Johann Wolfgang von Goethe, 1810 yılında tamamladığı Renk Öğretisi (Zur Farbenlehre) adlı kitabında, Antik Çağ’dan günümüze kadar dile getirilmiş renk teorilerini özetlemekte ve kendi teorisini Newton’ın teorisiyle karşılaştırmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Newton ile Goethe arasına yaklaşık bir asır vardır. Onun bu çalışması daha sonra Ludwig Wittgenstein’ı etkilemiştir. Temel renk tartışmaları, bütün çağlarda olduğu gibi, 18. yüzyılda da (özellikle 3 temel renk: sarı, mavi, kırmızı) yaygın şekilde dillendiriliyordu. Newton’ın 7 rengine karşı Goethe için ana renkler mavi ve sarıydı. Diğer tüm renkler bu renklerin dereceleriydi.

Goethe için ışık, Antik Çağ’daki atom öğretisindekine benzer şekilde, en parçalanmaz ve basit olan homojenliği ifade eder. Zıttı olan karanlık ise, kutupsal bir konumdadır ve ışıkla etkileşir. Oysa Newton’a göre ışık “beyaz”dır ve birçok rengin karışımından oluşur yani heterojendir, karanlık ise onun yokluğudur. Newton ışığın dalga değil parçacık olduğunu savunurken Goethe, duyularla gözlemlenemediğini savunarak ikisini de reddetmiştir. Ayrıca Newton için renklerin varlığında prizmanın bir önemi yokken Goethe’de renklerin ortaya çıkmasını sağlar. Mavi ve sarının ana renkler olduğu tezi de yine prizma deneyinde, yansıyan ışığın bir duvara değil de hemen yanına düşecek bir zemine göre ayarlandığında ortadaki beyaz ışığın her iki yanına düşmesinden kaynaklı dile getirilir. Goethe buna kökensel belirleme ismini verir.

Renk Öğretisi kitabında (s. 28) Goethe için renk, doğanın genel formülleri arasında en iyi görülen ve kavranandır ve göz organına hitap eder. Renkler ışığın edimleri ya da eylemleridir. Newton’ın tüm renkleri tek bir kökene bağlayan indirgemeci yaklaşımına karşın Goethe, zıtlık prensibinden yanadır. Bunlar: ışık vs gölge ve karanlık vs aydınlık olarak düşünülebilir. Bu zıtlıkarın hareketinden veya iç dinamiklerinden renkler oluşmaktadır. Bir Herakleitosçu oluştan söz edebilmek mümkündür. Sarı aydınlığa en yakın mavi ise karanlığa en yakın renktir. Ayrıca sarı, mavi ve yeşil beyaz renk kutbunda iken turuncu, mor ve kırmızı siyah renk kutbundadır. Bunlar esaslı renklerdir. İşte, tüm bu renklerin etkileşiminden ya da karışımından tüm renkler çıkmaktadır.

Newton, sadece ışığın rengini, fizyolojik yapısıyla ilgilenirken, Goethe öznenin bakış açısı ve iç duyumuyla “maddenin renginin oluşumunu” da açıklar. Yani ışığın rengi salt dışarıda olan bir gerçeklikle değil fakat zihnin iç dinamikleriyle de analiz edilir. Burada çağdaşı olan Immanuel Kant’ın kategorilerine benzer bir analiz vardır fakat bunu gözüm biyolojik işlevine de bağlar. Göz sadece edilgen bir ışık algılayıcısı değildir en nihayetinde beyne ulaştırılan ışık orada anlam kazanır: Goethe’ye göre; formu ve rengi algılarken, iç dünyamızdaki ışık; duygu, kültür, yaratı kaynağı olarak görselliği etkiler. Başka bir deyişle; doğanın var olan aydınlık/ karanlığı, bizim kültür ve duygu düzeyimizde düşünsel boyutta bir bütünleşmeyle, doğaya bakışımızı etkileyecek ve böylelikle görünüm renkli bir forma dönüşecektir. Öyleyse “(…) ışığın renginin formu etkilemesi, rengin ışığının da resimsel bir ifade ile düşüncemizi etkilemesi doğal olsa gerek” (Seçkin ve Savacı’dan akt. Tokdil, 2016).

Ludwig Wittgenstein ise konuyla ilgili olarak, 1950’de bir Viyana ziyareti sırasında yazılan ve ölümü öncesi son basılı eserlerinden olan Remarks on Colour (Renkler Üzerine Düşünceler) adlı eserinde düşüncelerini dile getirmiştir. Eser çeşitli önermeden oluşmaktadır ve birçok yerde Goethe’ye referans vardır. Renkle ilgili felsefi düşünceleri dil oyunları bağlamında çözülebileceğine inanmıştır. Renklerin anlamlarını, ifadelerini ve bağıntılarını incelemiştir. Açıklık ve koyuluk üzerinden kendi teorisini oluşturmaya çalışmıştır.

