Bölüm 1:

Filozofun fikirleri günümüzde dahi kimlik, din ve aydınlanma hakkındaki en güçlü tahminlerimize bile meydan okuma gücüne sahiptir.

İnsanlığın özündeki iyiliğe duyduğu sarsılmaz inancıyla Fransız Devrimi’nin aşırılıklarını besleyen ve belki de totaliter bazı tohumların ekilmesine bile yol açan Jean-Jacques Rousseau, kendisiyle garip bir şekilde aşırı ilgili,oluşu ve tehlikeli boyutlara ulaşan naifliği dolayısıyla İngiltere başta olmak üzere pek çok yerde bir entelektüelin, sergileyebileceği en kötü hali olarak görülmüştür.

Ancak ben onun daha fazla saygıyı hak ettiğini düşünmeye başladım. Son sıralarda laik hümanizmin köklerini araştırırken, bugün hayatta olmayan beyaz erkeklere ait yapmakta olduğum listede ön plana çıktığını gördüm. Diğer düşünürler şu ya da bu akıma önemli katkılarda bulunurken, Rousseau o günlerin atmosferini şekillendirmede çok önemli bir rol oynadı. Ayrıca, psikolojik açıdan bakıldığında, çağının diğer düşünürlerini,kendi yanında ruhsuz gösterecek denli büyüleyici biriydi.

İnsanın kişisel bütünlüğünü toplumsal aidiyetle bağdaştırma ihtiyacı, doğal dünyayla yeniden bağlantı kurma ihtiyacı, günümüzde adına kültür dediğimiz abartılı bir sürü saçmalıktan uzaklaşma ve bir çeşit özgünlük arama ihtiyacı ve her şeyden önemlisi de hepimizi yönlendiren muhteşem ama utanç verici bir ihtiyaç olan kendimiz olma ihtiyacı gibi derin insani gereksinimlerle yüzleşen fikirleri, kendi devriyle olduğu kadar içinde yaşamakta olduğumuz dönemlerle de yakından ilişkilidir.

En derin varsayımlarımızın bazıları onun düşüncesinde köklenmiş ya da ilk olarak orada dile getirilmiş gibidir. Örneğin, içinde yaşamakta olduğumuz toplumların yozlaşmış, yavan ve yıkıcı olduğu ve biz insanların ise, bireysel anlamda, kar gibi temiz, çaresiz küçük mağdurlar olduğumuz varsayımı bunlardan biridir. Diğer bir örnek de hepimizin kendi yaşam öykülerimizin yazarı olduğu varsayımıdır. Başkası tarafından düşünülüp gözlerimizin önüne serilinceye kadar böyle düşünce kalıplarını fark etmiyoruz. 

Ayrıca, Rousseau’nun düşüncesine bakmak bizi din ve ateizm hakkında daha akıllı bir tartışmaya yönlendirebilir. Bu, onun din hakkındaki düşüncelerine katıldığım anlamına gelmemeli elbette çünkü katılmıyorum. Ama onun düşüncelerine bakmak, tartışmamızın nereden kaynaklandığını görmemize yardımcı oluyor. Dünyayı yaratan ve kendisinin bilinmesine izin veren bir Tanrı fikrine tutkuyla inanmıştı – ancak bu vahiy yoluyla gelerek kutsal kitapta veya kilise geleneğinde yer alan bir şey olmaktan öte, Tanrının yarattıklarına aşıladığı akılcı bir merak arzusuna ve bize doğal olarak verilen merhamete dayanan bir inançtı. Bu doğal ahlaki dürtünün, yanlış fikirler ve kurallar onu bozmadığı sürece gelişeceğini düşünmüştü. Burada ateist düşünce olarak bildiğimiz düşünce ile önemli bir çakışma noktası var ama bu çakışma dini açıdandır ya da en azından teistik görüş biçimindedir. Belki de bunun ne anlama geldiğine dikkatlice bakmak kendi görüşlerimizi yeniden gözden geçirmemiz için bizleri teşvik edebilir.

