Alain Badiou, Etik adlı eserinde, kavramın doğuşunu, değişen anlamını iyi ve kötü üzerinden tartışır. Lacan, Derrida, Althuser, Foucault, Deleuze gibi filozofların düşüncelerine de değinen Badiou, gündelik hayatta olumladığımız etiğin çok da masum olmadığını söyler. Yazar, Yüzyıl adlı eserinde yirminci asrın insanlık tarihi açısından neden başarısız olduğunu tartışır. Aşka Övgü’deyse Lacan’ın “Cinsel ilişki yoktur” savından yola çıkarak, Rimbaud’u yanına alır, “Aşkı yeniden icat etmek” gerektiğini savunur. Badiou, aşkın inatçı bir serüven olduğunu söyler ve aşkı yeniden anlamlı kılar. Etik’teyse siyaseti, hukuku, inancı, aşkı ve hakikat sandığımızla gerçeklik arasındaki ayrımı irdeler. Bir bakıma özneleşme sürecinin ipuçlarına değinir.

Örneğin, bazı cinsel tutkuların aşk olayının taklitleri olduğunu görebiliriz. Yukarıda söylediklerimiz hatırlanırsa, beraberlerinde terör ve şiddet getireceklerine şüphe yoktur. (…) taklitlerini manipüle ettikleri hakikat süreci ile bağlantılı olarak kavramamız gerekir (…) Kötü bir hakikatin taklit edilmesi sürecidir. Ve esasen, kendi uydurduğu bir ad altında, terörünü herkese yöneltir. (s.81)

“Siyaset” veya “aşk” gibi adlar altında daha önce sürmekte olan her şey en iyi olasılıkla bir yanılsamadan, en kötü olasılıkla bir taklitten ibarettir. (s.83)

Badiou, Etik’te hakikatin peşinden giden insanın “biri” olmak yolunda ilerlerken -sadakate sadık kalmak koşuluyla- öğrendiklerini kendiliğiyle birleştirmesi gerektiğini söyler. Bildiğimiz etiği yere serer. Günlük hayatta pek çok kişi “ahlak” kavramı yerine tercih eder bu sözcüğü. Modernizmin ikiyüzlülüğüne maske edilen etik bir etikete dönüşmüş meğer.

Badiou, etiğin bugünkü tarifini yaparken Lacan’ın arzu, aşk ve ilişki kavramlarını, Foucault’un özne ve biyoiktidar tanımlarını yanına alarak ilerler. Etik, Yunancada, iyi bir varoluş tarzı, bilgece bir eylem arayışı anlamına gelirken, zamanla, kötülüğe açılan ön yargının temeline dönüşmeye başlar. Siyaset etiği, tıbbi etik, bioetik gibi… kavramlardan yola çıkarak hakikat etiğine ulaşır Badiou. İnsanların herhangi bir durumla ilişki kurma biçimine… Toplumsal olanı şekillendirmeye başlar etik. İnsan demişken Badiou kitabın ilk bölümünde insanın var olup olmadığını da sorgulayarak, her kavram gibi insanın da yaratıldığını, dolayısıyla Foucault’dan esinle öznenin henüz oluşmamış olduğunu, insan diye tanımladığımızın egoya denk düştüğünü, özne olma sürecinin yolunu hızla egodan ayırması gerektiğini anımsatır. Ego burada psikanalizi simgeler bir bakıma. Psikanaliz, etik sınırlar içerisinde kendince özne yaratan, doğruyu ve yanlışın sınırlarını çizen, dolayısıyla özneleşme sürecini sekteye uğratan bir alan olarak Lacancı tavırla olumsuzlanır. Çünkü etik değerlerin insanın ölümü ya da kısacası ölüm üzerine kurulduğunu söyler Badiou. İnsanlığın ölümle kurduğu ilişki, “insan hakları” diye tanımladığımız normatif sistemi kurar. Dolayısıyla birey toplumsal olanın içinde kaybolur. Tam bu noktada antihümanist düşünceye göz kırpar Badiou. Bahsi geçen insanlığın daha mutlu bir yaşam sürebilmesi için hakikatin peşine düşmesi gerekmektedir. Hakikati arayan insanın “biri” olabileceğini, bundan vazgeçmemesi gerektiğini, sadakate sadık ve tutarlı bir yolun “biri”ni ölümsüzlüğe taşıyacağını söyler. Ölümsüzlük, ölümle ve yaşamla hesaplaşmasını bitirmiş bir halet-i ruhiyeyi anımsatır.

Etik Kötülük’ten ve Öteki’den o kadar çok beslenir ki bunların yakınlaşmasından sessiz bir haz almaması mümkün değildir. (s. 46)

Etik, ötekiyle sınanır. Ötekiye yaklaşımı empati duygusunun ötesine taşır. Bireyler arasındaki farklılık ve mesafeyi, Rimbaud’un “Ben bir başkasıdır” sözüyle bütünleştirip, başkasıyla kurduğumuz ilişkide aramızdaki mesafenin kendimizle olan mesafeyle aynı olabileceğini söyler. Yani özne yoksa ortada, özne olma çabasındaysa insan, kendine de ulaşmak isteyecektir. Öteki yanılgısı da buradan gelir. Etik kuramının inşasına epey yardım eden ötekiye, özellikle Batı modernizminin “ötekiyi tanımak” üzerinden kurduğu sahte siyasete ve bunun namümkünlüğüne işaret eder. İnsan hakları, ölüme karşı yaşamı kutsama haklarıysa eğer, öteki de beriki için, “Benim gibi ol ki farklılığına saygı duyayım,” demek ister bir bakıma. Dolayısıyla iyi de kötü gibi belirsizleşir. Kolektif irade iyi üzerinden kötüyü yaratır. Ötekiyse aynada gördüğümüz nesneleşmiş kendimizi alıp bağrımıza bastığımız haliyle buluşur.

