HİTLER

2012’nin ilk yarısında Türkiye’de bir şampuan üreticisi firmanın Hitler’li reklamıyla büyük tepki çekmesi üzerine zihinlerde o döneme ait bilgiler tekrar hatırlandı. 2 Ağustos 1934 – 30 Nisan 1945 arasında Almanya Devlet Başkanı olarak hüküm süren Adolf Hitler’in Führer olarak iktidarda kaldığı dönem, insanlık tarihinin en zulüm dolu idaresinden biri olarak tarihe geçmiştir.

Siyasette şiddetin yeri konusunda devlet eliyle şiddet kullanılması hususunda kesin çizgilerin çizilmesinde tarihteki en önemli örneklerden biri olan Hitler döneminde, toplumun bir kesimi üzerine uygulanan ve “sürmek”, “toplamak” ve “nihai çözüm: öldürmek” olarak aşamalandırılan Nazi rejiminin ifadesiyle “Yahudi Sorunu”nu çözüm yolu, devlet eliyle şiddetin vardığı en üst nokta olmuştur.

“Şiddet Üzerine” adlı kitabıyla siyasal şiddet konusunda önde gelen isimlerden olan Hannah Arendt (1969: 54), iktidarın bünyesinde şiddet kullanmanın bulunmadığını, iktidarın meşruluğunda oluşabilecek zayıflamanın derecesine göre şiddet kullanmaya yönelebileceğini belirtir. Burada Nazi rejiminin uyguladığı ilk iki aşama da şiddetin başka bir biçimini oluşturması nedeniyle günümüzde şiddet çerçevesinin asli unsurları haline gelen maddi ve manevi şiddetin içindedir.

Polonya topraklarının işgaliyle Reich’ın Yahudilerinin sayısı 2-2,5 milyona çıkması sonrasında Yahudi sorununu tehcirle çözme imkanı kalmadığını düşünen Hitler, Doğu’daki gettolara toplanan Yahudilere yönelik “nihai çözümü”, 22 Haziran 1941 tarihinde Sovyetler Birliği’ne saldırdıktan sonra resmi emirle ilan ediyordu: ‘‘Führer Yahudilerin fiziksel olarak imha edilmesini emretmiştir.’’ İmhanın resmi kod adı da, ‘‘nihai çözüm’’dü. İnsanlık tarihine Yahudi Soykırımı olarak geçecek uygulamalar, insan aklının alamayacağı kadar zulüm ve vahşeti içinde barındıracaktı.

Böyle bir emri veren Hitler’in hayat hikayesine bakıldığında doğduğu ailedeki travmaların izleri görülebilir. Babasının 1837’de gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelerek sonrasında annesiyle babasının (Hitler’in dedesi ve büyükannesi) evlenmesine rağmen Hitler’in babasını meşrulaştırılması için yapılan baba soyadının alınmayarak gayrimeşru biri olarak Hitler’e babalık yapmasının yaratacağı eksiklik duygusunun, Hitler üzerinde zayıf karakterli baba figürü olarak etkileri Hitler’in çocukluğunda kendini göstermiştir. Diğer taraftan daha önceki kardeşlerinin hepsinin ölmüş olmasının annesinin üzerinde yarattığı mutsuzluğu giderme dürtüsü, annesine düşkünlük olarak kendini göstermiştir. Babasıyla zıtlaşmaları, öğretmenlerini çok sert biçimde eleştirmesinde de görüleceği üzere otorite figürlerine karşı direnç geliştirmiştir. Zaten babasını küçük yaşta kaybetmesi nedeniyle annesine bakmak için çalışmaya başlamak zorunda kalarak okula geri dönememişti. Yahudi düşmanlığına dair kitapları bu dönemde okuyarak ilk başlarda bu fikre karşı çıkmasına rağmen Yahudilerin hayatın her alanında birbirlerini kayırdıkları fikrine kapılmasıyla Yahudilere karşı olumsuz duygular geliştirmeye başlamıştı: “Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılırsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir anti-semitist olmaya karar verdim.”

Babasıyla ressam olmak için verdiği savaş sonrasında bu kez yeteneği olan ressamlık için Viyana Güzel Sanatlar Sınavı’na iki kez girmesine rağmen başarısız olması ve bu sırada annesini kaybetmesi hayatındaki en önemli kırılmalar olarak nitelendirilebilir. Hayatının sefalet yılları olarak tanımladığı bu dönemi sonrasında I. Dünya Savaşı’nda Bavyera ordusunda gönüllü olarak girmesi ve sonrasında da katıldığı karşı devrimci hareketler, içindeki isyanın dışa vurumu olarak değerlendirilebilir. Politik psikoloji alanındaki uzmanlar, yaşanan travmaların aşılmasında yapıcı ve yıkıcı olmak üzere iki yola başvurulduğunun görüldüğünü, Hitler’in yıkıcı yola başvurduğunu belirtmektedirler.