Rousseau 1712 yılında, Protestan olan Cenevre’de doğdu. Babası bir saatçiydi; annesi ise doğum sırasında öldü. Çıraklık eğitimini 16 yaşında bıraktı ve tuhaf işlerde çalışarak Savoy’u gezdi. Kendisini himayesi altına alan ve aynı zamanda da sevgilisi olan serbest fikirli bir katolik kadınla tanıştı ve bu kadın ona müzisyen olarak iş bulmasında yardım etti. Daha sonra 1741’de Paris’e taşındı ve Encyclopédie için bir şeyler yazdı. Daha sonra 1749′ da, kendisini dönüştüren bir mesleki deneyim yaşadı. Bir derginin açtığı deneme yazıları yarışmasının başlığını gördüğü anda yaşadı bunu: “Bilim ve sanatın ilerlemesi ahlaki standartları yok etmeye mi yoksa arındırmaya mı yardım etti?” Aniden, içinde yaşadığı kültürden nefret ettiğini ve büyük bir düşünür olduğunu anladı. Modern kültürün, tüm o mağrur aydınlanması içinde, bir sahtekarlık bataklığı, içten içe bir çürüme ve özgün olamama durumu olduğunu savunarak hem yarışmayı hem de şöhreti kazandı. Ve bunu, şehirli ünlü bir edebiyatçı olmak yerine (etkili iş adamlarının olduğu ortamlarda bulunmak, onlarla sohbetler etmek olmayacaktı onun için) müzik notalarını kopyalayarak hayatını kazanmayı seçmek yoluyla, gerçekten kastettiğini de gösterdi. Ayrıca eskicilerden giyinmeyi seçen birinin üzerinde görülebilecek denli yıpranmış giysiler benzeri, ucuzluğu apaçık belli olan kazaklar giyiyordu.

Peki sorunu neydi? Daha insanca yaşanacak bir dünya için akla dayalı bir gelişime inanmıyor muydu? İşte burada ilginç paradoksla karşı karşıya kalırız: elbette aydınlanma vizyonuna inanıyordu ama bu öylesine güçlü bir inançtı ki, ona, bu görüşün diğer savunucularını boşvermiş, dünyevi ve son derece çıkarcı bir şekilde gösteriyordu. İnsancıl vizyonu, insanlığın özünde var olan iyiliğin kurtuluşu için, yeni bir temele oturtan büyük bir öyküye gereksinim olduğunu düşünmekteydi ve medeniyetin bu özü nasıl bozmakta olduğunu da anlatmalıydı bu öykü. Bu fikir, önce 1750′ lerde yapılan çeşitli çalışmalarda yer aldı ve daha sonra da Sosyal Sözleşme‘de ifade edildi.

Tüm bunların yanı sıra romancı olarak kendisine oldukça geniş bir kitle buldu. Fakat bu, ne onu daha yerleşik ne de daha sakin yapmaya yetmedi. Emile adlı romanı reformcu dinî fikirleri dile getirdiği için yetkilileri öylesine kızdırdı ki önce Almanya’ya oradan da İngiltere’ye bir süreliğine kaçmak zorunda kaldı; burada duruma oldukça şaşırmış olan David Hume tarafından misafir edildi. Kısmen de olsa haklı nedenlere dayanan Zulüm Kompleksi geliştirdi. Otobiyografik yazılar yazmaya başladı ve son yıllarını şaşırtıcı derecede açık sözlü itiraflarına ayırdı. Bir yazar olarak şöhretinden zevk almayı başaramadı, ve sürekli olarak fikirlerinin yanlış anlaşıldığından ve karakterinin kötü huylu olduğundan şikayet edip durdu. Neyse ki bitkiler konusundaki hobisiyle biraz olsun teselli buldu. 1778’de öldü.