Wittgenstein’a göre Goethe’nin renkler üzerine olan teorisini tatmin edici bulmamış öyle ki onun teori dahi olmadığını söylemiştir (önerme 70): “Goethe’s theory of the constitution of colours of the spectrum has not proved to be an unsatisfactory theory, rather it really isn’t a theory at all.” Doğa’nın bu teoride, bir deneyimlerden kaynaklanan bir sonuç alanı değil fakat bizatihi renk kavramının kendisinde yatmaktadır. Goethe’nin önermeleri ne a priorik ne de deneyseldi sadece bir takım mantıksal çıkarımlarla ilgiydi.

Wittgenstein eserinin başında dil oyununu açıklayarak başlar: Bir şeyin bir diğerinden daha açık veya daha koyu olmadığını bildiren şey. İki şey arasındaki bağıntı bir dil oyunudur. Yalnızca dışsal ve geçici bir bağıntı (örneğin renkler) ve içsel ve sürekli bir bağıntı (örneğin numaralar) farklılığı vardır onun dışında önerme biçimleri aynıdır: “x, y’den daha açıktır”. İki farklı tondaki beyazlığın karşılaştırılmasında, birinin diğerinden daha beyaz ya da diğerinin açık gri olduğunu söyleyebiliriz.

Ana renk ve ara renkler de dil oyunundan ibarettir. Bir rengin karışımdan kaynaklandığı vakit ana renk olamayacağı iddiasının bir renge bakarak karar verilebilirliği olanaklı mıdır? Daha fazla mavi veya daha fazla sarının karıştırıldığı bir yeşil “daha az mavili yeşil” ya da “daha az sarılı yeşil” midir? İşte bu, dil oyunlarının kapsamındadır (Önerme 6): “what is there in favor of saying that green is a primary colour, not a blend of blue and yellow? Would it be right to say: “you can only know it directly by looking at the colours”? But how do i know that i mean the same by the words “primary colours” as some other person who is also inclined to call green a primary colour? No,- here language- games decide”. Eğer kavramsal yolla olacaksa, bir renk körünün kavramlarına da norma saplanıp kalamadığı için bir kusur ya körlük atfedemeyiz. İki kimyasal bileşimde “kahverengi” olarak gördüğümüz bir rengi, başkası “yeşil-kırmızı” olarak adlandırılabilir. Bu süreklilik ve geçişlilik görünürdeki olumsallıktır. Renk körüne sahip bir kabilenin ve onların dilindeki renk kavramlarını düşündüğümüzde, o renkleri bizimkinden (öreneğin Türkçedeki renklerden) farklı kullanırlar ve öğrenirlerdi ve translate etmekte sıkıntı yaşanırdı. Benzer tartışmalar Goethe’nin kuramı  bağlamında saydam ve saydam olmayan renk ayrımlarında da fizyolojiyle ilgili sorunlarla karşımıza çıkar. “Saydamlık, saydam ortamın yaptığı izlenim bir şeyin ortamın gerisinde durmasıdır. Görsel form tümden tek renkle ilgili (monokromatik) ise, saydam olamaz”. Öyleyse bir rengin saydamlığından söz edilebilir mi?

Duyusal verilerle kavramların inşasındaki kurallılık, bir takım fenomenolojik problemle ortaya koyabilir. “Işığın renksizliği”, “beyazın açıklığı”, “siyahın koyuluğu” gibi görüntüden kaynaklı izlenimler, belli renkler ve formlarla bağlantılıdır. Wittgenstein, rengin basit ve mantıksal olarak şeyin aynı türü olduğu şeklindeki geleneksel düşünceyi yıkmak için Goethe’nin çalışmaları bağlamında böyle bir yol tercih etmiştir. Görüntünün öznedeki izlenimi ve kavram ile arasındaki ilişkiden çıkan dil oyunu denemesidir. Wittgenstein şöyle demektedir (önerme 53): There is no such thing as phenomenology, but there are indeed phenomenologicalproblems” Fenomenoloji gibi bir şey yoktur, fakat hakikaten fenomenolojik problemler vardır.

Kaynaklar
GOETHE, Johann Wolfgang. Renk Öğretisi. İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2013.
TOKDİL, Ezgi. Renk Kuramları ve Andre Lhote Örnekleminde Renk Algısına Fenomenolojik Yaklaşım. İdil Dergisi, 5.22 (2016): 547-568.
WITTGENSTEİN, Ludwig, et al. Remarks On Colour. Oxford: Blackwell, 1977.

Yazar: Aziz Ardıç

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.