[Görsel: Hannah Arendt’in 1969’daki hali. Burada, Yahudi soykırımı sonrasında hiçbir vatandaşlığının kalmamasının nasıl bir şey olduğunu ve siyasetin kurmaca gerçekliklerini anlatıyor.]

Hannah Arendt, 1968’de yazılarını derlediği “Karanlık Dönemlerde İnsanlar” başlıklı eserinin ön sözünde şöyle demiş: “En karanlık zamanlarda bile en azından biraz aydınlık beklemeye hakkımız var.” Şu an kendi çağımızın karanlık bir döneminde olduğumuz için bugün, Arendt’in eserleri büyük ilgi görüyor. Çünkü bu eserler, insanlara ihtiyaç duydukları işte o aydınlanmayı sağlayabilmekte.

Arendt 1906’da Almanya’da doğmuş, zamanının önde gelen filozoflarıyla birlikte eğitim almış, 1933’de ise Almanya’dan Paris’e kaçmıştır. Paris’ten sonra kısa bir süre Amerika’da yaşayan Arendt’in en bilinen eserleri arasında şunlar sayılabilir: “İnsanlık Durumu”, “Şiddet Üzerine”, “Siyasette Yalan”, “Totalitarizmin Kaynakları” ve Nazi Adolf Eichmann’ın The New Yorker için sorgulanmasının ardından düzenlenen “Kötülüğün Sıradanlığı Adolf Eichmann Kudüs’te”.

Arendt modern çağın en derin problemlerini, karmaşa ve tehlike eğilimlerini görmede olağanüstü bir yetiye sahipti ki bunların çoğuna günümüzde de rastlamaktayız. “Karanlık dönemler” deyişiyle bizi “kışkırtmalara, ahlak ve diğer kavramlara”, önceden bir değer sahibi olup da şimdi önemsiz detaylarda kaybolan şeylere karşı uyarmaktadır. Arendt’in bu sözleri yalnızca 20. yüzyıl totalitaryanizminin korkunç yüzünü gün ışığına çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda günümüz Amerika ve Avrupa siyasetinde etkin güçlere karşı da bizi uyarır.

Vatandaşlığı olmayan kimseler ve mültecilerin sayısının giderek artacağını ve bunun ciddi bir sorun teşkil edeceğini belirten ünlü siyasetçilerin arasında Arendt de yar alır. Arendt’in kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı 1943 tarihli ve “Biz Mülteciler” başlıklı yazısı, akıllarda soru işaretleri uyandırmaktadır. Bu yazısında evini, dilini ve işini yitirmenin nasıl bir şey olduğunu tarif edip yeni bir kitlesel olaya dönüşen bu durumun –evleri ve ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmış insanlardan yeni kitleler “yaratılması” durumunun–  siyasi sonuçları hakkındaki genel kanılarını ekler. Şöyle der: “Ülkeden ülkeye sürüklenen mülteciler, adeta birer öncü birlikleri gibidir. … Avrupa toplumu en zayıf üyelerini dışlama kararı alıp onlara eziyet ettiğinde ve tam olarak da bu nedenden ötürü parçalara ayrılmıştır.”

Arendt bunları yazdığında herhalde 2018’de hala aynı şeyleri yaşıyor olacağımızı düşünmemiştir. Geçtiğimiz son 100 senede meydana gelen hemen her önemli siyasi olayın sonucunda yeni yeni mültecilik kategorileri meydana geldi. Ve sorun giderek büyümeye devam ediyor. Günümüzde mülteci kampları, ülkelerine dönme ve hatta yeni bir ev kurabilme ümitlerini çoktan yitirmiş milyonlarca insanla dolu.

1951’de yayımladığı “Totalitarizmin Kaynakları” adlı eserinde Arendt şöyle der: “Haklarını yitiren insanların ızdıraplarının temelinde hayattan, eğitimden ve mutluluk arayışından, yahut kanun önünde eşitlik ve özgür düşünce haklarından mahrum bırakılmak değil; artık bir toplumun üyesi olmadıkları gerçeğinin yarattığı acı yer almaktadır.” Ait olunan topluluğun kaybı demek kişinin, insanlığın sınırlarından öteye itilmesi anlamına gelir. Soyut insan hakları ise bunları koruyup gerektiğinde yaptırım uygulanmasını sağlayacak kurum ve kuruluşlar olmadıkça anlamlarını yitirir. Nihayetinde en temek hak, “hak sahibi olabilme hakkıdır”.

Salt hakimiyetin kişilerin kendiliğindenlik, bireysellik ve bir topluluk olarak güçlerinin yok edilmesini amaçladığını bilen ve totalitarizmin korkunç yüzüne sık sık dem vuran Arendt, siyasi bir toplulukta tam bir hayat yaşayıp yeni şeyler yapabilmeyi “natalite” kavramıyla açıklar. Bir yandan da haysiyetli siyasetin karşılaşabileceği olası tehlikeleri her detayıyla analiz etmeyi amaçlar. Arendt’in haysiyetli siyaset anlayışına göre bireyler, birbirini politik eşitleri olarak görerek bilinçli bir şekilde ve birlikte hareket etmelidir.

