Küreselleşme nihayetinde evrensellik karşıtı bir edimdir. Bu “çok-kültürlü” özgürlük alanı içerisinden siyasî müdahaleyi çıkardığımızda, ya da bu çok-kültürlü toplumu sadece denetleyen devlet aracına eklemlediğimizde, kendi fikrini özgürce ifade eden bireyler ve bunun karşıtı arasındaki gerilimi koyutlarız. Her kimliğe eşit mesafede olan devlet aracı post-siyasal yapısıyla, bir kimlik patlamasının ve bunun çoğunlukla hoş görülmemesinin de önünü açar. Elbette buna yapılacak karşı sav: belki de bu kimlik savaşının, gerçek sınıf mücadelesine sebep olacak kaçınılması zor bir adım olacağıdır. Fakat bu harcanabilir kimlikleri bu vasfıyla üretip, öznenin üzerine yükleyen de, onlara kendisini yeniden belirletecek olan üstyapıdan başkası değildir ve işine geldiğinde ultra-siyasete gerileyerek çatışmaları körükler. Bunun sonucunda kendisine Büyük Öteki düşmanlar yaratabilir. Burada egemen siyasî anlayışın kimin tarafında olduğunun bir önemi yoktur. Her ne kadar azınlık hakları kültürel-emperyalizme karşı yoğun siyasî mücadele sonucunda elde edildiyse de, sermayenin garantisi altına alınır ve diğer kimliklerle beraber otomatik olarak (tekrar) yaratılır ve yüklenir.

Küresel-kapitalizm, kendi nostaljik unsurlarını tekrar eder. Özne, elinden kaçıp giden o “efsane jenerasyon”un unsurlarına sürekli özlem duyar. Oysa geçmiş, aynı sistemin eski bir versiyonundan ibarettir ve şu anda canını sıkan şeyi başka biri bu şekilde tecrübe etmeyecektir (etse bile böyle hatırlamayacaktır). Kapitalizmin en büyük artısı tinsel oluşudur. Teorik önceden verili bir edim değildir, sürekli bir oluş içerisindedir. SSCB ise, böyle bir ayak uydurmaya kalkıştığı an, tamamen yok olmuştur.

Bize verili olansa her zaman adaletsizlik deneyimidir. Adalet, “bütünü temsil eden şeyin” tam olmayışını etkisiz kılmak için değil, tam tersi, onun o tam olamayışını sağlamlaştıran gedik olarak vardır. Yani adalet adil olmayana içseldir ve imkânsız bir talebinin kurucu istisnasıdır. Bu bakımdan, adaleti tam olarak sağlayacağı vaadini arkasına alan siyasî müdahale aslında bu kurucu istisnaya göndermede bulunur. Çünkü adalet için önce adaletsizliğe ihtiyaç vardır. Adaletsizlik, düzenin içerisinde açılan bu gediğin, düzenin tüm olamayışının da kurucusudur ve bütünü temsil eden unsuru da –bu gedik sayesinde– vücuda getirir. Adalet vaadinin temsili, nasıl onun bütünlüğünü oyan adaletsizlikse, bir adaletsizlik deneyimi olan hayatın bu düzenine bütünlük veren de onun negatifi; yani adalet olasılığıdır. Bu iki unsur öyle açık-seçik görünür değillerdir; sürekli birbirlerinin yerini alarak, bir oluş içerisindedirler ve son derece göreceli kavramlardır, kolaylıkla kendisine zıt olanla karıştırılır; özellikle bu bir zümrenin öbürüne dayattığı kendi adaletiyse.

Proletarya diktatörlüğü de böyle bir adalet-özgürlük dayatmasıdır. Hiçbir edim bunu dolaysızca vücuda getiremez, sadece bütünün temsilini ortaya koyarak onu “temsil eder”. Marksist-Leninist düşüncenin Stalinizme dönüşmesi bu bakımdan neredeyse önceden verilidir. Kurucu istisna gücü eline geçirmediği sürece meşrudur; bir şekilde düzende bir değişiklik yapmaya çalıştığı sürece… Düzenin kendisi hâline geldiğinde ise durum tam tersidir; bu paradoksal oluş sayesinde, mevcut bütün içerisinde gözden kaçan istisnalar, hatta var olmayan şeyler bile su yüzüne çıkar. Düzensizlikle düzen arasındaki bu paradoks, bize mevcut düzen-adalet tanımını da önceden verir. Ortada o kadar göreceli bir sonuç vardır ki, bu durum özne açısından sadece adalet ve onun yadsınışı olarak tecrübe edilir, oysa adalet başarıya ulaştığı an, adaletsizlik olarak tecrübe edilecektir (Radikal dini ideolojide de, ona içsel olan ahlakı ihlâl eden unsur, aşırı bir şiddetle bastırılır. Oysa tüm bu çarpık unsurlarla mücadele ederken; özne, kendisi çarpık bir unsura çoktan yakalanmıştır bile, yani burada radikallik aslında edimin kendisine içseldir).