Hitler’in siyasete girmesi ise Almanya’nın mağlubiyeti sonrasında ortaya çıkmaktadır. Annesini kurtarma nosyonunu, annesini kaybetmesi sonrasında I. Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında ülkesini kurtarmaya dönüştüren Hitler, annesinin geçimini sağlamak için işçi olması gibi Alman İşçi Partisi’ne katılarak liderliğe kadar yükselecekti. Bu noktada, sosyalist olmasının yansımasını partinin başına Sosyalist ifadesini eklemesinde görürken İtalya’da Mussolini ile kendini gösteren dönemin ulusçuluk akımının etkisini de Nasyonal ifadesini partinin en başına eklemesinde görebiliriz. Bu iki isim, Hitler ve Mussolini, devleti idare biçimlerindeki şiddetle de faşizmin de simge isimleri olacaktır.

Mussoli’nin Roma Yürüyüşü olarak tarihe geçen hamlesinin başarısını taklit ederek hükümeti devirme girişimlerinde yaşadığı başarısızlıklar sonucu hapse giren Hitler’in ilerde parti faaliyetlerine yön veren kitap olacak Kavgam (Mein Kampf), Hitler’in hapiste yazdığı bir öfke kitabı olarak nitelendirilebilir. Hitler’in hayatı boyunca yaşadığı başarısızlıklara 1924 ve 1929 arasında partisinin başarısızlıkları da eklenmişti; ta ki bütün dünyayı sarsan ve Büyük Buhran diye anılan 1929 Dünya Ekonomik Krizi’ne kadar. Oy oranını giderek artırsa bile iktidara gelişi, komünistlerin genel grevle ekonomide yaratacakları kriz ve iç savaş endişesi sonucu olacak ve Hitler’e başbakanlık koltuğu ancak bu endişe sonucu verilecekti. Komünistlerden kaçan Almanya faşizmin en zalim yüzünü yaşayacağı döneme başlayacaktı.

Reichstag Yangını’nı bahane eden Hitler (ki bunun da Nazi partisinin polis örgütü olan Gestapo tarafından yapıldığı iddia edilmiştir), komünizm endişesiyle kendisini Başbakan atayan Cumhurbaşkanı Hindenburg’un komünizm endişesini bir kez daha kullanarak, Cumhurbaşkanı’na anayasadaki kişi hak ve özgürlüklerine dair maddeleri kaldıran bir kararname imzalatarak diktatörlüğünün önündeki anayasal engelleri ortadan kaldırıyordu. Ardından da Nazi Partisi ve Milliyetçiler hariç diğer partilerin yayın ve seçim çalışmaları durdurarak alternatif ortaya çıkmasını engelliyordu.

Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecek olan Hitler’in diktatörlüğünde çıkarılan kısa adı Yetki Kanunu olan “Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Kanun” yani tüm yetkilerin dört yıl için kabineye verilmesine dair kanunun parlamento tarafından onaylanmasını sağlanmasında da yine baskı yani “zor” kullanılmış, seçimlerden önce komünist parlamenterler gözaltına alınmış, parlamentonun etrafı kuşatılmış ve bazı sosyal demokrat parlamenterler içeri alınmamıştı. Bu kanunla iki devlet erki olan yasama ve yürütme yetkisini alarak diğer tüm partileri yasaklatan Hitler’in diktatörlüğünü oluşturmada ilgili yasal ortamı hazırladığı görülmektedir.

Hitler dönemini tanımlamada en önemli kavramlardan biri propagandadır. Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı kurması, yaptığı uygulamalar hususunda hitabet yeteneği kullanılarak halkın ikna etmesine ne kadar önem verdiği görülebilir. Propagandanın babası olarak bilinen ve 19933-1945 döneminde Hitler hükümetinin Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı’nı yapmış olan Paul Joseph Goebbels, kitlesel propagandanın Büyük Yalan diye ifade edilen tekniğini ustaca kullanan ismi olmuştur. “Hitler’i Hitler yapan kişi”, “meşruiyet sağlayıcı”, “dünyanın ilk ve tek propaganda bakanı” olarak da ifade edilen Goebbels, insanların zayıf noktasını, egolarını ve isteklerini analiz ederek buna göre propaganda teknikleri geliştiriyordu. Akıllarda “Söylediğiniz yalan ne kadar büyükse insanların inanması o kadar kolay olur” ve “Bir şeyi ne kadar uzun zaman tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanırlar” cümleleriyle yer edinen Hitler’in Propaganda Bakanı’nın Alman toplumunun Yahudi düşmanlığına inanmasında da bu tekniği kullanarak ülkedeki bütün aksaklıklarının sebebinin Yahudiler ve Çingeneleri gösterdiği propagandası etkili olmuştu.

