Güney Fransa’daki Pech Merle, Font-de-Gaume ve Rouffignac Mağaralarını ziyaret edin ve gezegenimizin sunduğu en nefes kesici sanatlardan birine tanık olun. Bizonlar, aslanlar ve diğer yaratıkların görüntüleri mağara duvarlarından seçilebiliyor. Garip bir mamut ile dev bir boğanın yanı sıra at sürüleri ve nadir de olsa gergedanlar kayaların üzerinde adeta geçit töreni yapıyorlar. Çok sayıda hayvan canlı renklerde, perspektif duygusu ve anatomik detaylar ile tasvir edildiğinden ötürü bu sanatçıların önemli bir beceri kazanmış oldukları anlaşılıyor.

Çoğunlukla Fransa ve İspanya’da bulunan bu yeraltı galerilerin aynı zamanda da oldukça yaşlı oldukları ortaya çıktı. Chauvet ve Lascaux yakınlarındaki çalışmaların 30,000 yıldan daha yaşlı olduğu düşünülürken Rouffignac’dakilerin yaklaşık 13,000 yaşında olduğunu belirlenmiş. Taş duvarlardaki, tükürük ve yağla birleşmiş okra ile kömür karışımı harcı ile yaratılan, bu tanıklık bizim avcı-toplayıcı atalarımızın etraflarındaki dünyayı ürkütücü seviyede sofistike bir yöntemle tasvir edebildiklerini gösteriyor. Sanat eleştirmeni John Berger bir keresinde bu ressamlar hakkında “İlk andan itibaren bir lütfa sahip oldukları görülüyor” demişti. Picasso daha da dehşete kapılmıştı. 1940’da Lascaux’yu Taş Devri’ndeki atalarımızın el işlerini incelemek için ziyaret ettikten sonra kasvetli bir biçimde “Biz hiçbir şey icat etmedik” diye belirtmişti.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu resimler her sene on binlerce ziyaretçi çekiyor. Ancak bu sanatın çoğu zaman dikkatlerden kaçan ama şimdi bilim adamlarına son evrimimiz hakkında taze kavrayışlar sağlayan başka bir yönü var. Bu muhteşem dörtnala koşan atlar ve bizonlar hakkında çalışmak yerine araştırmacılar onların hemen yanında resmedilen sembolleri inceliyorlar.

Bu işaretler, antik mağara çalışmalarının büyük çoğunluğunda kendine nadiren yer bulabiliyor. Bazıları mağaralardaki hayvan resimleri ile karışmış iken bazıları gruplara toplanmış, bazıları birli ikili olarak görülüyor. Üçgenler, kareler, tam yuvarlaklar, yarım yuvarlaklar, açık köşeler, artılar ve nokta kümeleri var. Diğerleri daha karışık: biçimsiz parmakları olan el çizimleri (negatif eller olarak bilinir); paralel çizgilerden oluşan satırlar (parmak çizikleri denir); penniform olarak bilinen dal benzeri sembollerin diyagramları veya tectiform denilen kulübe benzeri yapıların küçük eskizleri. Toplamdaki 26 özel işaret Avrupa’nın içine düştüğü ve yeniden doğduğu, bin yıllık son büyük Buz Devri’nde mağaralarda tekrarlı biçimde kullanılmış.

Britanya Kolumbiyası’ndaki Victoria Üniversitesi’nden Genevieve von Petzinger “Bu semboller mağara duvarlarının her tarafında fakat kimse onları gerçekten fark etmiyor.” dedi. “Örnek vermek gerekirse Werner Herzog, Chauvet hakkındaki Cave of Forgotten Dreams (Unutulan Düşler Mağarası) isimli son belgeselinde tamamen atların ve gergedanların resimlerine yoğunlaşıyor, kamerasının sanki orada hiç yokmuş gibi sembollerin arasından geçip gitmesine izin veriyor.”

Von Petzinger’e göre bu bir hata. Çünkü semboller bizon ve mamutların güzel görüntülerinde olduğu gibi, atalarımızın fikirlerini gerçekçi bir şekilde temsil etmekten, kavramların sembolik olarak temsil etmeye başladıkları aşamaya kadar nasıl geliştiğine dair net kanıtlar sunarlar. Bazı durumlarda işaretler, bir hayvanın parçalanmış görüntülerinin kullanımından ortaya çıkıyor ve nihayetinde bu hayvan için bütünüyle bir sembol olarak hareket ediyor. Örnek olarak büyük bir resimde atın arka kısmını tasvir etmek için kullanılan dalgalı çizgiler nihayetinde farklı çizim düzlemlerinde tüm bir atı temsil edebiliyor.

