Hasta bir toplumda sağlıklı kalmak mümkün mü? yazımızda içinde yaşadığımız “hasta” toplumsal düzenin iktisadi-politik-hukuksal-kültürel gerçekliğine sorgulamaksızın uymamız sonucundan ortaya çıkan “normalliğin patolojisi”nden (1), “Eleştirel Psikoloji” yaklaşımıyla başka türlü bir akıl yürütme ve başka türlü davranma olanakları sağlayan koşul-anlam çözümlemeleriyle kurtulma olanağından bahsetmiştik. Buradaki çözümlemelerimizin devamı olarak kaleme aldığımız Aklımızı neden kaçırmıyoruz? Yoksa kaçırdık mı? yazımızda ise, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin “hasta”  gerçekliğine sorgulamaksızın, körü körüne uymaya çalıştığımız sürece aklımızın aslında bizden çıkarak “hasta” toplumsal gerçekliği sürdüren düzenin aklına dönüştüğünden, dolayısıyla akılsızlaştığımızdan, fakat ego savunma mekanizmalarımızın bize aklımızı yerindeymiş gibi gösterdiğinden bahsetmiştik. Bu yazımızda ise, daha önceki bu iki yazımızın devamı olarak, içimize sinip kendi akıl yürütme biçimini bize dayatan toplumsal düzenin bizi “akılsızlaştırma”  sürecini durdurmanın ve aklımızı tekrar geri kazanmanın başka bir yöntemi üzerinde duracağız. Güvenliği artırıyorum derken riskleri, özgürlükleri garanti altına alıyorum derken baskı ve denetimleri artıran; bilincimizi parçalayarak insani gelişmemizin bütünlüğünü bozarken yaşam ilişkilerimizi, haz ve zevklerimizi paramız ölçüsünde satın alınabilecek metalara dönüştüren; verili koşullara “zekice” ve eksiksiz uyarak kendimizi kanıtlamamızı başarı kabul ederken bizi diğer insanlardan yalıtarak tek başına kullanmak için şeyleştiren ve sonuçta aklımızı kendisi için araçsallaştırarak “yaşam dünyamızı sömürgeleştiren” sistemin aklından kurtulabilir miyiz? Kendimize yabancılaşarak sistemin gereklilikleriyle düşünen zihnimizi ve doğal öznelliğimize yabancılaşarak sistemin “duygularıyla” ve mantığıyla konuşan dilimizi arındırarak tekrar kendimize döndürebilir miyiz? Toplumsallığa isteksiz bireysellik ve birleştirici nesnelliğe karşı ayrıştırıcı öznellik olarak ortaya saçılan; yabancılaşma, yalnızlaşma, bencilleşme, ilgisizleşme, isteksizleşme vb. patolojileri “normal” kabul edip “hasta” toplumsal gerçekliği ve kendimizin “normal” patolojilerini değiştirme ilgisinden uzaklaşan aklımızı dışarıdan içeriye ve kişilerarasına çekerek tekrar geri kazanabilir miyiz? Kazanabilirsek ne kadar ve nasıl? İlgi ve gereksinimlerimize ilişkin yaşam deneyimlerimizi paylaşarak iletişimin gücüyle diğer insanlarla ilişkilerimizi yeniden kurabilir ve eleştirel bir ortak akıl geliştirebilir miyiz? (2). Alman sosyolog ve filozof J. Habermas’ın 1970-80’li yıllarda geç kapitalist toplumsal sistemler için psikanaliz modeline göre (3) düşündüğü sosyolojik diskurs yöntemiyle kısaca bakalım (4).

