Stonehenge’ten 6.000 yıl öncesine dayanan Türkiye’deki nefes kesici Göbeklitepe, uygarlığın yükselişine dair geleneksel görüşü altüst ediyor.

Klaus Schmidt, Türkiye’nin güneydoğusundaki antik bir şehir olan Urfa’dan 6 mil uzaklıkta, zamanımızın en şaşırtıcı arkeolojik keşiflerinden birini yapmıştır: Yaklaşık 11.000 yıllık devasa oymalı taşlar; henüz metal aletleri, hatta çanak-çömleği bile geliştirmemiş olan tarih öncesi insanlar tarafından yapılmış ve düzenlenmiştir. Megalitler (anıttaş), Stonehenge’den yaklaşık 6.000 yıl önceye tarihlenmektedirler. Buraya “Göbeklitepe” deniliyor ve on yıldan uzun bir süredir burada çalışan Alman arkeolog Schmidt, buranın dünyanın en eski tapınağının bulunduğu yer olduğuna inanıyor.

Saat 5:20’de minibüsü ile beni Urfa’daki otelimden alırken “Guten Morgen” diyor. Minibüs, otuz dakika sonra, çimenli bir tepenin eteklerine ve dikenli tellerin dibinde bulunan parklara varıyor. Yokuş yukarı, ana kazı alanı olan, oluklu bir çelik çatı ile gölgelenmiş dikdörtgen çukurlara doğru bir grup işçiyi takip ediyoruz. Çukurlarda, ayakta duran taşlar veya sütunlar daireler halinde düzenlenmiş. Daha ileride, yamaçta, henüz kısmen kazılmış sütunların bulunduğu dört halka var. Her bir halka, kabaca benzer bir düzene sahip: Merkezde içe doğru bakan küçük taşların çevrelediği, taştan, iki adet büyük T şeklinde sütun var. En uzun sütunlar 16 feet (yaklaşık 5 metre) yüksekliğinde ve Schmidt, yedi ila on ton arası bir ağırlıkta olduklarını belirtiyor. Aralarında yürürken, bazılarının boş, bazılarının ise özenle oyulduğunu görüyorum: Bolca sayıda tilki, aslan, akrep ve akbaba, sütunların geniş taraflarında kıvrılıp sürünüyorlar.

Schmidt, devasa taş halkalarını işaret ediyor, bir tanesi 65 feet uzakta, “İşte bu, insan yapımı ilk kutsal yer” diye belirtiyor.

Bulunduğumuz yer, vadinin 1000 feet yukarısında, neredeyse her yönden ufku görebiliyoruz. 53 yaşındaki Schmidt, 11.000 yıl önce manzaranın nasıl göründüğünü hayal etmemi rica ediyor; yüzyıllar boyunca süren yoğun tarım ve yerleşim, burayı günümüzde uçsuz bucaksız boş kahverengi bir alana dönüştürmüş.

Tarih öncesi insanlar buradan, ceylan ve diğer vahşi hayvanların sürülerine; göç yolunda kaz ve ördekleri cezbeden usul usul akan nehirlere; meyve ve kabuklu yemiş ağaçları ile gernik buğdayı ve kızıl buğday gibi yabani arpa ve buğday çeşitlerinin dalgalandığı tarlalara bakıyorlardı. “Bu alan bir cennet gibiydi” diyor Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Schmidt. Gerçekten de Göbeklitepe, Basra Körfezi’nden günümüz Lübnan, İsrail, Ürdün ve Mısır’a kadar ılıman bir iklime ve tarıma elverişli araziye sahip olan Bereketli Hilal’in kuzey ucunda yer alıyor ve Afrika ve Levant’tan avcı-toplayıcıları için cazip bir bölge olarak biliniyor. Aslında, biraz da insanların Göbeklitepe’nin zirvesinde kalıcı olarak ikamet ettiğine dair hiçbir kanıt bulamadığından, Schmidt, bunun, eşi benzeri görülmemiş ölçekte bir ibadet yeri (insanlığın “tepedeki ilk  katedrali”) olduğuna inanıyor.

Güneşin gökyüzünde yükselmesiyle Schmidt, kelleşmekte olan kafasına beyaz bir eşarbı türban stilinde bağlıyor ve kalıntılar arasında ustaca tepeden aşağı doğru yol alıyor. Hızlı Almancası ile, tüm zirveyi yer radarı ve jeomanyetik araştırma yöntemleri ile haritalandırdığını ve 22 dönümlük alanda en az 16 tane daha megalit halkasının gömülü olduğunu belirtiyor. Bir dönümlük kazı alanı, toplam alanın yüzde 5’inden daha azını kapsamakta. Arkeologların 50 yıl daha kazıya devam etseler bile yüzeye zar zor ulaşabileceklerini söylüyor.