Ve evet, tüm bu zaman diliminde – 1740’larda Paris’e taşınmasından bu yana – beş çocuk sahibi olduğu bir sevgilisi (sonunda 1768’de evlendi) vardı. Bu çocukların, insan ruhundaki merhameti bu kadar iyi anlayan birinin çocukları olmakla ne kadar şanslı olduklarını düşünüyorsunuz eğer bir daha düşünün derim: çünkü hepsi de daha bebekken bir yetimhaneye verilmişlerdi.

Rousseau İçin, İnsanlıktır İlahi Olan, Akıl Değil

Bölüm 2:

Rousseau evrenin ilahi bir düzen olduğuna inanmakla birlikte toplumsal dönüşümün ancak gerçek insanlığın yeniden canlandırılmasıyla olası olabileceğini düşünüyordu. Rousseau’nun yaşadığı çağın en ünlü entelektüeli olan Voltaire ise geleneksel din anlayışını reddediyordu ama evrenin kutsal bir düzen olduğuna inanıyordu ve akılcı bir ahlaki tutumu, insan yaşamını daha iyi bir hale getirecek, ilahi bir amaç olarak benimsiyordu. İşte bu akla dayalı reformist din deizm olarak bilinir.

Rousseau da bir deistti – ama o, bu bakış açısını tepetaklak etmek istiyordu. Geleneksel rasyonalizm (akılcılık) muhafazakar bir tutuma sahipti; elitlerin reforma duydukları çıkarcı ilgiyi körüklemek yoluyla onları kendine çekiyordu. Voltaire, evi gibi rahat, lüks çalışma odalarında bunu somut olarak ortaya koydu. Rousseau ise gerçek insanlığa yeniden dönüşü sağlayacak toplumsal bir değişimin oluşabilmesi için daha büyük ve daha cesur bir öyküye duyulan ihtiyacı gördü.

Böylece, 1750’lerde, büyük görüşünü açıkladı. Eşitsizlik Söyleminde, içinde var olan  “doğal merhamet”in temel eşitliğin sağlayıcısı olduğu, insan hayatının özgün bir formu olan “doğa durumu” (doğal durum) fikrini ortaya attı. Bu ilk eşitlik, medeniyetle birlikte, özellikle de mülkiyetin icat edilmesiyle yok olmuştu. Ancak yine de tüm umutlar yitirilmiş değildi – çünkü temel doğamızda iyilik var olmaya devam etmekteydi.

Doğa durumu Rousseau  için düşünsel bir deneydi. Ona göre, doğa durumu, “artık mevcut olmayan, belki de hiçbir zaman varolmamış ve asla var olmayacak bir durumdur, ancak yine de, bugünkü yaşantımızın doğru bir değerlenmesini yapabilmek için, hakkında kesinle fikir sahibi olmamız gereken bir şeydir.

Yaşadığımız dünyayı dönüştürmek istiyorsak, akılcı bir faydacılık tek başına yetmez; tam insanlığın geri kazanımı gibi cesur bir vizyona ihtiyaç vardır. İçinde bulunduğumuz toplumu, bu temel saflığın mevcut olduğu bilgisiyle değerlendirerek yeniden hayal etmeye başlayabiliriz ve bu temel saflığı daha da üst düzeylere çıkarmak için çalışabiliriz.

Peki nedir bu “tam insanlık”? Rousseau böyle bir potansiyelin var olduğunu  nasıl biliyordu? Eninde sonunda, söyledikleri dini bir inançtır: ısrarla, bizlerin, Tanrı’nın imgesinden yapıldığımızı söyler. Kalplerimize bakarak bunu bilebileceğimizi söyler – ama tabii ki böyle bir bakış, dini düşünce tarafından belirlenmektedir. Diğer deistler, akıldan, insanlıktaki ilahi bir güç olarak söz eder. Rousseau için insanlığın kendisidir ilahi olan, akıl değil.