Diskurslar bir grup içinde bir kişinin yönlendiriciliğinde temellendirmiş ve kavramlara dayalı düşüncelerle konuşma ve konuşarak yukarıda değindiğimiz bağlamlarda sistemin bizi nasıl kendimize, insani özümüze ve gereksinimlerimize, dilimize, diğer insanlara yabancılaştırdığının ve şeyleştirdiğinin farkına varma süreçleridir. Günlük yaşamda da her zaman birbirimizle konuşuruz, fakat genellikle ego savunma mekanizmalarımız nedeniyle, kendilik değerimizi yükseltmek, kendimizi haklı çıkarmak veya onaylatmak için konuşuruz. Diskursların amacı ise; bize düşünce, duygu ve davranışlarımızı yönlendiren değer ve normların sistemin egemenlik ilişkilerini taşıyan toplumsal kültürün ürünleri olduğunu kavratmak ve bizi kendimize ve yaşam anlayışımıza karşı eleştirel düşünme ve davranış biçimlerine yönlendirmektir. Diskurs süreçlerine katılanlar bilişsel ifadelerini (söylediklerini) kendi yaşam koşullarıyla ilişkili olarak temellendirirler ve tekil ve özelmiş gibi görünen ilgi ve gereksinimlerden eleştirel olarak diğer insanlarla ortaklaştırıcı ve toplumsal değişime yönlendirici ilgi ve gereksinimlere varmayı denerler. Diskurs süreçleri bu açıdan Habermas’a göre yalnızca düşünsel bir model değildirler, toplumsal politika için dönüştürücü bir pratiğe geçişin araç ve yöntemidirler (5).

Diskurs süreçlerinin oluşturduğu eleştirel kavrayışla, genel geçerli değer ve normların dışına çıkarak eleştirel olarak birleştirici ilgi ve gereksinimlere hangi durumlarda ve nasıl varılabilir? Habermas’a göre insanların eleştirel edim ve eylemler için bağlayıcı olabilecek yönelim ve normlara ulaşmasını sağlayan diskurslar genel geçerli normlar tereddütle karşılandığı zaman, başka bir şekilde ifade edecek olursak; insanlarda köreltildiklerine ve “yaşam evrenlerinin sömürgeleştirildiğine” dair “rahatsızlık” oluşmaya başladığı zaman oluşurlar. Böyle durumlarda insanlar başka türlü düşünmeye ve yorumlamaya, başkalarını dinlemeye ve anlamaya çalışmaya daha yatkındırlar. Eleştirel düşünme, edim, eylem ve yaşam tarzlarına geçişi sağlayabilecek yeni değer ve normlar üzerinde uzlaşabilmek için, ifade edilen ve tartışmaya açılan kanı, ilgi ve gereksinimlerin bir konuyla bağlantılı olarak sınırlandırılması gerekir. Sistemin kendi değer ve normlarımız sandığımız değer ve normları, yeterli sıklık ve sürelerle yürütülen” aydınlatıcı”  deneyim paylaşımlarıyla diskurs süreçlerinde deşifre edildikleri zaman, deneyimlenen bireysel gerçekliklerin belirlenmiş, fakat zorunlu gerçeklikler olmadığını, değiştirilebilir gerçeklikler olduğunu kavramaya başlarız. Böylece “ideolojik körelmelerden kurtulma” ve yeni gerçeklik ufku için anlamlı bulunan değer ve normları keşfetme süreçleri, toplumsal koşullara müdahale etme ilgisi, “gizil bir eylem ilişkisi”, özneler arası eşitlikçi iletişimin gücünden eleştirel bir ortak akıl oluşmaya başlar (6). Örneğin; “Hasta bir toplumda sağlıklı kalmak mümkün mü?” yazımızda verdiğimiz çalışma koşullarına karşı “Çalışan Girişimleri”nin ve eğitim sistemine karşı “Veli Girişimleri“nin oluşturulması örneklerini, eleştirel bir ortak aklın oluşması sonucunda ortaya çıkan girişimler olarak değerlendirebiliriz.

Yukarıda söylediklerimize ek olarak diskurs süreçlerinin tam uygulanabilirliği veya yöntemsel sorunları hakkında kısaca şunları söyleyebiliriz:

