Alistair MacFarlane, Varlık ve Zaman‘ın yazarının varlığını ve zamanını değerlendiriyor.

Martin Heidegger, hem hayatı hem de felsefesine karşı aşırı ve kutuplaşmış tepkileri kışkırtır. 20. yüzyılın en büyük düşünürü olarak gösteriler Heidegger, St. Augustine’ye kıyasla, hastalığın yerleşmekte olduğu modern felsefenin ve modern hayatın önemli bir tahlilcisi olarak görülürken aynı zamanda filozof ünvanına sahip olmuş en büyük şarlatan ve ahmak bir nazi olarak da adlandırılır. Felsefesine gösterilen aşırı tepki, analitik felsefenin hakimiyetine açık bir şekilde karşı çıkmasından ve özellikle felsefenin, bilimin bir hizmetçisi olduğu düşüncesini savunmasından kaynaklanır. Özel hayatına yapılan saldırıların bu kadar şiddetli olması, Almanya’da 1930 ile 1940 yılları arasında boy gösteren yıkıcı olaylardaki rolünden kaynaklanır. 

Martin Heidegger, 26 Eylül 1889 tarihinde, Güney Almanya’da Baden-Württemberg’in Kara Orman bölgesinde ki küçük bir Swabia kasabası olan Messkirch’de, fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi Johanna ve babası Friedrich doğma büyüme Messkirch’liydi. Friedrich usta bir fıçıcı ve aynı zamanda St. Martin kilisesinin hademesiydi. Genç Martin, 1903 yılında burs kazanınca, Konstanz’da bulunan yatılı okula girdi ve oradan da yerel bir üniversite kasabası olan Freiburg’da liseyi okudu. Matin, aşırı dindar bir çevre içerisinde, papaz olmak için eğitiliyordu; ama sonra hem modern (Brentano) hem de antik felsefe (Aristo) ile tanıştı ve hayatı değişmeye başladı. 1909 yılında, bir Jesuit rahibinin yaveri olmak için liseden ayrıldı; ama sadece birkaç hafta sonra, kalp rahatsızlığı bahane gösterilerek görevinden alındı. Sonraki hayatı boyunca hiçbir kalp rahatsızlığı geçirmediği göz önüne alındığında, Jesuit tarikatının, gelecekte oluşabilecek fikir ayrılıklarını önceden fark edip etmediği merak konusu. Freiburg Üniversitesi’ne teoloji ve felsefe eğitimi görmek için yazıldıktan sonra, yaşadığı bir kriz sonucu papaz olmak için aldığı eğitimi sonlandırma kararı aldı ve 1911 yılında çalışmalarını felsefe, ahlak ve doğa bilimine yönlendirdi. 1915 yılında askere alındı; ama savaşmak için yetersiz görüldüğünden, posta servisi ve meteorolojik görevlere atandı. 1918 yılında ordudan terhis edildikten sonra, fenomenolojinin (görüngübilimin)* kurucusu olan Edmund Husserl’in asistanı olmak için Freiburg’a geri döndü. İlk başta öğrenci ve öğretmen, sonraları iş arkadaşı ve ortak olsalar dahi, temelde birbirlerinden çok farklı olan yaratılışları ve yaklaşımları yüzünden kaçınılmaz olarak anlaşmazlığa düştüler ve sonunda ikili, ilişkilerini kesmek zorunda kaldı. 1917 yılında Heidegger, bir protestan olan ve kendisinden Jörg ve Hermann adlı iki çocuğu olduğu Elfride Petri ile evlendi. Evlilikleri, 1920’li yıllarda Heidegger’in, en ünlü öğrencilerinden biri olan Hannah Arendt ile olan ilişkisini atlattı.