Fakat von Petzinger’in çalışmasında sembollerin ortaya çıkması üzerine yapılan çalışmalardan daha fazlası var. Meslektaşı April Nowell ile birlikte çalışarak Fransa ile İspanya’daki 200’den fazla mağara ve diğer barınaklarda bulunan tüm işaretlerin bir veri tabanını oluşturdu. Çalışmanın amacı ilk olarak nerede ve ne zaman kullanıldıklarını, hangi kombinasyonlarda çalıştıklarını bulmak ve bunları diğer eski eserlerde bulunan işaretlerle karşılaştırmaktı. Sonuçlar şaşırtıcıydı, veri tabanının gösterdiğine göre birçok sembol sıklıkla farklı mağaralarda tekrar tekrar düzenlenen belirli kümelerde sıralanmıştı (örneğin parmakları çizikleri ile negatif el).

Von Petzinger “Bulduklarımız olağanüstüydü” demişti. “Bu işaretlerin kullanılma biçiminde kesinlikle desenleme var” diye devam etmişti. Diğer bir deyişle o ve Nowell bu işaretlerin sadece soyut bir karalama olmadığını, 30,000 yıl önce Avrupa’da yaşayan Cro-Magnonlar tarafından taşa boyanmış bir kod gibi göründüğünü göstermiştir. Bizim Taş Devri’ndeki atalarımız tarafından denenmiş bir tür yazılı dil olduğuna dair bir kanıt bulmuş gibi gözüküyorlar. Bu fikir eğer kanıtlanabilmiş ise yazının icadı olarak bilinen, ilk tarım toplumlarının da tarihi olan yaklaşık 6,000 yıl öncesinin tarihini, 30,000 yıl öncesindeki inanılmaz bir tarihe kadar yazının bilinen doğumunu geri çekecektir.

Ancak yine de Von Petzinger ve Nowell dikkatli davranıyor. Nowell “Henüz ‘L’ (lose) veya ‘W’ (win) kelimelerini kullanmadık” diyor. “Bu bizim bildiğimiz gibi bir yazı veya anladığımız bir dil gibi değil. Bununla birlikte, bu mağaralardaki sembollerin desenlemelerine bakıyoruz ve bunu çözebilirsek anlamlarına ulaşabiliriz.”

Onların bu dikkatleri anlaşılabilir bir olay. Yine de kanıtlar çok çarpıcı. Mesela von Petzinger özellikle yaygın olan “II ^ III X II” şeklinde tekrarlayan bir motif gibi duvarlarda görülen beş sembollük bir set bulmuştu. Şaşırtıcı bir şekilde, diziyi yakın zamanda beklenmedik başka bir yerde de buldu. “Kuzey Bordeaux’daki St. Germain de la Rivière’de kızıl geyik dişlerinden yapılmış bir kolyeli genç bir kadının yaklaşık 15,500 yaşında olan iskeleti keşfedildi” diye ekliyor von Petzinger. “Bu dişlerin üçünün üzerlerinde işaretler vardı: ‘II ^‘ ilkindeydi; ‘III’ diğerine ve ‘X II‘ de üçüncüdeydi. Beş ortak sembolümüz bu kolyede de var” şeklinde devam ediyor.

O zamanlarda Fransa’da kızıl geyik yoktu ve muhtemelen farklı kabileler arasındaki ticaret öğelerinden biri olan kolye dişlerinin İspanya’dan geldiği düşünülüyor. Obsidiyen ve diğer malların da bu bölgelerden gelen gruplar tarafından takas edildiği bilinmektedir. Ancak kolye parçaları bu yoldan gelmişse, Fransa’ya gelmeden önce veya sonra üzerlerindeki semboller nerede oyulmuştu? Eğer daha eski ise bu, kaba yazılı dil biçiminin hâlihazırda Güney Avrupa’da yaşayan farklı Cro-Magnon avcı-toplayıcı gruplarını birbirine bağlamış olabileceğini gösteriyor. Belki de semboller bir ismin harflerini oluşturuyordur veya dini bir mesaj içeriyor olabilirler.

Nowell “Bugün net olarak söylemek tabi ki imkânsız; ama geyik dişleri kesinlikle çok önemli bilgiler” diyor. “Bu dişler beş sembolün üç özel anlam birimini temsil ettiğini ileri sürüyorlar. Bunu mağara resimlerinden, birlikte toplanmış göründükleri yerden anlayamadık. Bunlar bildiğimiz manada yazılar değiller ama duvardaki rastgele birer karalama da değiller” sözlerini ekliyor.

Von Petzinger, “Aslında bu çalışma bilgi devriminin bir parçası” diyor ve devam ediyor: “Bilim insanları bu sembolleri daha önce fark etmişti; ancak veritabanımızı hazırlayana kadar onları düzgün bir şekilde analiz edemedik. Bugün veritabanıma istediğim herhangi bir soruyu sorabilirim. Örnek vermek gerekirse ‘15,000 ve 20,000 öncesi arasında resim çizilen her mağarada kaçar adet hectiform bulunmuştur?’ sorusunu soruyorum. Ve veri tabanı yavaş yavaş desenleri veriyor.”

