Bu yıl sekseninci yaşını kutlayan “felsefenin kraliçesi”, “çağdaş Antigone” ya da “iyi ana” Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, çağın olaylarına felsefenin ışığında, insan hakları bilgisiyle bakmaya, bu bakış açısına sahip insanlar yetiştirmeye devam ediyor. Kuçuradi, bu yıl 35.’si gerçekleşecek olan, “Felsefe ve İnsan” temalı Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı. Felsefe ve insan hakları arasında bağ kuran Kuçuradi’ye göre insan haklarını koruma sorunu, en başta felsefi bir sorun. Çünkü son yıllarda moda bir kavram haline gelen insan hakları kavramının tam olarak ne olduğunun açıkça ortaya konması gerekiyor ve bunun yolu da felsefenin keskin bakışına sahip olmaktan geçiyor.

Kavramlar kimileyin tehlikeli olabiliyor. Peki ne zaman tehlikeli oluyor dersiniz? Kuçuradi, kitaplarında bu soruyu şöyle cevaplıyor: “İçeriği bulanık olduğu halde, herkes bu kavramı bildiğini sanınca. Korkarım, insan hakları tehlikeli bir kavram olmuştur bile. Felsefe onları yeniden ele almalı, içeriklerini didiklemelidir”.

Kitap Fuarı’nda gerçekleştirilecek toplantılarda, Kuçuradi insan hakları kavramını mutlaka didikleyecek ve insanca yaşadığımız bir dünya için felsefi bilgiyle aralanabilecek bir kapıya işaret edecektir. Fuar öncesinde, felsefeyle yoğrulmuş bir ömrün çeşitli duraklarına göz atmak istedik ve Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile çocukluk yıllarından başlayıp, ülke meselelerine varan bir söyleşi gerçekleştirdik.

311005
“Edip Cansever’den ödünç alarak söylersem, ‘Gökyüzü gibi bir şey çocukluk, hiçbir yere gitmiyor’. İnsanın tüm hayatını belirleyen önemli bir dönem çocukluk. Küçük İoanna’ya yakından bakabilir miyiz? Nasıl bir çocuktunuz ve nasıl bir aile ortamında büyüdünüz?”

“Çocukluğumdan az şey hatırlıyorum. Kendimi oynarken hemen hemen hiç hatırlamıyorum. Aklıma tek gelen bir-iki imge varsa, bunlar sek sek oynamak ve ip atlamak. Arkadan baktığımda, karakterimin oluşmasında annemin büyük etkisi olduğunu görüyorum. Örneğin annem, ne yaparsam yapayım, sokakta bana hiçbir şey almamıştır. Ne ister bir çocuk? Bir simit, bir oyuncak. Annem, ağlasam da sızlasam da, almazdı. Ama ertesi gün babam getirirdi istediğimi. Kişilerin gitgide daha fazla ‘kendilerini’ –öfkelerini, hırslarını– tutamadıkları dünyamızda anneme minnet duyuyorum beni böyle eğittiği için. Kendini ‘tutmak’ böyle öğrenilir, herhalde. Uyumlu bir ailede büyüdüm. Annem ile babamın kavga etmesi şöyle dursun, birbirine yüksek sesle konuştuklarını bile duymadım. Anne tarafımdan ailenin en büyük çocuğu bendim. Dayılarımın çocukları hep benden küçük. Bir dayım da beni ‘şımartırdı’. Kınalıada’da evi vardı dayımın, yazlığa gidiyorlardı. Evin bahçesinin arka tarafında domates, biber vb. sebze ekerdi dayım. Her yıl da ilk çıkan domatesi bana verirdi. Mis gibi kokusu olurdu bu domatesin, hâlâ burnumda.

Evimizde bir de İmrozlu dadım vardı: Grammatiki. Ben yirmi yaşıma gelinceye kadar bizle kalıyordu. İlk okumayı-yazmayı bana o öğretti. Daha sonra adı Gökçeada olan İmroz’a dönünce, ben iki defa onun yanına gittim. Doktora tezimin önemli bir kısmını, onun evinde yazdım. Grammatiki ile babam beni kolayca şımartabilecek bir şekilde davranıyorlardı hep. Babam, koca kız olduğum zaman bile, çavuş üzümünün çekirdeğini çıkarır, bana yedirirdi. Eczacı idi, ama bize pek ilaç vermez, kendisi de almazdı.”

“Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu’nun ilk kadın yönetim kurulu üyesiydiniz ve bu ilk, dünya felsefe çevrelerinde ses getirmişti. İnsanlığın varoluşundan bu yana kadının hep ikinci planda, erkeğin gölgesinde kaldığını hatta bilim, sanat, felsefe gibi alanlarda da var olmasının önüne geçildiğini görüyoruz Sizin de kadın olmaktan ötürü yolunuza engeller çıktı mı?”

“Önemli bir engelin çıktığını hatırlamıyorum. Ne var ki, ben de kendimi her şeyden önce kadın olarak görmüyorum. Kamu ilişkilerimde, karşımdakinin kadın ya da erkek olması benim için bir fark yaratmıyor. Ama kadınlara, bütün dünyada, farklı derecelerde de olsa, yapılan ayırımcı muameleyi görmüyor değilim. Her türlü ayırımcılığa karşı evde ve okulda savaşırsak –yani başta biz yapmazsak–, kadın-erkek ayırımcılığı da azalır, diye düşünüyorum.”

“Erkek egemen toplumlarda kadının ‘üretebilmesi’ için ‘kendine ait bir oda’ yaratması şart gibi geliyor bana. Sizin için evlenmemek bilinçli bir tercih miydi? Ya da hiç düşündünüz mü: Evlilik bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz işlerin karşısında bir engel olur muydu?”

“Aile yaşamının sorumlulukları var. Meslek sahibi bir insansanız ve aile kurarsanız, hele çocuğunuz/çocuklarınız olursa, onlara karşı da sorumluluğunuzu taşımanız gerekir. İster kadın, ister erkek olun, bu dengeyi kurmanız, yalnız yaşamaktan farklı bir dengeyi –aile ilişkilerimizin gerektirdiği dengeyi– kurmanız gerekir. Akademyadaki gençlere hep şunu söylerim: Doktoranızı bitirinceye kadar evlenmezseniz iyi olur. Ama evlenirseniz, doktoranızı bitirinceye kadar çocuk dünyaya getirmeyin. Ailelerinden yardım eden yoksa, böyle gençlerin çektiği sıkıntıları, bunalımları çok gördüm. Bunlar da evliliklerini etkiliyor.

Yaşamımızda çok önemli olan iki konu var: Birisi meslek seçimi, diğeri de evlilik kararı. Meslek yaşamımızın ve evliliğimizin, en azından birisinin ‘düzgün’ yürümesi gerek. Yoksa –ister kadın, ister erkek olsun–, kişilerin dengesi bozuluyor, ama mevcut toplumsal koşullarda, bu daha çok kadınların başına geliyor. Hiç şüphe yok ki, ikisi de uyum içinde yürüyorsa, o kişiler şanslı kişiler oluyor.”

“Sürekli yapmak, yetiştirmek zorunda olduğunuz işler olmasaydı yani biraz boş zamanınız olsaydı en çok ne yapmak, neye vakit ayırmak isterdiniz?”

“Öyle bir soru sormam kendime. Yapmam gereken ne ise, onu yaparım. İş zamanı-boş zaman ayırımı bende yok.”

“Bu yılki TÜYAP Kitap Fuarı’nda ‘Felsefe ve İnsan’ teması ele alınacak ve siz de fuarın onur konuğusunuz. İnsan haklarını koruyabilmenin yolu, insan hakları bilgisinden, yani felsefi etik bilgiden geçiyor. Bugün dünyada yaşanmakta olan sorunlara felsefi etik bilgiyle bakmak ve sorunları o bilgiyle değerlendirmek, insanlığı çözüme götürebilir sanırım. Fuarda gerçekleştirilecek olan konferans, söyleşi ve atölyelerin insanlar üzerinde nasıl bir iz, etki bırakacağını düşünüyorsunuz?”

“TÜYAP Kültür Fuarları Müdürü, kitap fuarının merkezindeki konunun ‘Felsefe ve İnsan’ olmasından dolayı çok tebrik aldıklarını söyledi. Bu konu seçimi çok isabetlidir, ama konunun önemine denk söyleşilerin yapılması gerekir. Felsefi bilginin ışık tuttuğu toplantıların yapılmasını diliyorum. Ve oradan ayrılan insanların çoğunun, o söyleşilerde söylenenlerden, o zamana kadar düşünmedikleri bir şeyi düşünmesine, görmedikleri bir şeyi görmesine yol açarsa, çok verimli bir yıl olur.