Göbeklitepe ilk olarak 1960’lı yıllarda Chicago Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi antropologları tarafından incelenmiş ve konu kapanmıştı. Bölgede yapılan kapsamlı araştırmanın bir parçası olarak, tepeyi ziyaret edip, bazı kırık kireçtaşı levhalarını görerek, höyüğün terk edilmiş bir orta çağ mezarlığından başka bir şey olmadığını varsaydılar. 1994 yılında, Schmidt, bölgedeki tarih öncesi yerleşim yerleri konulu kendi araştırması üzerinde çalışıyordu. Chicago Üniversitesi araştırmacılarının hazırlamış olduğu raporda gelişigüzel taşların kapladığı tepenin kısaca değinildiği bölümü okuduktan sonra oraya gitmeye karar verdi. Gördüğü andan itibaren, mekânın olağanüstü olduğunu biliyordu.

Yakınlardaki düz platolardan farklı olarak, Göbeklitepe, çevredeki arazinin 50 feet yukarısında yükselen, yuvarlak hatlı bir tepeye sahiptir. Schmidt’in gözüne göre bu şekil, göze çarpan nitelikteydi. “Sadece insan böyle bir şey yaratmış olabilir. Buranın devasa bir Taş Devri yerleşim alanı olduğu açık bir şekilde ortadaydı.” diyor. Daha önceki araştırmacıların mezar taşları ile karıştırdığı parçalanmış kireçtaşları bir anda farklı bir anlam kazanıyor.

Schmidt bir yıl sonra beş meslektaşıyla geri dönerek ilk megalitleri ortaya çıkardılar; birkaç tanesi yüzeye o kadar yakın bir şekilde gömülmüş ki üzerinde sürülme izleri görülmekteydi. Arkeologlar daha derine doğru kazdıkça, daireler halinde düzenlenmiş sütunları ortaya çıkardılar. Bununla birlikte, Schmidt’in ekibi, bir yerleşimin göstergesi işaretlerden hiçbirini bulamamıştır: pişirme ocakları, evler ya da çöp çukurları ve aynı dönemlere ait yerleşim yerlerini saran, kilden doğurganlığın simgesi heykelciklerden hiçbiri burada yoktu. Arkeologlar, taştan çekiç ve bıçaklar da dahil olmak üzere alet kullanımının kanıtlarını bulmuşlardı. Bu insan yapımı aletler, benzerleri yakınlardaki diğer bölgelerde bulunup, daha önce karbon yöntemiyle yaklaşık İ.Ö. 9000 yılına tarihlendirildiklerinden; Schmidt ve çalışma arkadaşları Göbeklitepe’nin taş yapılarının da aynı yaşta olduğunu tahmin ediyorlar. Schmidt tarafından alanda yapılan sınırlı sayıda karbon tarihleme yöntemi de bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır.

Göbeklitepe’nin eğimli, kayalık zemini, Schmidt’in gözünde, bir taş ustasının hayalidir. Tarih öncesi taş duvarcıları, metal keskileri veya çekiçleri olmadan bile, çakmaktaşı aletler kullanarak daha yumuşak olan kireçtaşından parçaları kopararak, taşları birkaç yüz metre boyunca zirveye taşımadan ve diklemesine kaldırmadan, sütun olarak şekillendirdiler. Schmidt, taş halkaları bittiğinde, tarih öncesi inşaatçıların onları toprakla örttüklerini söylüyor. Zamanla, eski olanın üstüne başka bir halka daha yerleştirdiler. Yüzyıllar boyunca bu katmanlar tepeyi oluşturdu.

Schmidt bugün bir düzine Alman arkeolog, 50 yerli işçiden oluşan bir ekip ve istikrarlı ve hevesli öğrencilerden oluşan bir ekibi yönetiyor. Alan, genellikle iki ay ilkbaharda ve iki ay da sonbaharda kazılıyor. (Yaz sıcaklıkları 115 F dereceye (yaklaşık 46 santigrat derece) ulaşıyor, ki bu sıcaklık, kazmak için aşırı yüksek; kışın ise yağmur yağdığından alanı su basıyor.) 1995 yılında Schmidt, yaklaşık yarım milyon insanın yaşadığı bir şehir olan Urfa’da, faaliyet üssü olarak kullandığı avlusu olan geleneksel bir Osmanlı evi satın aldı.