Ancak çalışmalarının kritik öneme sahip başka bir yönü de var. Bu sembol dizilerinin yaygın olarak kullanılışı modern insanın Avrupa’ya yayılışından 30,000 sene öncesine dayanıyor ve tarihleri nihayetinde Neanderthallere kadar uzanıyor. Soru şu: Modern insanlar ilk olarak ne zaman onları geliştirdi ve kullandı? Homo sapiens, biz Avrupa’ya vardıktan sonra mı onları icat etti; yoksa daha da eski bir kökeni var mı? Atalarımızın yaklaşık 70,000 yıl önce, küresel diasporalarına ilk başladıklarında, onları Afrika topraklarından çıkarmaları mümkün müydü?

Bu soruların cevapları, paleontoloji ve antropoloji dünyasında önemli bir ayrımı ortaya koymaktadır. Bir tarafta Stanford Üniversitesi’nden Richard Klein, Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nden Nicholas Conard gibi bilim adamları ve nicesi, karmaşık semboller, sanat ve sofistike araçların kullanımını içeren ileri insan davranışının 35,000 yıl öncesinde değil, Büyük İleri Atılım (Great Leap Forward) olarak adlandırılan yaratıcılık filizlenme döneminde ortaya çıktığını savunuyorlar. Chauvet, Lascaux ve diğer mağaralardakiler gibi eserler, müzik aletleri, tekneler ve dini nesnelerin ilk kez buralarda yapıldığını öne süren keşiflere dikkat çeken teorinin savunucuları muhtemelen DNA’mızdaki zeka ve beyin yapılarımızı etkileyen mutasyonlardan kaynaklanan davranışlarımızda ani bir değişimin Avrupa’ya dökülmeye başladığımızda ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu değişiklikler daha sonra dünyaya yayılan kültürel devrimi tetiklemiştir.

Aralarında Washington’daki Smithsonian Ulusal Doğal Tarih Müzesi’nden Alison Brooks ve Oxford’dan Prof. Peter Mitchell’in de bulunduğu diğer bilim adamları aynı fikirde değil. Onlar insanoğlunun Afrika’dan ayrılmadan çok önce bütün entelektüel potansiyellerine ulaştığını gösteren birçok kanıt olduğunu savunuyorlar. Güney Afrika’da yapılan son keşifler arasında, 70,000-90,000 yıl önce yapıldığı düşünülen küçük çakmaktaşı uçları (şimdiye kadar yapılmış ilk oklar olabilir) ve sanat eserleri, kuyumculuk eserleri üretildiğini gösteren güzel hazırlanmış okra parçaları bulunmaktadır. Onlara göre de Mitchell’in “Avrupa Merkezli Zırvalık” konsepti ile tanımladığı bir Büyük İleri Atılım hiç yaşanmamıştı.

Peki, von Petzinger ve Nowell’in çalışmaları bu bölünmeye bir ışık tutuyor mu? Hepsinden öte onların çalışmaları, Büyük İleri Atılım’ın gerçekleşmesi beklenen kritik döneme odaklanıyor. Lascaux, Chauvet ve Rouffignac’taki bu sembollerden herhangi biri Güney Afrika’da bulunan eski sanat formlarında görünüyor mu? Von Petzinger’e göre, cevap muhtemelen evet. Fransa’da görülen kıvrımların, artıların, dairelerin, açık köşelerin ve hashtaglerin çoğu Afrika’daki çok daha önceki eserlerde de bulunur. Örneğin açık açı sembolü, yaklaşık 75,000 yıllık sanatsal eserlerin bulunduğu Güney Afrika’daki Blombos mağarasındaki gravürlerde görülebilir.

“Fransa ve İspanya’daki mağaralarda bulunan sembollere baktığınızda, bunların atalarımızın çoktan haşır neşir olduğu şeyler olduğunu anlamalısınız.” diyor von Petzinger. “Onları uzun zamandır kullanıyorlardı” diye ekliyor. “Aslında Fransa’daki mağara duvarlarında boyanmış olanlara eşdeğer görkemli eserler muhtemelen daha önce yapılmış, ancak kaybedilmiş ya da çürümüş” şeklinde devam ediyor. “Önceki semboller, şimdi parçalanmış olan ahşap ve deriler gibi bozulabilir parçalara oyuluyordu”.

Başka bir deyişle Chauvet’ten sorumlu sanatsal dahi, Afrikalı doğuştan kazanılan yeteneğimizin bir parçasıydı. Nowell’in de dediği gibi: “Mağaralar boyayı koruyan komik küçük birer mikro kozmoslardır. Bu insanlar sanatlarının bir kısmını oraya koymaya karar vermeseydi o zaman, sanatsal olarak ne kadar gelişmiş olduklarını asla fark edemeyebilirdik. Aslında bu sanatçıları üreten topluluklar, tıpkı senin veya benim gibi insanlardı.”

Yazar: Robin McKie
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: TheGuardian

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.