Burada kullanan bir başka yöntemde Hitler’in üstün insan olduğuna dair yaratılan algı sonucu yaptığı her şeyin doğru olduğu anlayışının halkta yerleşmesi sağlanıyordu. O kadar ki Alman halkı Hitler dendiğinde “Yaşa Hitler” anlamına gelen “Heil Hitler” diye selamlıyordu. Bu dönemde Almanya Hava Kuvvetleri Komutanı Herman Göring’in Hitler’e yönelik çarpıcı ifadesi, Hitler’e olan bakışın geldiği çarpık noktayı açıkça ortaya koymaktadır: “Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitler’dir”. Hitler’in Alman halkı gözünde geldiği noktada uygulanan propagandanın yanında Hitler’in kendine dair mücadeleci, resimdeki başarısı sonucu mükemmellik ve kendinden önce doğan kardeşlerinin hepsinin ölmesi nedeniyle de ölümsüzlük hissinin, kendinin özel olduğuna dair algısının oluşmasına etkili olduğu belirtilmektedir. Bu algısını destekleyen bir dizi olay dizisi daha bu algıyı gittikçe güçlendirmiştir. I. Dünya Savaşı’nda cephedeyken içinden bir sesin yerinden kalkıp başka bir yere gitmesini söylemesi sonrasında bir bombanın terk ettiği cepheye düşmesi ve oradaki arkadaşlarının ölmesi, kendisini ilahi koruma altında görme düşüncesini saplantılı hale getirmesine sebep olurken yapılan 15 suikast girişiminden kurtulması, bu algıyı geliştirmesine neden olduğu söylenebilir.

“Almanya’nın bütün milletler ve Alman ulusu için zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm’i kovalamaktan asla vazgeçmemesi” Hitler’e göre Almanya’nın geleceğini tartışmasız belirleyecek olguydu ve Yahudi düşmanlığıyla II. Dünya Savaşı’nı, bu saikle yürütmüştü. İktidara geldiğinde Almanya’nın içinde bulunduğu ekonomik koşullarından kurtaracağına söz veren Hitler aşırı artış gösteren işsizliği savaş hazırlığı için kullanmış ve iş sahası oluşturmuştur.

Hitler, ordunun güvenini kazanmak için olduğu ileri sürülen bir adım atarak bir gecede pek çok üst düzey SA elemanının öldürülmesini emrettiği ve en azından 85 kişinin SS subayları tarafından katledildiği gece olan Uzun Bıçaklar Gecesi, 30 Haziran 1934’ü 1 Temmuz 1934’e bağlayan gecedir. Hitler’in ordu üzerinde tam otorite kurmasını sağladığı belirtilen bu adımla Büyük Almanya idealini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu güçlü bir Alman Ordusu yaratma hazırlıklarına hız vermesine tarihçiler, Nazi Almanya’sı için bir dönüm noktası olduğunu belirtirler.

Kendisi de işçi olarak çalışma hayatına başlamış olmasına rağmen Hitler, tek başarısı olarak ifade edilen Alman ekonomisinde sağladığı istikrarı, tüm işçi sendikaları kapatarak işçileri işçi birliğinde toplayarak ücret artışları ve genel grevleri engellemesine ve aidatların da genel bütçeye aktarılmasına borçludur. Ekonomide yaşanan bu gelişmelerin ardından, tüm dünyayı etkileyecek olan dış politika kararlarıyla dünyaya II. Dünya Savaşı’nı yaşatacaktır. Bunun için ilk adım olarak da askeri altyapıyı oluşturmak için I. Dünya Savaşı sonrası imzalanan Versailles Antlaşması’nın getirdiği sınırlamaların kaldırılmasının sağlanmasının ardından, büyük tonajlı savaş gemileri, denizaltı, zırhlı kara savaş araçlarının üretimini sağlaması aslında yaklaşmakta olan saldırgan politikanın ayak sesleriydi.