Heidegger’in Felsefi Yolculuğu

17. yüzyılın ortalarından beri baskın çıkan felsefe Descates’ın ‘vücuttan bağımsız bir akıl hayal et’ felsefesidir. Bu ikililikten uzaklaşmak için ilk adım, 19. yüzyılda, felsefenin odağını tecrübelerimizin şeylerinden, tecrübe ettiğimiz şeylere çeviren Edmund Husserl atmıştır. Husserl bir matematikçiydi ve doğrudan tecrübe fenomeni ile uğraşan mantıksal temelleri kurmak ile ilgileniyordu. Heidegger daha da ileri gitti ve Kartezyen felsefenin prangalarından kesin bir şekilde kurtuldu: Heidegger, kavrama yetisini ve dilin kullanımınının, bizim doğuştan kabiliyetimize ve dünya ile olan fiziksel etkileşimimiz esasına dayandığını görmüştü. İki filozofun, bilimi taklit etmeye çalışan felsefi yaklaşıma karşı direkt bir meydan okuyuşu temsil eden çalışmaları fazlasıyla özgün ve cüretkardılar. Heidegger felsefe için dini çalışmaları bırakmıştı ve bir klasikçi olarak felsefenin eski ve özgün kaygılarına dönemesini arzuluyordu. Heidegger’in yaklaşım biçimi, bilimsel eğilimli çevrelerdense daha çok edebi odaklı olan akademik çevreler tarafından ilgi gördü. Sonuç olarak, Kant’tan beri (1724-1804) ‘analitik filozoflar’ (bilimsel eğilimli ve çoğu Anglo-sakson ve İngilizce konuşan) ile kıtasal filozoflar (geri kalan tüm filozoflar için uygun bir etiket) olarak adlandırılan gruplar arasında bir süredir açılmakta olan uçurum çapıcı bir biçimde genişledi.

Heidegger, 1914’de ki doktora tezinde, mantığın psikoloji ile olan ilişkisi üzerine çalıştı. Üniversiteye öğretim görevlisi olarak kabul edilmesi için gerekli olan yüksek doktora tezini, Duns scotus adlı bir Orta çağ bilgininin çalışması üzerine yaptı ve yüksek doktora dersinde ise zamanın, sırf sürenin ölçümünden çok daha fazlası olduğu fikrini ileri sürdü. (Bunların hepsi gelecekte olacakların güçlü habercileri niteliğindeydi; ama Heidegger 1927 yılına kadar başka bir çalışma yayınlamadı.) 1922 yılında, Frankfurt’a 80 kilometre uzaklıktaki Magburg Üniversitesi’ne, felsefe öğretmek için öğretim görevlisi olarak atandı. Orada, akıl hocası olan Husserl’dan uzak, fazlasıyla kendine has olan tarzını buldu ve neredeyse 10 yılı aşkın bir süre boyunca okudukları, düşündükleri ve verdiği derslerle başyapıtının temellerini attı. Eski öğrencileri, Hans Georg Gadamer ve Hannah Arendt de dahil olmak üzere, bunları eşsiz mükemmellikte dersler olarak hatırladılar. Heidegger her derste özel olarak ve dikkatle hazırlanmış notları üzerinden dersi işlediğinden, bu öğrenciler çok nadir bir tecrübe olan bir dahinin çalışmasının meydana gelişine tanık oldular.

Başyapıtı Varlık ve Zaman (Sein und Zeit) 1927 yılında yayınlandı ve anında büyük ilgi gördü. Fenomenolojistler arasında zaten halihazırda tutkulu takipçileri vardı; ama şimdi uluslararası bir ün kazanmıştı. 1928’de, emekli olan Husserl’in yerini alması için Freiburg’a tekrar davet edildi. Heidegger fenomenoloji hareketinin başlıca simalarından biri haline geldi ve öyle de kaldı.

Varlık ve Zaman, kısa bir özete adeta karşı çıkıyor. İçerik açısından en dolu, dikkatlice düşünülmüş ve felsefeye en belirgin katkıları sağlamış eserlerden biri. Hiçbir zaman bitirilemedi ve sadece ilk bölümleri yayınlanabildi. Yine de, eşit sayıda sahip olduğu destekçileri ve karşıtları ile, büyük bir etki yarattı ve hala yaratmaya devam etmekte.