Felsefi-etik bilgiyle ve en başta açık kavramlarla olan bitene baktığımız zaman, nesnel bakabiliyoruz ve en önemlisi, bizim başka insanlara göstermemiz gereken insanca –insan olarak kendimize ‘yakışan’– muameleyi yapabiliyoruz. İnsan haklarının talep ettiği muameleyi yalnızca görmek değil, en başta biz, insan olma bilinciyle, başkalarına bu muameleyi işbaşında göstermek istiyoruz.

İnsan haklarını korumak ortak amaç –farklı siyasal görüşlere sahip insanların ortak amacı– olunca, yaşanmakta olan bazı önemli sorunlar çözülebilir. Örneğin, yapılacak olan yeni anayasa konusunda ortak amaç, herkesin insan haklarını korumak olursa, bir kısım anlaşmazlıkların ve çekişmelerin ortadan kalkacağını düşünüyorum. Benim belki çok iyimser olduğumu söyleyeceksiniz, ama TBMM’ndeki bütün partilerin bu konuda anlaşabileceğini düşünüyorum, tabii böyle ortak bir amaç koymayı akıllarına getirdikleri ve içtenlikle gerçekleştirmek istedikleri takdirde.”

“Eğitim hayatınıza baktığımızda, sizde iz bırakan öğretmenlerle karşılaştığınızı ve ne kadar şanslı olduğunuzu görüyoruz. Örneğin Emre Kongar’ın annesi Mesude Hanım’ın Türkçe derslerinize girdiğini biliyorum. Bugün Türkiye’deki eğitim sistemini ve eğitimcilerini, kendi öğrencilik yıllarınıza bakarak değerlendirdiğinizde, sizi en çok rahatsız eden, düşündüren, çözüm bulunması gereken mesele nedir?”

“Eğitim, genelinde, yani her kademede daha yüzeysel oldu. Öğrenim, hep daha ‘kolay’ hale getirilmeye çalışılıyor. Ama sonuçta, bir köpeğin kaç ayda doğurduğunu bilmeyen veterinerler çoğalıyor; merdiven basamakları eşit yükseklikte olmadıkça, insanların kolayca boş bulunup düşebileceklerini ve beyin kanaması geçirebilecekleri düşünemeyen mühendisler okullardan mezun oluyor. Eğiticilerimiz de bazı şeylerin farkında değil. Örneğin, çocuklarımızın hoşgörülü olmasını istiyorsak, yirmi dakikalık bir defalık bir konferansla hoşgörüyü öğrenmelerinin mümkün olmadığını bilmemiz gerekir. Bütün değerler eğitimi için de aynı şeyi söylemek mümkün. 10-12 yıl matematik ve başka bazı dersleri okutmak yerine, daha az yıl bu dersleri okutup, böyle ihtiyaçları karşılayacak bazı dersler eklenirse, bu derslerin programları ve öğretmenlerin eğitimi de bunları bilenler tarafından yapılırsa, epey şey değişebilir.”

“Siz öğrencilerinize, derslerde ‘öğretmen uğraştırandır’ diyorsunuz hep. Uğraştıran olma konusunu açalım mı biraz? İyi bir ‘uğraştıran’ olmanın yolu nereden geçiyor?”

“Evet, öyle diyorum. Çocuklar bana dersten zevk aldıklarını belli etmek ve iltifat etmek için ‘ders çok keyifliydi’ deyince, ‘ders keyif yeri değil, uğraşma yeridir’ derim onlara. Uğraşarak bir şeyi görmenin zevki çok farklı bir zevktir. Bir şeyi anlamaya çalıştığın zaman –yaşadıkların, gördüklerinle bağlantı kurabildiğin zaman– öğrenmede senin de payın oluyor. Alnının teriyle öğreniyorsun, hazıra konup yarın unutacağın şeyler dinlemiş olmuyorsun. Bu uğraştırmada, sizin hoca olarak, karşınızdakine göre dilinizi ayarlamanız, onun anlayacağı bir dille onu uğraştırmanız; konuşulan konuyla ilgili olarak neyi göreceğini söylemeden nereye bakmasının uygun olacağını göstermeniz, öğreneceği ‘şeyi’ öğrencinin kendisine buldurmanız önemli oluyor.”

