“İsteğin Beni”, içeriğe susamış bir boşluktan; dolu olanla kendini doldurmak, bu dolu olanı boşaltarak kendini doldurmak, -dolunca da- bu dolu olanın yerine kendini koymak, kendisinin doluluğu ile kendisinin olmayan dolu olanın ortadan kalkmasıyla oluşan boşluğu işgal etmek isteyen bir boşluktan başka nedir ki? (Hegel, 1, s 42)

Elinize bir beyaz kağıt alıp, bir “şey”in resmini yapmaya karar verdiğinizde önünüzde iki yol vardır: Ya o “şey”i beyaz kağıdın üstüne elinizdeki kalem ile doğrudan çizersiniz, ya da kağıdı karalayıp, “şey”i yerleştireceğiniz yeri boş bırakarak o “şey”in biçiminde bir boşluk bırakırsınız.

Hegel-Çizim

“Ben” denilen fenomenin oluşum süreci bu iki yöntemden hangisini izlemektedir? Verili, bilen bir “ben”, dış dünyadan önce var olarak dış dünyayı ve dış dünyaya ait nesneleri resmedebilir mi? Yoksa “ben”, bilincin, Hegel’in deyimi ile kendinin bilinci olma aşamasında, resmini çizmiş olduğu dış dünyanın ortasında bir boşluk olarak mı ortaya çıkar? Toplumun bireyden önce varolduğu gerçeğini göz önüne alırsak, beyaz kağıdın üstüne ilk olarak çizilen fenomenin birey değil toplum olduğunu fark ederiz.

İnsanın varoluşunu daha çok ikinci durumdaki gibi görmek daha akla yatkın geliyor. Bu açıdan bilincin, Kendinin bilinci aşamasına geçmesi kilit bir aşama olarak ortaya çıkmaktadır. Kendinin bilincini oluşturan en önemli etken ise istek duymaktır. Hegel’in belirttiği gibi istek duyan bilinç, o ana dek edilgen olarak gözlediği dünyadan, kendine çağırılır. Kendine çağırılan bilinç, dış dünyanın fenomeninin ortasında bir boşlukla karşılaşır, bu boşluk, “ben”in konumlanacağı boşluktur ve Kendinin bilincinde bu boşluk tanımlandığında “ben” ortaya çıkar. Kendinin bilinci “ben”i ilk olarak bir nesne olarak tanımladıktan sonra, bu nesne bir özne görevi üstlenerek kendinin bilincini sahiplenir ve özne, kendinin bilincinde dış dünyanın nesnelerinin temsilcilerini oluşturur. Dış dünyadaki nesnelerin temsilcilerinin temsil edildiği bilincin, eksiklik hissettiği anda istek duyması ile birlikte kendine çağırılması öncesinde, bilinç, bilincin biyolojik varlığının dışındadır.

Boşluk olarak kendini fark eden “ben”, kendini olumsuzlayıp (nesneleştirip), “ben” dışındaki ile kendini var ettiği için, “ben”, kendisinin dışındaki varsa var olabilir. Kojéve bu açıdan Hegel’i şöyle açıklar: Olumsuzlayıcı varlık, kendisiyle özdeşliğini olumsuzlar ve kendi karşıtı haline gelir, ama yine de aynı varlık olarak kalır. Ve onun kendiyle karşıtlık içindeki bu birliği, olumsuzlamasına ya da “çözülmesine” ve hatta “dönüşüme uğramasına” rağmen yine de olumlanmasıdır (özneleşme) (1, s 208). Olumsuzlamayı doğuran şey çalışma ve mücadeledir, sadece düşünsel çaba olumsuzlama yaratmaz.

Görüldüğü gibi özne ile nesnenin sabit konumları yoktur, her ikisi de hem içeride, hem de dışarıdadır. Özne ile nesneleri tanımlamak ile yükümlü olan psikoloji, ancak özne ile nesnenin fenomenolojisini diyalektik bir zeminde, bir varlık bilimi olarak tariflemeye çalıştığı sürece bir bilimdir. Bu bilim, nesne-özne-nesne döngüsünü gözleyen ve bu eylemi tanımlayan bir bilimdir. Yani psikoloji biliminin nesnesi, zaman boyutu içindeki bir edimdir, bir eylemdir, bir varoluş-yokoluş eylemidir. Bu bilim, zaman içindeki özne-nesne hareketliliğini ölçer, zaman ve eylem durmuşsa psikoloji bilimi de yok olmuş demektir.

1) Hegel Felsefesine Giriş, Kojéve A., Çeviren: Selahattin Hilav, YKY Yayınları, 1. Baskı, 2000, İstanbul.

Yazar: Mutluhan İzmir
Bu yazı Mutluhan İzmir’in kişisel internet sitesinden alınmıştır.

Please complete the required fields.