelde zayıflamış, psikanaliz terapilerinin etkileri ise aynen duruyor ya da hatta artmış oluyor ki bu da bize psikanalizin insanların ruh hallerini idare etmelerine yardımcı olmaktan ziyade kişiliği kalıcı bir şekilde yeniden yapılandırabileceğini düşündürüyor. Geçen yıl Tavistock kliniklerinde gerçekleştirilen NHS çalışmasında, psikanaliz tedavisi gören kronik depresyon hastaların, araştırmanın her altı aylık döneminde kısmen iyileşme şansının, başka tedaviler gören hastalara kıyasla %40 daha fazla olduğu görüldü.

Bu giderek artan kanıtların yanı sıra, akademisyenler BDT’nin üstünlüğünü ilk başta besleyen çalışmalar hakkında isabetli sorular sormaya başladılar. 2004 tarihli kışkırtıcı bir makalede, Atlanta’dan psikolog Drew Westen ve meslektaşları, araştırmacıların, net yorumların yapılabildiği sonuçların çıktığı deneyler yapma isteğinin etkisiyle, deneyin katılımcı adaylarından üçte ikisini ya da daha azını birden fazla psikolojik soruna sahip olmaları nedeniyle çoğu zaman nasıl deneye almadıklarını gösterdiler. Uygulamada bu anlaşılabilir: Bir hasta birden fazla soruna sahip olduğunda, neden-sonuç çizgilerini birbirinden ayırmak daha zordur. Ancak bu tercih, çalışmaya katılan insanların son derece normalin dışında oldukları anlamına gelebilir. Gerçek hayatta, psikolojik sorunlarımız karmaşık biçimde kişiliklerimizle bütünleşiktir. Terapiye getirdiğiniz konu (diyelim ki depresyon) başka, birkaç seanstan sonra ortaya çıkan sorun başka (örneğin ailenizin kabul etmeyeceğinden korktuğunuz bir cinsel yönelimle barışma gereksinimi) olabilir. Buna ek olarak, bazı çalışmaların zaman zaman yanlı bir şekilde hile yaptıkları görülmektedir; söz gelimi diğer öğrencilerden yalnızca birkaç günlük üstünkörü bir eğitim almış olan lisansüstü öğrencileri tarafından yapılan “psikodinamik terapi” ile BDT’nin karşılaştırıldığı çalışma gibi.

(…)
Yazının 3. bölümü için tıklayınız.

Yazan: Oliver Burkeman
Çeviren: Jülide Yapıcı
Kaynak: The Guardian

Please complete the required fields.