Bir sadakatin taşıyıcısına, yani bir hakikat sürecini taşıyan kişiye ‘özne’ diyorum. O halde, özne hiçbir surette süreçten önce var olmaz. Olaydan ‘önce’ durum içinde kesinlikle yoktur. Diyebiliriz ki hakikat süreci bir özneye sebep olur. (s.52)

Badiou dini de bozulmuş bir etik olarak tanımlar. Günümüz yaşamının dindar olmayan dindarca bir söyleme tabi olduğunu hatırlatır. Kabul edilebilir farklılıkların olduğu düşünülürse, kendine benzetmek koşuluyla kabul edilen öteki, doğal olarak verili olanı esnetirken, iyi ve kötü de tutarsız ve fikrine sadık olmayan bir yürüyüş gerçekleştirir. Bu yürüyüşün karşısına, tüm kavramları ve söylemleri yeniden sorgulayan, çoklu hakikatin yerine tekili koyan, vazgeçmeksizin onun peşinden giden “biri”ni koyar. Özne olmanın sadakat ve tutarlılıktan geçtiğini, kendini göstermeyen hakikate ancak böyle yaklaşılacağını söyler.

Hakikatin basit yokluğu olarak Kötülük, İyi’nin bilinmeyişi olarak Kötü. Çünkü bilgisizlik fikrinin kendisini kavramak güçtür. Bir hakikat kimin için yoktur? Çıkarlarının peşine düşme işine gömülmüş insan-hayvan için hakikat falan yoktur, sadece toplumsallaşmasını sağlayan kanaatler vardır. Özneye, Ölümsüz’e gelince, o hakikatten yoksun olamaz, çünkü kendini sadık yörünge şeklinde verili olan hakikatten ve yalnızca bu hakikatten yola çıkarak kurar. (s.66)

Badiou, Yüzyıl’da uzun uzun anlattığı tuzaklardan Etik’te de bahseder. Özellikle yirminci yüzyılda kırılma anı yaşaması gereken düşüncenin nasıl kendisini sapkın ve kötü bir yere sürüklediğinin altını çizer. Badiou, postmodern demeden postmodern düşünceye atfeder bu sapkınlığı. Der ki, kültürel bakıştaki farklılık, yaratılan etikle tarih boyunca savaşacaktır. Lacan’ın “arzudan vazgeçmeme” üzerine söylediklerine sıkı sıkıya sarılır. Nihilizmin kollarına düşen etik, iyiye giden yol olarak görülmeye devam ederken, özneyi nasıl sakat bıraktığımızı, iyi karşısında kötü olarak tanımlananın ne derece kötü sayılabileceğini söylerken, iyiyle kötüyü sadık olduğu düşüncede yerli yerine oturtur. İdeolojilerin sonu geldi diyenlere karşı, etik kuramının ideolojik olduğu, bunun ölümden koparılmış ölümsüzlük haline engel teşkil ettiğini söyler. Çünkü Badiou insanın hayata anlam katma çabasının ucunda ölüm meselesinin olduğunu bilmekte, ölüm fikriyle yaşamayı hayattan uzaklaştırmak için herkesin kendisini ölümsüz sayması gerektiğini bilir. Çünkü özne olmuş özne hayatla ilişkidedir. Ölüm düşüncesiyle zamanın kölesi olan insanlar, ötekiye yaslanıp kötüyü tarif edip nihilistleşirken, nihilizm iyi ve kötüyü kurar. İyiyi riyakâr bir yere konurken, kötü olumlanır. Çıkmaz sokaktır bu. Badiou bize o sokağın adresini verir. Aslında etik diye gezerken biz, gizli Nazi gibi dolaşırız evrende. İşte bioetik dediği kavram da burada ortaya çıkar. Şık giyimli nihilizm ölümle sarmaş dolaş gezerken, insanlık muhafazakârlaşır.

Hakikat sürecini taşıyan, özneleşme çabasındaki “biri”yse kendisine varmakla kalmaz, kendisini aşar. Bu söylem, şüphesiz Deleuze’ün henüz yaratılmamış bilinçdışıyla buluşur. Mesele adlandırılamayanın adlandırması, diğer bir söylemle manipülatif olanın adlandırılmasındaki sakatlık. Dolayısıyla Badiou etik kuramına içkin olarak hakikatin üstünün örtülmesini üç maddeyle tanımlar.

1- Taklit: Hakikatin taklit edilerek kötülüğü doğurması (Örneğin Nazilerin “sosyalizm” sözcüğünü kullanarak örgütlenmesi.)
2- İhanet: Kendi çıkarı uğruna hakikatten vazgeçmek.
3- Felaket: Adlandırılamayanı adlandırmaya zorlamak.

Ve karşısına başka üç şeyle çıkar: Bu üç şeyin gerçekleşebilmesi için, biri olmak isteğindeki kişinin yoluna devam etmesi gerekir.

1- Feraset: Taklide kanmama.
2-Cesaret: Arzudan vazgeçmeme.
3- İtidal: Bütünlük aşırılığına kapılmama.

Badiou, kötüyü böyle savmaya çalışır. Ama en önemlisi, kitabı okuyan kişi, bitirdiğinde biri olmak için ilk adımı atmıştır bile.

*Etik (Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme), Alain Badiou, Metis, Çeviren: Tuncay Birkan

Yazan: Arzu Eylem

Yayınladığımız alıntı yazılarda yanlış ya da güncel olmayan bilgiler, imla hataları veya anlam bozuklukları bulunması durumunda bundan Düşünbil Dergisi sorumlu değildir.

Please complete the required fields.