Bu eve ziyaret gerçekleştirdiğim gün, gözlüklü, Belçikalı bir adam, uzunca bir masanın ucunda, kemik yığını önünde oturuyordu. Münih’teki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nden bir arkeozoolog olan Joris Peters, hayvan kalıntılarının analizinde uzmanlaşmış. 1998’den beri Göbeklitepe’den çıkan 100.000’den fazla kemik parçasını incelemiş. Peters, sık sık, ait oldukları hayvanların kesilip pişirildiğine işaret eden kesim izleri ve parçalara ayrılmış kenarlar buluyordu. Göbeklitepe’yi yaratan insanların nasıl yaşadıklarına dair en iyi ipuçları, evin içinde bir kiler odasında yığılmış düzinelerce plastik kasaya yerleştirilmiş kemiklerdi. Peters, toplamın yüzde 60’ından fazlasını oluşturan on binlerce ceylan kemiği ile domuz, koyun ve kızıl geyik gibi diğer vahşi av hayvanlarının birçoğunu tanımlamış. Aynı zamanda akbaba, turna, ördek ve kazlar da dahil olmak üzere, bir düzine farklı kuş türünün kemiklerini de bulmuştur. Peter, “İlk sene, hepsi vahşi olan 15.000 adet hayvan kemiğini inceledik; bir avcı-toplayıcı yerleşim alanı ile karşı karşıya olduğumuz açıkça ortadaydı” diye belirtti. “O zamandan beri her yıl bu durum aynıydı” diye de ekledi. Vahşi hayvanların kalıntıları, burada yaşayan insanların henüz hayvanları evcilleştirmediklerini veya tarım ile uğraşmadıklarını gösteriyor.

Peters ve Schmidt, Göbeklitepe inşaatçılarının, tarım için hammaddeyi koruyan çevre koşulları sayesinde, yaşama biçimlerinde büyük bir değişimin eşiğinde olduğunu söylüyorlar. Schmidt, “Evcilleştirilebilecek yaban koyunları, yabani tahıllar ve bunu yapma potansiyeli olan insanlar vardı” diyor. Aslında, bölgedeki diğer araştırmalar, Göbeklitepe’nin inşaatı ile 1.000 yıl içinde yerleşimcilerin koyun, sığır ve domuzları ağıllara kapattıklarını göstermiştir. Ayrıca, genetikçiler, sadece 20 mil uzakta tarih öncesi bir köyde, radyo-karbon yöntemi ile yaklaşık 10.500 yıl önceye veya bir başka değişle, Göbeklitepe’nin inşasından sadece beş yüzyıl sonraya tarihlenen, tarımın geliştiğinin göstergesi, dünyanın evcilleştirilen en eski buğdayının kalıntılarını buldular.

Schmidt ve diğerlerine göre bu yeni bulgular, uygarlık hakkında özgün bir teorinin var olduğunu gösteriyor. Bilim insanları uzunca bir süre, insanların yerleşmiş topluluklarda çiftçilik yapmayı ve yaşamayı öğrendikten sonra, tapınaklar inşa edip, karmaşık sosyal yapıları desteklemek için zaman, organizasyon ve kaynaklara sahip olduklarına inanmışlardır. Ancak Schmidt, gerçekte bunun tersinin gerçekleştiğini savunuyor: Monolitleri inşa etmek için gösterilen kapsamlı, eşgüdümlü çaba, karmaşık toplumların gelişmesi için zemin hazırlamıştır.

Göbeklitepe’deki projenin devasa boyutu bu görüşü pekiştiriyor. Schmidt, anıtların, düzensiz avcı-toplayıcı gruplar tarafından inşa edilemeyeceğini belirtiyor. Yedi tonluk taş sütunlardan oluşan halkalardaki taşları oymak, dikmek ve gömmek için, hepsi beslenmek ve barındırılmak zorunda olan yüzlerce işçiye ihtiyaç vardı. Dolayısıyla bu, bölgede, yaklaşık 10,000 yıl önce yerleşmiş toplulukların ortaya çıkması demekti. Göbeklitepe’den 300 mil uzaklıkta, tarih öncesi bir yerleşim yeri olan Çatalhöyük‘te kazı yapan Stanford Üniversitesi arkeoloğu Ian Hodder, “Bu, sosyo-kültürel değişimlerin, tarımdan önce geldiğini gösteriyor” diyor ve ekliyor “bu alanın, karmaşık Neolitik toplumların gerçek kaynağı olduğu savunulabilir”.