Bir taraftan da siyasi istikrar için dışarıda da önlemler alan Hitler, uluslararası komünizm hareketinin ülkesine girmemesi için Anti-Komintern Pakt imzalamıştır. 1933-1938 arasında attığı bu adımların ardından, Hitler’in saldırgan politikasının başlangıcı olan 1938’de Avusturya’yı ilhakı, aynı zamanda Hitler’in Büyük Almanya idealinin de temel taşını oluşturur. Giderek yayılan Alman işgalinde 15 yıldır o dönemin Birleşmiş Milletler’i olan Milletler Cemiyeti idaresindeki Saar bölgesinin, Çekoslovakya’nın, Polonya’nın işgalinin arkasında, Büyük Almanya idealinin gerçekleşmesinde ikinci stratejik hedefi olan Almanca konuşulan bölgelerin Almanya topraklarına katılması yatıyordu. Polonya’nın batıdan Almanlar, doğudan da Almanlarla anlaşan Sovyetler Birliği tarafından işgali, II. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek; Birleşik Krallık ve Fransa Almanya’ya savaş ilan edecekti.

Polonya’nın ardından Danimarka-Norveç, Fransa cepheleri, Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan ile Alman ordusu kısa sürede Doğu Avrupa’yı işgal etmişti. Sonun başlangıcı ise 1941’de Almanların savaş ilanı olmadan Sovyetler’e saldırısıdır ve bu da 4 senelik Doğu Cephesi Savaşları’nı başlatmıştır. Burada bir diğer kritik gelişme ise Japonya imzaladığı anlaşma gereği Japonya’nın Pearl Harbor baskını sonrası Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne savaş ilan etmesidir. ABD’nin savaşa girmesi, II. Dünya Savaşı’nın dengelerini değiştirecekti. Diğer taraftan Hitler’i zayıflatan bir diğer gelişme ise filmlere de konu olmuş Almanya’nın ünlü Enigma şifreleme sisteminin çözümlenmesi sonrası Afrika’ya gönderilecek yardımların güzergah ve saatlerinin İngilizlerce bilinerek yardımlar ulaşmadan Akdeniz’deki İngiliz donanması tarafından imha edilmesiydi.

Diğer taraftan Almanya’nın İtalya ve Fransa’da savaşması ve Stalingrad’da çok sayıda askerinin esir düşmesi Sovyetler’in ilerleyişini olumlu bir şekilde etkileyerek Doğu Cephesi ülkelerinin sırasıyla taraf değiştirmesine yol açarak 1945’e gelindiğinde Sovyet ordusunun Polonya’ya, sonrasında da Berlin’e varmasını sağlıyordu. Büyük Almanya ideali için maceraya sürüklediği Almanya’nın yenilgisi, Sovyetler tarafından işgal edilen Berlin’de Hitler’in, eşi Eva Hitler (Eva Braun) ile yeraltı sığınağında 30 Nisan 1945 günü intihar etmesi sonrasında 8 Mayıs 1945’te Hitler’in en yakınında Karargâh Subayı olarak görev yapan Alfred Jodl tarafından imzalanan teslim belgesiyle tescil edilerek Büyük Alman İmparatorluğu tamamen yok oluyordu.

Dünya gücü haline gelmesi için Alman insanının Lebensraum’a (yaşam alanına) ihtiyaç duyduğuna inanan Adolf Hitler için merkez bölge hâkimiyetinin sağlanması savaş nedenlerinden biriydi. Hitler’e göre Büyük Alman İmparatorluğu için hammaddeler doğudan alınmalıydı. Rus ve diğer Slav halklarının öldürülmesi, köleleştirilmesi veya sınır dışı edilmesi, boşalan bu yerlere ve bölgelere Alman insanlarının (Aryan ırkı) yerleştirilmesi olarak tanımlanabilecek Naziler’in bu politikasında devlet eliyle şiddetin vardığı en üst noktalardan biri de şehirde yaşayan halkın açlıktan ölerek yok edilerek yerlerine bir üst sınıf olan Alman halkının yerleşmesi Hitler’in planları arasındaydı.

Bütün bunlar düşünüldüğünde, insanlık hafızasında bu zulümle birlikte anılan bir ismin reklam filmindeki kullanılış şekline verilen tepkinin yerinde olduğu bir kez daha anlaşılacaktır. Çünkü şiddetin olduğu yerde herkes ve her şey sessiz kalmaya mahkûmdur…

REFERANSLAR

ARENDT, Hannah. Şiddet Üzerine, New York, Harvest Book, 1969.

ERDEM, H. Haluk. “Hannah Arendt’in Eichmann Davası Üzerine Düşünceleri”, s. 5, 13 Nisan 2012, http://www.flsfdergisi.com/sayi9/1-16.pdf

HİTLER, Adolf. Kavgam, Emre Yayınları, 2005.

Kaynak: etkinlik.aydın.edu.tr

Yayınladığımız alıntı yazılarda yanlış ya da güncel olmayan bilgiler, imla hataları veya anlam bozuklukları bulunması durumunda bundan Düşünbil Dergisi sorumlu değildir.

Please complete the required fields.