George Santayana’nın kitaplarından birinde belirttiği gibi, bir filozofun hayatını üniversitede ders vererek kazanması için hiçbir neden yoktur. Muhtemelen pek az ziyaretçisi olan küçük bir müzede şemsiye ve paltoları toplasa daha hali vakti yerinde bir insan olur. Santayana’nın Harvard’daki meslektaşı William James, bu düşünceyi az çok destekliyor: “Profesöre konuşması için para ödenmesi ne berbat bir ticaret, her şey kelimelere dönüştürülebilseydi evren ne kötü bir yer olurdu.”

Justin Smith’in de belirttiği gibi, bu kelime Yunanlar tarafından 2.500 yıl önce literatüre kazandırıldı. “İrfan aşkı” anlamına gelen sözcük, (diğerlerinin muhasebe yaptığı gibi felsefe yapan insanlardan oluşan) kuşatma altındaki diplomalı üniversite hocalığı yapmak anlamına gelen basit ve huzurlu bir hayat tarzını kastediyor. 2014’te bir diğer az tanınan akademisyeni, kendisinin “bir filozof olmadığını” yazdığı için dava ederek öne çıkan bir profesörden bahsediyor. Smith, bir kimsenin, filozofluğu, makul ve basit şekilde, bir çeşit lisans yada denklik gibi düşünmesinin ve birinin “filozof olmadığını” iddia etmeyi gerçeğe dayalı bir hakikati inkar etmek olarak algılamasının ne anlama gelebileceğini merak ediyor. Felsefe, -ki, Aristoteles’e göre merakla başlar- ukalalıkla, ofis grafikleriyle ve protokollerle sonlandı. 

Justin Smith’in kendisi de bir akademik filozoftur. Kariyeri boyunca Montreal gibi birçok yerde çalıştı; şu sıralar Paris’te görev yapıyor. Fakat profesyonel felsefe tarafından dayatılan “akademik disiplin sınırlarına saygı duymakta asla başarılı olmadı”. California’da okulu bırakan bir ergen olarak kendi başına gayretli bir şekilde okumaya başladı. Bu dönemde dışlanmış bir yabancı gibi hissetti; ki bu, neredeyse bütün orijinal filozofların içinde olması gereken ruh halidir -bazen hayatlarını kaybetme noktasına ulaşana kadar, aynı Sokrat veya İskenderiyeli Hypatia veya Giordano Bruno gibi.

The Philosopher, bir filozoflar tarihinden ziyade, geniş bir derleme. Disiplin sınırlarına saygısızlıkta o kadar usta ki, kadınlarla filozoflar olarak fazlaca ilgilenmesine rağmen, Hypatia’ya değinmiyor ya da Bruno’ya. Aynı zamanda Santayana ve James de eksikler arasında -aynı Pensées’de “felsefeyle alay etmek gerçek felsefedir,” yazan Pascal gibi. 

Fakat Smith bu tür gerçek bir felsefeyi, neredeyse kendi başına münasebetsiz sorular sorarak ve tarihsel ve antropolojik ıvır zıvırlar vasıtasıyla altını üstüne getirerek, profesyonel felsefi ciddiyet ve kendine önemin havasını söndürme yolları arayarak elde ediyor. Şamanlar, kadın bitki bilimciler ve Ortaçağ rahipleri, Hindistan’daki Janistler ve Çin’deki Jesuitler ve dünyanın her köşesinde antik bilgelik dağıtanlar hakkında uzun uzadıya düşünüyor. Bütün bunlara kurgusal monologlar ve otobiyografik fısıltılar ekliyor ve dahası Anglofon akademik felsefenin titiz, kuramsal, kişiliksiz, dikkatle savunulan tavrı ile arasına mesafe koyuyor.

Gelişim sürecinin başlangıcına bir çeşit bağlılık gösteren kitapta, kronolojik bir sıra ya da coğrafi bir düzen takip edilmiyor. Fakat her biri farklı felsefi türler için ayrılmış altı bölüm var. Böyle olacağını tahmin etmemiştim: James’in inatçı ve mülayim kişilikli düşünürleri gibi değişken tabiatlı kimseler veya Cambridge’de maviyi, şekerlemeleri ve kedileri seven insanların aynı zamanda Platon’u da sevdiğini, aynı zamanda yeşili, baharatlı yiyecekleri ve köpekleri sevenlerin Aristoteles’in tarafında olduğunu söyleyen Stephen Toulmin’in düşünürleri.

Smith’in bahsettiği kimseler arketiplerdir -”meraklı”, hikmet sahibi, ısrarcı, sofu, kral, saray adamı. Bütün bunlar birbiriyle çelişkili ya da gayri ihtiyari görünebilirler. Ünlü filozofları bu şemada bir yere oturtmakta zorlanabilirsiniz. Fakat bu büyük ölçüde, sadece felsefenin “kayıp, unutulmuş ve hafife alınmış” kavramlarını sıralamanın bir yolu. Örneğin “meraklılar” fosilleri toplayan ve bulutlara kafa yoran, 1800’lerin başında aniden saygın bilim insanlarına dönüşene kadar, sıklıkla abartılı merakları nedeniyle alay konusu olan erken dönem modern “doğal filozoflar”dır.

Doğal filozofların orijinal evlerinden spekülatif felsefeye geçiş yapmaları, bir kriz olmasa bile, kalıcı bir utanç olmuş gibi görünüyor. Filozoflar doğa ve gerçeğin statüsü hakkında tartışmaya devam ederken, bilim insanları bunun ne olduğu konusunda çok da endişe duymadan, muazzam niceliklerini toplamakla meşguldüler. Ki, bu çabaları, insanların yaşayış şeklini diğer herhangi bir felsefenin yaptığından çok daha fazla dönüştürdü.

Yazar: Lawrence Klepp
Çevirmen: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: Standard 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.