Bir sonraki çalışması olan Siyasi Ekonomi Söylemi (1755), ekonomik adaletsizliğe karşı daha detaylı bir saldırıdır. Zenginlik yukarı doğru bir yöneliştir; zenginler, kamuda kârlı işler yaratmak ve vergi indirimlerine izin vermek yoluyla, kanunların, göz kamaştırıcı üstünlüklerini çıkarları doğrultusunda perçinlemesini sağlar. (Simon Jenkins’i yeni Rousseau olarak öne çıkarmaktan çekinsem de bu hafta yazdıklarının tam olarak bu konu hakkında olduğunu belirtmeliyim) Ve tabii ki saygın bir adam, alacaklılarını soyduğunda ya da başka yollarla birtakım hileler yaptığında, ceza almayacağından her zaman emin değil midir? Rousseau’nun buna çözümü, doğumdan itibaren herkese ortak bir iyilik ideali aşılamak ve onu sürekli olarak geliştirmekti.

Sosyal Sözleşmede (1762), yalnızca gerçek anlamda meşru bir devletin, vatandaşlarının özgürlük ve eşitliğini önceden varsaydığını ifade eder. Bunun aslında bizi  “doğal özgürlüğümüzü” kaybetmiş olduğumuz sorunuyla yüz yüze getirdiğini görür. Doğal özgürlüğümüzü kurtarmak olası değildir. Bu nedenle “sivil özgürlük” peşinde koşmalıyız, der. Aydınlanmacı, katılımcı bir siyaset, doğamızı gerçekleştirebileceğimiz tek olası alan haline dönüşür. Dolayısıyla “özgürlük”, istediğini yapmak anlamına gelemez; “genel irade” ile uyumlu olmak anlamına gelmelidir ki bu iradenin üzerimizde mutlak bir yönetim hakkı vardır. Genel iradenin kendini böyle ortaya koyuşu, yaygın olarak, derinden bir kötülük algısına neden olur ve totalitarizmin tohumu olarak görülür. Bu haksız bir görüştür: çünkü  amacı, özgürlük ve eşitliği kuşatan yeni bir siyaset anlayışı formüle etmektir – ve bu kesinlikle devlet otoritesinin şeffaf olmasını gerektirir (sosyal demokrasi böyle bir otoriteyi verili olarak kabul eder).

Öyleyse ideal bir devlette dinin yeri nedir? Bu sorunun cevabı şaşırtıcı bir incelik içerir. Devletin yüksek düzeyde ideolojik bir birliğe ihtiyacı olduğu için, ideal din, pek çok eski dinde olduğu gibi, tamamen bu politik amaca hizmet eden bir şey olarak görünmektedir. Tabii ki, Hıristiyanlık bu amaca uygun değildir; çünkü laik siyasi hedefleri küçümser ve öğretisi, hristiyanlığa inanmayanlara da sempati ile bakar. Devletin gücüne ibadet etmeyi öğreten bir dine mi dönsek acaba? Hayır, bu da yanlış ve baskıcı olurdu ve ayrıca agresif bir dış politikaya yol açardı. Bu durumda, Rousseau, iki aşamalı bir yaklaşım önerir: “sivil din”formatında, devlete sadakati ön planda tutan  asgari düzeyde bir din ya da yarı-din olmalıdır. Bu inancın uzantıları “tam olarak dinsel dogmalar şeklinde değil, ama sosyallik duyguları şeklinde oluşturulabilmelidir ki onlarsız “iyi bir vatandaş veya inanan bir özne olmak imkansız” olsun.

Bunun ötesinde, insanların istedikleri şeye inanmalarına izin verilmeli ki bu muhtemelen bir çeşit evrensel ahlaktır. Böyle bir inanç sistemi totaliter bir devletin dini planı olamaz. Aksine, bazı ortak değerleri teşvik eden ve diğer inanç biçimlerini kendi takdirimize bırakan, laik liberal bir devletin görüntüsü olduğu fikri oldukça doğru bir tahmin olacaktır.

Yazar:  Theo Hobson
Çeviren: Nilgün Hacer Açıkalın
Kaynak: Bölüm 1: theguardian 
Bölüm 2:  theguardian

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.