  • Diskurs sürecine katılanlar anlaşmaya hazır olmaktan başka tüm güdülerini “devre dışı” bırakmalı, yani egemenlik güdülerinden arınmış bir karşılıklı etkileşim sürecine girmeye hazır olmalıdırlar (7). Karşılıklı etkileşim dilsel ifadelerin, davranış ve etkinliklerin ve beden diliyle ifade edilen dışavurumların tümüdür (8).
  • Karşılıklı etkileşim süreçlerinde, “henüz aydınlanmamış olanlara” göre daha “üstün” olan bir “aydınlatıcı”nın bulunması kaçınılmaz görünmektedir. Fakat, bir tür süpervizör rolündeki “aydınlatıcı” en azından kendi gereksinimlerini kısmen bilmeli ve üstünlükçü dayatmalardan kaçınabilmeli, diskurs süreçleri “aydınlanma sürecinde sadece katılanlar vardır” anlayışıyla yürütülmelidir (9).
  • Diskurs süreçlerinde yaşam koşullarını sorgulayıcı olarak değişmesi hedeflenen ilgi ve gereksinimler üzerine yeterli sıklıkta ve yeterli sürelerle konuşulmalıdır ve konuşanlar kendilerini birbirleri üzerinde egemenlik gütmeyen eşit değerde özneler olarak algılamalıdır. Diskurslarda her konuşanın söylediği geçerlidir ve diğerleri tarafından “gerçek”, “doğru”, “samimi” ve “anlaşılır” olarak kabul edilmelidir (10). Konuşanlar, dinleyen ve cevap verenler tarafından, söyledikleriyle kendilerine varoluş alanları yaratmaya çalışan eşit değerde özneler olarak algılandığında, karşılıklı olarak akılcı bir güdülenme özendirilebilir, ilgi ve gereksinimlerin geçerliliği karşılıklı olarak kabul görebilir ve sonuçta bir uzlaşıya varılabilir (11).
  • Diskurs süreçleri, katılanlar açısından psikolojik bir çatışma potansiyeli yaratmamalı ve güç ilişkileri içinde boğulmamalıdır. Bu nedenle katılımcılar, ifade ettikleri değerlerin kendilerini güncel yaşamlarında yönlendiren değerler mi yoksa olmasını istedikleri değerler mi olduğunun farkına varmalıdırlar. Katılımcılar bu sayede kendinde ve “kaymamış” bir özne olmayı ve “kaymayı” yaratan sistemin “hileli” yönlendirmelerine karşı durmayı öğrenirler.

Sonuç olarak diskurs süreçlerinde “hasta” olanlar “terapist” konumuna geçebileceklerinden veya “ezilenler” sosyal ilişkilerin mekanizmalarıyla birlikte kendilerini tanıyarak ezilme nedenlerini kavrayabileceklerinden, diskurs süreçleri sistemin meşruluğunun sorgulanmasına ve yeni öğrenme düzeyleri ve gelişim mekanizmalarına yol açabilen süreçlerdir. Bir diskurs sürecinde katılımcılar kendilerine özgü (öznel) sandıkları düşünce ve duygularını ve bunların doğurduğu ilgi, gereksinim ve davranışlarını “aydınlatıcı”nın hissedilmeyen yardımıyla karşılıklı olarak tartışmaya açtıklarında, önemli bir şeyin farkına varabilirler: Düşünce ve duygularımızın doğurduğu ilgi ve gereksinimlerimiz ve bunların yarattığı davranışlarımız çoğunlukla sistemin farkında olmadığımız zorlama ve baskılarının ürünüdürler ve diğer insanlarla ortak nesnel yanımızı oluştururlar. Katılımcılar bu sayede öznel dışa vurumların “nesnellikleri sadece kavranmadıkları için süren baskı ilişkilerinin eleştirel olarak gözden geçirilmesine” (12) yol açan bir rüşt kazanma ve özgürleşmeye yol açtığı deneyimini kazanırlar. Katılanlar kendilerini tanıdıkça, tanımanın yarattığı güçle “hasta” rolü giderek çözülmeye başlar ve katılanlar kendi özerkliğini kazanır. Burada Habermas için söz konusu olan diskurs süreçlerindeki aydınlanmanın “gerici”, “tutucu”, “devrimci” veya “ilerici” sonuçlara varması değildir. Önemli olan; kapitalist sistemde bir şeylerin “çok derinlerde yanlış olduğunun” (13), yani sistemin insanın kendi ürettiklerini onun üzerinde bir tahakküm aracı haline getirdiğinin ve son çözümlemede insana yeterli değeri vermediğinin farkına varılarak özgürleştirici bir sürece girilmesidir.

