Eduardo’nun yazdıkları Latin Amerika için değildi sadece. Her şey dün ile bugün arasında, batıdan doğuya uzanan bir yolun anlatımıydı.

Liseye başladığım yıla dönmek zorundayım bu yazıyı yazmak için. Bir şeyleri keşfetme ihtiyacının doruklarda olduğu yaşlarım… Yeni şairler bulup, saman kağıtlara en güzel şiirleri yazarak odama astığım; Fight Club’ı, V For Vendetta’yı izleyip sistemi ateşe verme isteğinin doğduğu; Amelie, Once, Sil Baştan gibi filmlerin öncülüğünde aşık olmanın güzelliğini anladığım zamanlardı.

Benden büyük olan kız kardeşimin çocukken bana okuduğu kitapların giriş cümleleri hala aklımdadır. Fareler ve İnsanlar, Salinas Nehri ile başlıyordu ve ben o nehirde kayboluyordum. Aziz Nesin hikayelerini öyle komik okurdu ki, yer yataklarımızda gülmekten öleceğimizi sanırdık.

Eduardo-Galeano2-300x422

Zaman çabuk geçse de hikayeler tarihin en güzel yerinde kalıyor.

Derken kız kardeşim yine bir gün kitap ile geliyor. Elime alıp kurcalamaya başlıyorum. Tepetaklak. Kısa kısa hikayeler görüyorum. Ama hepsi gerçeklerden oluşuyor. Yazarına bakıyorum Eduardo Galeano yazıyor… İsmini söylemekte başlarda çok zorlanıyorum. Kısaca Eduardo diyorum. Söylemesi daha kolay.

Kitap, kız kardeşimle bağlantılı olarak evde oldukça okuyorum. Notlar alıyorum. Sonra kız kardeşimin gideceği zaman geliyor. Bu demek oluyor ki, kitap da gidecek… O an yıkılıyorum. Her sayfayı yazmak istiyorum. Beni deli zannetmenizi istemem. Kitabı hiçbir kitapçıda bulamıyorum.

Bu böyle sürüp gidiyor. Eve o bavulun her girişinde, Eduardo’ya hoş geldin diyorum, giderken Tepetaklak oluyorum. Birkaç kere sakladım kitabı, en güzel zamanlardı benim için. Fakat sonra yine gitti.

Kitap almam gereken günlerden birinde, Latin Amerika’nın Kesik Damarları ile Eduardo karşımda duruyordu. Eve nasıl geldiğimi, onu okumak için odama nasıl kapandığımı hatırlamıyorum. Beş yüz yıldır topraklarındaki zenginlikler nedeniyle kesintisiz bir yağma ve saldırıya maruz kalan Latin Amerika’nın hikâyesi; bütün insanlığın güç ve iktidar ilişkilerinin, emperyalist politikaların, savaşların altındaki nedenlerin, baskı karşısında mayalanan öfkenin, isyanın ve acının özetidir bu kitap.

Daha sonra, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri kitabı ile devam ediyorum. Varolan düzenin ve onun arka yüzünün, açıkça hikayeler ile belirtildiği diğer kitabıydı bu. Eğer bir alıntı yapacak olursak, -ki aralarından seçmek en zor olanıdır- şöyle diyebiliriz; ‘’O yıl Guatemala’da resmi olarak ‘barış yılı’ ilan edilmişti. Ancak artık hiç kimse Gualan bölgesinde balık avlamıyordu, çünkü ağlara insan bedenleri takılıyordu. Gelgit bugün insan parçalarını Plata Nehri’nin kıyılarına geri taşıyor. On yıl önce cesetler Montagua Nehri’nin sularında ortaya çıkıyor ya da yol kenarlarında bulunuyordu: Hatları belirsiz o yüzlerin kimlikleri asla saptanamayacaktı. Tehditlerin ardından kaçırmalar, bombalamalar, işkenceler ve cinayetler geliyordu. ‘Muzaffer Guatemala Ordusu’ ile birlikte hareket ettiğini ilan eden NOA (Yeni Antikomünist Örgüt), düşmanlarının dillerini koparıp sol ellerini kesiyordu. Polisin sahasında faaliyet gösteren MANO (Örgütlü Nasyonal Antikomünist Hareket), kurbanlarının kapılarını siyah çarpıyla işaretliyordu.’’

Eduardo’nun yazdıkları Latin Amerika için değildi sadece. Her şey dün ile bugün arasında, batıdan doğuya uzanan bir yolun anlatımıydı.