Varlık ve Zaman adlı eserinde Heidegger, en temel sorulardan birine cevap aramaktaydı: Varlık nedir? Bir insan; bağımsız bir zihinden ziyade hisseden bir varlık , dünya ile bir olmuş ve onla tamamen etkileşimde olan –sen veya ben olmak ne anlama geliyor? Heidegger, bu tür bir varlığı Dasein* diye adlandırıyor. Dasein ‘olmak-orada’ diye tercüme ediliyor ama genelde tersine çevrilerek ‘orada-olmak’ diye çevriliyor. Almanca’nın günlük konuşma dilinde ‘varlık’ anlamına geliyor. Kitabı çeviren ilk İngiliz çevirmenler Almanca olan kelimenin orijinal halini korudular ve bu sebeple ‘dasein’ fenomenolojide artık standart bir İngilizce terim haline geldi. (Heidegger’i ilk defa okurken Dasein kelimesini daha tanıdık ve sık kullanılan ‘insanlık’ ya da ‘insan’ olarak ele almanız yardımcı olur.)

Heidegger’in dünyası Descartes’ınkinden çok daha farklı –gündelik deneyimin dünyası; Heidegger Varlık ve Zaman ile felsefenin en kutsal tabusu olan, zekanın olağan becerilere karşı üstünlüğü fikrini yıkmayı amaçladı. Heidegger dünyadaki şeyler ile olan ilişkimizi, el-altında-kullanılmaya-hazır-olan (Zuhanden) ve el-altında-hazır-varolan (Vorhanden) olarak iki farklı kategoriye ayırdı. El-altında-kullanılmaya-hazır-olanı (Zuhanden) ünlü bir örnek olan çekiç kullanan bir zanaatkar ile resmetti. Burada çekiç izole olmuş bir obje olarak değil ama ‘bir şeyi çakmak için kullanılacak’ olarak, yani zanaatkarın elinde tuttuğu ve ustaca kullandığı ama bunu yaparken üzerinde hiç düşünmediği bir obje olarak görünüyor. Çekiç kırıldığında ise parçaları, el-altında-hazır-varolan (Vorhanden) olarak kabul ediliyor: Yeni oluşan parçalar yığını, hemen fark edilebilen herhangi bir kullanıma sahip olmayan ve nasıl bir amaçla kullanılacağını bulmak için bilinçli bir şekilde düşünülmesini gerektiren objeler haline geliyor. Bu fikirlerin hepsi zamanının epey ilerisinde olsalar da artık felsefi kritikte, yapay zekada ve uygulamalı psikolojide kolayca bulunuyorlar.

Varlık ve Zaman‘ın başarısına takiben Heidegger, 1930’larda çok az şey yayınladı. Felsefi görüşü, Dasein’ın merkeziliğine daha az vurgu yapacak şekilde değişti. Heideggerci bilginler –büyüyen bir grup– felsefesindeki bu değişimi die Kehre (dönüş) olarak tanımlıyor ve bazıları bu değişimi erken ve geç Wittgenstein’a benzetiyorlar. Heidegger her zaman düşüncelerinde devamlılığı vurgulamıştı. Fazlasıyla düzenliydi; tüm derslerinin, notlarının, kağıtlarının, kitaplarının, seminerlerinin ve yazışmalarının kayıtlarını dikkatlice korumuş ve titizlikle organize etmişti. Sonunda bütün bu çalışmaları 50 ciltten fazlasını dolduracaktı. Sonraki yıllardaki çalışmalarını, basit bir hayat sürdüğü Kara Orman’daki küçük bir kulübede, teknolojiden uzak, geleneksel swabia kıyafetlerini giyerek yaptı.