Habermas’ın diskurs modeli uygulanabilirliği ve öngördüğü amaçlarlara ulaşılsa bile egemen toplumsal değer ve normların karşı bir kültürle ne kadar değiştirilebileceği açısından tartışılmış ve eleştirilmiştir. Eleştirilerin önemli bir kısmı verili yaşam koşullarına yöneliktir: Sınıflı toplumlarda eleştirel ve dönüştürücü bir bakıştan ve özgürlüklerden öznel olarak vazgeçmemiz bizi verili yaşam koşullarına uymaya zorlayan maddi bir temelde gerçekleşmektedir.  Bu maddi temeli, ruhsal yapılarımızı “komuta ve itaat” için örgütleyen kent yaşamı, devlet, modern yaşamda “teknik” zorunluluklar olarak uymamız gerekenler ve son derece örgütlü bir piyasa ekonomisi oluşturmaktadır.  Egemen sistemin yaydığı ve uyguladığı üretim, iktidar ve benlik oluşturma bilgileri ve teknolojileri (14) yalnızca belirli beceriler edinmemizi sağlamamakta, aynı zamanda bize belirli tutumlar edindirerek bizi sistemle bütünleştirmektedir (15). Benliğimizin nasıl oluşturulduğu ve “tutsak” alındığı bireysel olarak veya gruplarda eleştirel olarak aydınlatılabilir, bireyler “kendi bedenleri ve ruhları, düşünceleri, hareket tarzları ve varoluş biçimleri üzerinde, kendi olanakları ya da başkalarının yardımıyla bir dizi operasyon” (16) yaparak belirli bir arınmışlığa erişip rüşt kazanabilir ve özgürleşebilir. Fakat mevcut maddi temel, yapı, kurum ve kurallarıyla sürdüğü sürece diskurslarda deneyimlenen özgürleşmenin kalıcı olmayacağını ve diskursların bireysel ve toplumsal değiştirici gücünün oldukça kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca diskurslarla toplumsal gelişime katkı, yasaların bağlayıcılığı nedeniyle kamusal istemlerin göz ardı edilemeyeceği bir demokratik düzen ve politik kültürü öngörmektedir (17) ve kendi gelişimini toplumsal gelişime bağlayan bir üst yapı (devlet ve politik sistem) tarafından bireyi öne çıkaran yasal düzenlemelerle korunmak zorundadır.  Fakat korunsa bile günümüz modern toplumlarının bunalım ve patolojileri nedeniyle her zaman kırılma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Dipnotlar:

(1) Fromm, E. (2018/1991). Die Pathologie der Normalität (Normalliğin Patolojisi). Ullstein Verlag. Normalliğin patolojilerine farklı yazılarımızda tekrar değineceğiz.
(2) Habermas, 1978a: 303; Habermas, 1999b: 522; Habermas, 1978b: 32ff.; Habermas 1999a/1981: 28; Fromm, 2018/1991: 70.
(3) Habermas, 1979/1968: 301ff.
(4) Diskurs süreçlerini, üretimde “esnekleşme”, bireysel-mesleki gelişmelerdeki kırılmalar ve süreksizlikler ve iletişim biçimlerindeki yaygın sosyal medya kullanımı vb. özellikleriyle tanımlayabileceğimiz günümüz neo-liberal geç kapitalist sistemleri açısından irdelemek daha farklı boyutları da içerecektir.
(5) Habermas, 1978a: 25. Foucault da iktidarın insanların tutumları, inançları ve pratikleri üzerinde denetim sağlamak için ürettiği ve yaydığı düşünce sistemleri anlamında diskurs (söylem) kavramını kullanmaktadır. Fakat Habermas ve Foucault’da diskurs konusunun kuramsal arka planı ve pratikle ilişkisi farklılaşmaktadır. Foucault’a göre söylemler sonuçta toplumun neyin iyi neyin kötü, neyin normal neyin sapkın olduğu hakkındaki inanç sistemini belirlemektedir. Söylemin kendisine karşıt söylem oluşturarak direnilebilir. Hem Habermas hem Foucault, Marx’ın insanların aklına ve muhakeme etme biçimine yaygın olarak egemen olan “nesnel düşünme biçimleri” dediği kapitalist iktidar ve egemenliğin benimsettiği ideolojik düşünme biçimlerini eleştirel olarak irdeleme geleneğini sürdürmektedir.
(6) Habermas, 1978a: 25-27; Habermas, 1979/1968: 76-77. Diskurs süreçleri bir bakıma, Eleştirel Psikoloji’nin “Hasta bir toplumda sağlıklı olmak mümkün müdür?” yazımızda belirttiğimiz “koşul-anlam çözümlemesi” süreçlerine benzemektedir.
(7) Habermas, 1979/1973: 148; Habermas, 1971: 117.
(8) Habermas, 1995/1984: 140.
(9) Habermas, 1978a: 45.
(10) Habermas, 1999a/1981: 148-149; 1995/1984: 440; Reese-Schäefer, 1994/1991: 29. Habermas’a göre insanlar toplumsallaşma süreci boyunca dilsel edimlerde bulunan etken özneler olarak gelişirler, en azından potansiyel olarak vesayetten kurtulmuşlardır veya kurtulmaya hazırdırlar ve “evrensel faydacılığın” metinde belirtilen dört “geçerlik hakkını” sağlamaya yönelik olarak iletişimsel etkinliklerde bulunurlar. Konuşanların cinsel ve sosyal konumlarından, günlük hayatta karşılaşılan konuşma tarzlarından soyutlanarak idealize edilen bu modelin temel varsayımı, insanların Habermas’ın “iletişimsel rasyonalite” olarak adlandırdığı bir iletişim yeteneğine sahip olmalarıdır.
(11) Habermas, 1999a/1981: 37, 71.
(12) Habermas, 1978a: 307.
(13) Horster, 1980: 77f.
(14) Bookchin, 1994: 181; Foucault, 1998: 26.
(15) Foucault, 1998: 27.
(16) Foucault, 1998: 26-27.
(17) Habermas, 1989: 465, akt. Reese-Schäfer, 1994/1991: 87.