Buradaki tarih öncesi insanlar, taş sütunlardan oluşan halkaları inşa etmek (ve gömmek) üzere toplanmalarına sebep olacak kadar önemli olan neydi? Bizleri, Göbeklitepe’nin inşaatçılarından ayıran uçurum tahayyül edilemez büyüklükte. Doğrusu, anlamlarını çıkarabilme hevesiyle megalitlerin arasında dursam da benimle konuşmadılar. Onlar, dünyayı benim asla kavrayamayacağım kadar farklı gören insanlar tarafından oraya yerleştirilen yabancılardı. Sembollerin ne anlama geldiğini açıklayan herhangi bir kaynak da yok. Schmidt de benimle aynı fikirde, “Burada, yazının bulunmasından 6 bin yıl öncedeyiz” diyor.

Schmidt’in çalışmalarına aşina, Walla Walla, Washington’daki Whitman College arkeoloğu Gary Rollefson, “Göbeklitepe ile (İ.Ö. 3300’te yazılan) Sümer kil tabletleri arasında Sümerler’den günümüze olduğundan daha fazla zaman var” diyor ve ekliyor “Tarih öncesi şartlardan sembolizmi seçmeye çalışmak, boşuna bir uğraştır.”

Buna rağmen, arkeologların belki de açıklanamaz olanı açıklamak için duydukları dayanılmaz insan dürtüsünün sonucu olarak teorileri, kanıtları vardır. Araştırmacılar, insanların orada yaşadıklarına dair şaşırtıcı bir şekilde delil eksikliği olmasının, bu bölgenin, örneğin, bir yerleşim yeri hatta klan liderlerinin toplandığı bir alan olarak kullanıldığının aksini gösterdiğini iddia ediyor. Hodder, Göbeklitepe’nin sütun oymacılığında, geyik ve sığır gibi yenilebilir av hayvanların değil; aslan, örümcek, yılan ve akrep gibi tehditkâr hayvanların ağırlıklı olduğunu ve bunun büyüleyici olduğunu söylüyor. “Kötü görünümlü hayvanların korkutucu, fantastik dünyası” diyerek düşüncelere dalıyor. Daha sonraki kültürler, tarım ve doğurganlığı daha fazla önemsemesine rağmen, bu avcıların belki de, yaşadıkları yerden uzak bir mesafe olan bu kompleksi inşa ederek korkularına hâkim olmaya çalıştıklarını ileri sürüyor.

Fransa’daki Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde bir arkeolog olan Danielle Stordeur, akbaba oymalarının önemini vurgulamaktadır. Bazı kültürler, uzun bir süre boyunca, yüksekten uçan leş yiyici kuşların, ölülerin etini cennete taşıdıklarına inanmaktaydılar. Stordeur, Göbeklitpe’den yalnızca 50 mil uzakta bulunan Suriye ile aynı dönemde yer alan yerleşim yerlerinde benzer semboller bulmuştur. Konuyla ilgili olarak, “Gerçekten aynı kültürün söz konusu olduğunu görebiliyorsunuz, en önemli sembollerin tümü aynı” diye belirtiyor.

Schmidt, bu konu ile ilgili sırrın ayaklarının hemen altında olduğuna emin. Ekibi, yıllar boyunca, kompleksi dolduran toprak tabakalarında insan kemiği parçaları buldu. Derin test çukurları halkaların zeminlerinin sertleşmiş kireçtaşından yapıldığını göstermiştir. Schmidt, katmanların altında yapıların gerçek amacını bulacağından emin: Avcılar toplumu için son dinlenme yeri.

Schmidt, bu alanın, belki de ölünün biçimlendirilmiş tanrılar ve yaşamdan sonraki hayatın ruhları arasında yamaçta hazırlandığı bir gömü zemini veyahut ölüm tapınağının merkezi olduğunu belirtti. Öyleyse, Göbeklitepe’nin konumu rastlantı değildi. “Buradaki ölüler kusursuz bir manzaraya bakıyorlar,” diyor güneş, yarısı gömülü sütunların üzerine upuzun gölgeler savururken Schmidt, ve ekliyor “Bir avcının hayaline bakıyorlar.”

Yazar: Andrew Curry
Çevirmen: Melike Kalkan
Kaynaksmithsonianmag

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.