Heidegger’in Karanlık Dönemi

1930’lu yıllar Heidegger’in hayatında karanlık bir dönemdi ve bu yıllar hala itibarına kalıcı ve derin gölgeler düşürmekte. Modern dünyanın birçok yönünü beğenmiyordu ve 1928 yılında, eski bir öğrencisi olan Herbert Marcuse’a yazdığı bir yazıda ”Nasyonel Sosyalizm’den, hayatın manevi açıdan tamamen yenilenmesini, sosyal gerginlikte bir arabulucu rolü oynamasını ve Dasein’ı komünizmin oluşturduğu tehlikelerden koruyacak bir kurtarıcı olarak gördüğünden bahsediyordu.” 1933 yılında, Freiburg Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasında katkıda bulunması beklentisiyle, Nasyonel Sosyalist Parti’ye üye oldu. Bununla birlikte, Nazi karşıtı iki Dekan’ın görevden alınmasını reddetti ve 1934 yılında görevinden istifa etti; ama yine de Nazi rejiminin uygulamaya koyduğu eğitim reformunu alenen desteklemeye devam etti. Sonraları, çok kötü bir tercih yaptığını fark ettiğinde, hatalarının sonuçlarını düzeltmeye çalıştı. 1944 yılının sonbaharına doğru Nazi hiyerarşisinin gözünden o kadar düşmüştü ki gurur kırıcı bir şekilde Ren nehri boyunca anti-tank hendekleri kazmak için Volkssturm’a (‘Halkın fırtınası’, bir tür Nazi iç güvenlik kuvveti) alındı. Savaştan sonra Nazilerden Arındırma Konseyi tarafından öğretmekten men edildi. 1951 yılında bu yasak kaldırıldı ve Heidegger, Freiburg’da fahri profesör olarak atandı ve orada kaldı. 

Bir sürü insan, bunlara akademisyenler de dahil olmak üzere, 1930’lu ve 40’lı yılların Almanyasında, tiksindirici bir şekilde davrandı ve Heidegger’in davranışları hiç şüphesiz bazı iş arkadalarının düştükleri seviyelere kadar hiç düşmedi. Ama çoğunun affedilemez olarak gördüğü, 1945 yılından sonra Hitler, Nazizm ve Soykırım konularına karşı olan sessizliğiydi. 1966 yılında Der Spiegel‘e, ancak ölümünden sonra yayınlanması şartı ile bir röportaj verdi (1976 yılında yayınlandı), ki George Steiner’in deyimiyle ‘sinsiliğinde ve nezaketinde ustalıklı’ bir röportajdı. Heidegger 26 Mayıs 1976’da Freiburg’da öldü ve okula giderken her gün önünden geçtiği ailesinin Messkirch’de yattıkları mezara gömüldü. Mezar taşının üzeri tek bir yıldız ile kazılıdır. Bu yıldız 1947 yılında yazdığı bir satıra atıf olarak kazılmıştı: ”Düşünmek, kendini birgün gökyüzünde yalnız bir yıldız olarak duracak olan tek bir düşünceyle sınırlamaktır.” Ama felsefi semada bir sürü yıldız vardır.

*Dasein: “Bu terim insanın dünyadaki etkin varoluşunu belirler. Buna göre, insan herhangi bir nesne değildir, bir insanın başka insanlarla bulunması bir taşın başka taşlarla bulunmasına benzemez, insan boşlukta yer kaplayan olmaktan daha çok bir şeydir: o ‘yönelgen’ bir varlıktır, algılayan, isteyen, eylemde bulunan ve bu yüzden olanaklarının sağladığı kesin bir özgürlük içinde ve buna bağlı olarak geleceğin belirsizliği içinde bunaltıya ya da boğuntuya düşen bir varlıktır” 

*Görüngübilim: 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felsefe akımıdır. 

Yazan: Alistair MacFarlane
Çeviren: Eran Erarslan
Kaynak: philosophynow.org

Please complete the required fields.