Kaynakça
BOOKCHIN, M. (1994). Özgürlüğün Ekolojisi. Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü. İngilizceden çeviren: Alev Türker. İstanbul: Ayrıntı.
FOUCAULT, M. (1998). Benlik Teknolojileri. Türkçesi: Gül Çağalı Güven. “Kendini Bilmek” adlı kitapta. İstanbul: Om.
HABERMAS, J. (1971). Vorbereitende Bemerkungen zu einer Theorie der kommunikativen Kompetenz (İletişimsel Yetkinlik Kuramına Hazırlık Notları). J. Habermas/N. Luhmann, Theorie der Gesellschaft oder Sozialtechnologie-Was leistet die Systemforschung’ içinde. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1978a). Theorie und Praxis (Kuram ve Eylem). Sozialphilosophische Studien. Frankfurt am Main:  Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1978b): Technik und Wissenschaft als İdeologie (İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim). Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1979/1973). Legitimationsprobleme im Spätkapitalismus (Geç kapitalizmde meşruluk sorunları). Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1979/1968). Erkenntnis und Interesse (Bilgi ve İlgi). Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1989): Volkssouveränität als Verfahren. Ein normativer Begriff von Öffentlichkeit (Yöntem olarak halkın bağımsızlığı. Kamuya dair normatif bir kavramı). In: Merkur, 43. Jahrgang, Heft 6.
HABERMAS, J. (1995/1984). Vorstudien und Ergänzungen zur Theorie des kommunikativen Handelns (İletişimsel Edim Kuramına İlişkin Ön Çalışmalar ve Ek Bilgiler). Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1999a/1981). Theorie des kommunikativen Handelns. Band 1 (İletişimsel Edim Kuramı. 1. cilt) Handlungsrationalität und gesellschaftliche Rationalisierung. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HABERMAS, J. (1999b/1981). Theorie des kommunikativen Handelns. Band 2 (İletişimsel Edim Kuramı. 2. cilt). Zur Kritik der funktionalistischen Vernunft. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
HORSTER, D. (1980). Habermas zur Einführung (Habermas’a Giriş). Interview mit Jürgen Habermas am 23. März 1979 in Starnberg. Interviewer: Detlev Horster und Willem van Reijen. Hannover 1980, s. 77f.
REESE-SCHAFER, W. (1994/1991): Jürgen Habermas. Frankfurt/New York: Campus.

Yazar: Kerim Edinsel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.