Biten kitabın ardından sırayı, Aynalar almıştı. Neredeyse everensel bir tarih olarak tanımladığı bu kitabında da eski çağlardan günümüze tarihi kendi dili ile işliyor. Bağımsızlık üzerine şöyle diyor bu kitabında; ‘’Biz bağımsızız ama özgür değiliz. Eskisine göre daha az özgür olan şu yoksul halklar için bir şeyler yapın. Eskiden, onları ancak ölünce yiyen çoban bir kralları vardı. Şimdi her önüne gelen onları canlı canlı yiyor.’’

Buradan size her altını çizdiğim cümleyi yazamasam da onu anladığınızı biliyorum. Sıra sıra kitaplarını anlatma durumuna girmek istemiyorum. Eduardo’nun güzel olan yanı bir anda kitabıyla karşınıza çıkmasıdır belki de. Kucaklaşmanın Kitabı deriz biz de adına ve yine bir alıntı yaparız bu kokuşmuş düzen uğruna;

“Görevliler, görevini yapmaz.
Politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler.
Seçmenler, oy kullanır ama seçemezler.
Bilgilendirme medyası bilgilendirmez.
Okullar cahillik öğretir.
Yargıçlar, kurbanları cezalandırır.
Ordular, kendi vatandaşlarıyla savaşır.
Polisler, suç işlemekten, suçla savaşmaya zaman bulamaz.
Kârlar özelleştirilirken iflaslar kamulaştırılır.
Para, insandan özgürdür…“

Eduardo-Galeano-3-768x461

Yazmanın devrimci bir eyleme dönüştüğü bunca kitap tarihteki en saygın yerini alacaktır şüphesiz. Onun, yazmaktan asla vazgeçmediği, en kötü zamanlarda bile düşlediği bir dünya ve Helena’sı vardı. Bir de yazdığı güzel anekdot:

‘’Bugün öğrendiğime göre bir grup adam, her ay, derginin çıktığı gün, onu okumak için Uruguay Nehri’ni geçiyorlar. Sayıları yirmi civarında. Grubun başında altmış küsur yaşlarında uzun yıllar hapis yatmış bir profesör var.

Sabahleyin Paysandu’dan çıkıp Arjantin topraklarına geçiyorlar. Burada hepsi birleşip Crisis dergisinin bir sayısını aldıktan sonra bir kafeye oturuyorlar. İçlerinden biri hepsi için, dergiyi sayfa sayfa yüksek sesle okuyor.Dinliyor ve tartışıyorlar.Okuma bütün gün sürüyor.Bitince, dergiyi kafe sahibine hediye edip ve o derginin yasak olduğu benim ülkeme dönüyorlar.

‘Sadece bunun için bile olsa’ diye düşündüm, ‘bunca zahmete değer’…’’

Hakkında, ölüm fermancıları gibi hangi tarihte nerede doğduğunu, hangi okullara gidip nerelerde sürgün hayatı yaşadığını ve neden öldüğünü, öldüğünde kaç yaşında olduğunu yazmayacağım. Bu davranışımı seveceğini düşünüyorum. Sadece şunu söylemek isterim ki, ölümünü öğrendiğim zaman çok ağlamıştım. Hıçkırıklarımın boğazımda yarattığı garip hissi hala hatırlıyorum.

Ağlarken, artık onun kelimelerini okuyamayacağımı düşünüyordum sürekli. Sonra aklıma kız kardeşimi aramak geldi. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum. Yıllar sonra, onca kitabın ardından… Telefonu açtığında zaten ağlıyordum ve Eduardo Galeano dedim. Yine ağladığım için Galeano demekte zorlanmıştım. Birlikte ağlamaya devam ettik. Başladığımız yere dönmüştük. İkimiz de artık “Tepetaklak”tık… Telefonu kapatalım ve Eduardo’nun en sevdiği şarkıyı dinleyelim dedim. Bir kitabında yazmıştı bunu. Kapattık ve defalarca Milton Nascimento / Saudades dos Avioes da Panair dinledik.

Eduardo yazdığı her kitabın başına, ‘‘Helena’ya’’ diye bir not düşer mutlaka… Bu şarkıyı, kaç kere dinledi bilmiyorum ama kitabında kime olduğu yazmıyordu. En sevdiği şarkı, en sevdiği insana gelsin bizden… Biz de şarkı için not düşelim, Eduardo adına: ‘’Helena’ya…’’

“Tarih asla elveda demez, görüşmek üzere der”

Latin Amerika’nın ve tüm dünyanın sömürgeleştirilen halklarının dili, vicdanı ve belleği olan Galeano’ya saygıyla…

Yazar: Gökçe Şahin

Bu yazı Bianet’in internet sitesinden alınmıştır.

Please complete the required fields.