Arendt’in 1967’de yayımlanan “Siyasette Yalan” adlı eseri, geçerliliğini adeta dün yazılmış gibi korumaktadır. Sistemli yalanlar üzerine incelemeleri ve bu yalanların hakiki gerçekliğe olası zararları çok tartışılan bir konudur. Doğru bilgi nasıl ağızdan ağıza hızla yayılıyorsa aynısı kurmaca bilgi için de geçerlidir. Ve istendiğinde bu “alternatif doğruların” gerçek doğruları yok edip onların yerini alması işten bile değildir.

“Siyasette Yalan” eserinde Arendt, “Doğruların tartışıldığı bir ortamda ve doğruluğu teyit edilmemiş bilgilerin arasında fikir özgürlüğü fonksiyonunu yitirmekte, gülünç bir kavrama dönüşmektedir,” der. Hakiki doğrular ile yalanlar arasındaki çizginin yok edilmesindeki en başarılı teknik, insanların ne yazık ki her doğrunun da nihayetinde bir fikir olduğunu savunmasından ileri gelir. Bunu Trump yönetiminden sık sık duyuyoruz örneğin. Totalitaryen rejimlerde alenen yapılanlar, bugün de çağın siyasetçileri tarafından kurgu ürünü “alternatif gerçekler” üretmek için tekrarlanıyor.

Arendt’e göre tehlike bunlarla da sınırlı kalmıyor. “Yalanların hakikat gibi sunulmasının tehlikesi, onların gerçeklikmiş gibi algılanması değildir. Dünyayı algılama biçimimizin değişip zihinlerimizdeki doğru ve yanlış kategorilerinin zarar görmesi daha ciddi bir sorun teşkil etmektedir.” Artık yalan söyleme olanakları neredeyse sınırsız, söylenen yalanlar ise söylendikleriyle kalıyor.

Liberallerin yalanlarının o kadar kontrol sonucu ortaya çıkmasının ardından bile insanların onlara herhangi bir tepki göstermemesi, oldukça kafalarını karıştırmıştır. Arendt ise propagandanın işleme mantığını şu sözleriyle açıklar: “Kitleleri bir şeylere ikna eden hakikatler değildir, hatta türetilmiş olanları bile değildir. Onlar, içinde bulundukları sistemin tutarlı olmasını bekler ve bununla yetinirler.”

Unutulduğunu veya geri planda kaldığını düşünen insanlar, yaşadıkları stresli durumları anlamlandırabilmelerini sağlayacak ve onlara bir tür umut sunacak hikayeleri adeta havada kapıyor. Hatta bu hikayelerin uydurulmuş olması bile pek fark etmiyor. İnsanların bu kaygılarını sömürerek onlara inanmak istediklerini söylemek de otoriter bir lidere pek çok avantaj sağlıyor. Çünkü insanlar sorunlarını çözeceğine inandıkları uydurma hikayeleri, gerçeklere veya “akla yatkın” argümanlara tercih ediyor.

Arendt bir felaket tellalı değildi. Bizi uyardığı siyasi tehlikelerle başa çıkabilelim diye haysiyetli siyaset kavramını detaylı bir şekilde açıkladı. Natalitemiz ve eylemde bulunabilme yetimiz sayesinde istediğimiz zaman yeni bir şeye başlayabiliriz. Arendt’in söylediklerinin özünde, kişilerin siyasi hayatlarının sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiği görüşü yatar.

Arendt aynı zamanda nihilizm, kinizm ve politik kayıtsızlıktan da kaçınmamız gerektiğini belirtir. Yalan, aldatma, kendini kandırma, algı yaratıp yönetme gibi kavramların tanımında ve gücü ellerinde bulunduranların yalanı gerçeğe katma çabalarını tespit etmede oldukça cesur davranmıştır. Haysiyetli siyaseti savunmasından ders çıkararak günümüzde, siyasi sürece dahil olma ve yurttaşlar ile derin sohbetler edebilme imkanlarının neredeyse yok olduğu şu zamanda, içinde yaşadığımız durumu, durup buna göre değerlendirmeliyiz. Siyaseti silip atma arzumuza hakim olmalı; soluduğumuz tüm bu çirkinlik, yolsuzluk ve yalanların içinde hiçbir şeyin değişemeyeceğini kesinlikle düşünmemeliyiz. Arendt hayatı boyunca içinde bulunduğumuz zamanın karanlık gerçekleriyle dürüst bir şekilde yüzleşmiş ve onları anlamaya gayret göstermiştir. Bunları yaparken de insanların istediklerinde kendilerini aşabileceklerini, aydınlık günlerin de gelebileceğini aklından çıkarmamıştır. Biz de öyle yapmalıyız.

Yazan: Richard J. Bernstein
Çeviren: Nejla Nur Güney
Kaynak: nytimes

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.