“Bugüne kadar birçok kitap, yazı, bildiri, konuşma metni kaleme aldınız. Ancak yayımlanan ilk yapıtınızın ‘Perdenin Arkası’ ismini taşıyan bir şiir kitabı olduğunu biliyorum –ki şiiri size sevdiren de lisedeki edebiyat öğretmeniniz. Yakında çıkacak olan bir şiir kitabınız var. Bu kitap hakkında konuşabilir miyiz biraz da?”

“Bu kitabın içindekileri hakkında konuşmam. Okuyan onlarla başbaşa kalmalı. Ama isterseniz, bu kitabın başına gelenler hakkında birkaç söz söyleyeyim. Kitaptaki şiirlerin değerli çevirmeni, çevirilerini bana 14-15 yıl önce göndermişti. Ama ben, günlük koşuşturma içinde, bakamadım bu çevirilere –tâ ki ikinci bir kişi bu şiirleri çevirince. O zaman bu çevirileri okudum ve 2015 yılı yazında çevirmeni Kornilia Hanım’la birlikte çalıştık, çevirilere son şeklini verdik. Ancak kapağının yapılması altı aydan fazla sürdü. Bu arada, 40 yıldır kitap yayınlayan derneğimizin, Ticaret Odası’na kaydolması gerekliliği ortaya çıktı. Umarım, işlem uzun sürmez ve sonunda bu şiir kitabı TÜYAP Kitap Fuarı’ndan önce çıkar.”

“İnsanın yaşantı ve eylem olanaklarını bize gösteren en önemli kaynaklardan biri edebiyat yapıtları ve bu yapıtlardaki trajik insan. Etik ilişki, trajik insan ve edebiyat arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Uluslararası ilişkilerde değer çatışmalarını olduğu kadar, değersizliklerin çatışmasını ve bir değer ile bir değersizliğin çatışmasını en çarpıcı şekilde edebiyat eserleri bize gösteriyor. Yaşamda da, kişiler yaşıyor böyle çatışmaları, ama gözünüz onları görmeye alışmamışsa, görünmüyorlar. Bunları yaşayan kişiler bile, ne yaşadıklarının pek farkında olmuyor. Yalnızca acı çekiyorlar, her üç türlü çatışmada.

Herhalde biliyorsunuz: günlük yaşamda trajik kelimesi ‘çok acıklı’ olaylar ve yaşantılar için kullanılıyor; komik kelimesi ise güldürücü olaylar için, kişi tutum ve davranışları için kullanılıyor. Oysa güldüren ve güldürmeyen komik çatışmalar olduğu gibi, bizi hayran bırakan trajik çatışmalar da var. Ben söylediklerimi, yaşanana bakarak söylüyorum. Komik olanı güldürücü, trajik olanı da acıma duygusunu uyandıran bir şey olarak görenler ise, seyirciye bakıyor.”

“Son olarak, ülke gündemine ve anayasanın gözden geçirilmesi konusuna değinelim istiyorum. İnsan haklarına dayalı bir anayasa nasıl olmalı?”

“Anayasamızın gözden geçirilmesiyle ilgili konuşanlar, hep bir ‘uzlaşma’dan söz ediyor. Bu konuda ‘uzlaşma’ kelimesi rahatsız ediyor beni, çünkü uzlaşma, çıkarlar ve hırslar karşı karşıya geldiği zaman söz konusudur. Anayasa ise, bir ülkenin koşullarında bütün yurttaşlarının haklarının korunması için nasıl bir teşkilatlanmanın yapılması –ne gibi alt ilkelerin benimsenmesi, ne gibi organların ve kurumların kurulması ve işletilmesi– gerektiğini saptayan bir ana yasadır. İnsan haklarına dayanan bir anayasa böyle olsa gerek.

Farklı siyasal görüşlerin, farklı ideolojilerin ve ekonomik sistemlerin tek birleşebilecekleri amaç, her insanın –ve bu arada suçlu insanların da– sahip olduğu insan haklarının o ülkede korunmasıdır.

Bana sorarsanız, Anayasa’da tek tek insan haklarının korunmasıyla ilgili normlar, organlar, kurumlar yer almalı. Kuruluş yasasının gözden geçirilmesi şartıyla Türkiye İnsan Hakları Kurumu, bu kurumların en önemlilerinden biridir.”

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’yle Söyleşi: Elif Şahin Hamidi
Kaynak: Remzi

Yayınladığımız alıntı yazılarda yanlış ya da güncel olmayan bilgiler, imla hataları veya anlam bozuklukları bulunması durumunda bundan Düşünbil Dergisi sorumlu değildir.

Please complete the required fields.