Mevcut ataerkil zorbalık yüzünden, aynı baskıyı şüphe götürmez şekilde simgeleyen kocasını öldüren birinin, bu suçunun cezasız kalması için verilen mücadele (yani cinayetin cezasız kalması için harcanan çaba) adaletin yerine geçer. Fakat bu mevcut adaletle taban tabana zıt, hatta onu askıya alan bir edimdir. En bilinen hâliyle namus cinayetine ceza vermek de bu vahşeti yerine getiren adaleti askıya almaktan geçer, çünkü namus için cinayet işlemek kimi kişiler açısından ultra-adalettir. Bu kendi marjinalliğine sıkı sıkıya tutunan, marjinallik karşıtı bir eylemdir. Bu bakımdan adaletin bütünüyle başarılı olduğu an, onun gözden kaçtığı andır – yani adaletsizlik deneyimidir. Adaletsizlik, adalete böylece içseldir.

Feminizm kendi marjinalliğine sıkı sıkıya sarıldığı müddetçe adalet deneyimidir. Bu marjinalliği bütüne uygularsak, hem marjinallik unsurunu kaybederiz hem de elimizde hareketin kendisine içsel seksist söylemden başka bir şey kalmaz. Feminizm, siyasal karşıtı sayesinde meşrudur. Düşman sahneden çekilirse, söylemin düşmandan pek de farkı olmadığı bir evreye gerileriz, yani feminizmin hukuku askıya alan adaletinin meşrutiyeti için, büyük düşmanına ihtiyacı vardır. Aynı şekilde sınıf mücadelesinin de; yoksa totaliter bir adalet dayatmasıyla basacağı mutlak ve kaçınılmaz basamak Stalinizmdir. Nasıl algılanırsa algılansın, Stalinizm, Marksizm için kaçınılması olanaksız ve bu okumanın ufkuyla neredeyse doğru bir adımdır.

Oysa liberal yapı, kirli işlerini başkasına yaptırır. Özgürlük talep ederken bunun bedellerini ödemekten kaçınır. Türkiye’de sözüm ona “liberalizm”in hayata geçtiği dönemlerde, bu iktidarı sağlamlaştıracak olan kirli-gizli işler, muhafazakâr kesimin üzerine yıkılmıştır. Komünizm ise bu kirli işleri kendisi halletmekten çekinmez. Yani aralarındaki fark, birinin bu iktidarın ortaya çıkaracağı pisliği üzerine almaya hazır oluşunda yatar. Hegel’in diyalektiği tamamen potansiyellerden ibarettir. Bu potansiyellerin fiiliyata dökülebilmesi için (tıpkı Marksizm gibi, istencinin çıkış noktası anlamında) arı-irrasyonel bir edime muhtaçtır.

Bu yüzden solun tahrip edici marjinal eylemlerinin meşrutiyeti için, düşmanın varlığı zorunludur. “Evrensel” bir sınıfsızlık-özgürlük mücadelesi totalitarizmi önceleyecektir, yani kendisinin en başarılı hâliyle deneyimlendiği an, aynı zamanda başarısızlığı olarak da deneyimlenmelidir. En başında düşmanına içsel kurucu istisnası, başarısız olmasının-ezilmesinin verdiği meşrutiyeti artık düşmanına kaptırmıştır. Bu bakımdan fiiliyata döküleceği an, histerik şekilde ertelenir. Bu durum tersyüz olmuş somut fiili düzene ise asla meşruiyet kazandırmaz. Nihayetinde düzen de radikal bir unsurun evrenselin, bütünün koltuğuna oturarak pozitifleşmesidir.

Tıpkı ulus-devleti gibi, Ortodoks Liberalizm de modern insanın psikolojisinin değil, erilliğin psikolojik ekseninin öncelediği bir yapıdır. Komünizmin onun karşısında elini üstün kılan da tam bu erilliğin saçma sapan, görünmez pazarlanışının eksikliğidir. Bütün o karmaşık özgürlük edimlerinin kaotik yapısı sayesinde, ikinci Aydınlanma’nın sözde tamamlanmamış tasarısıyla Liberal düzenin işleyişinin görünmez şartı hâlâ babadan oğula kalır. Çocukların özgürlük alanını da garanti altına alarak, ebeveynin çocuk üzerindeki baskısını hafifleterek, Öteki’nin etkisini azaltıyorsa da, bu sözüm ona şefkatli el, asla yetişkin olamayacak dev bir kalabalık yaratır. Çünkü Büyük Öteki artık sosyo-kültürel bir hayalete dönüşür. Komünist devlette ise bu Büyük Öteki artık hayalet falan değildir. tüm o bürokratik, fiili uzamlarıyla ortalıkta dolanır. Aralarındaki ayrım, eski DOS komutları ve işletim sisteminin simgeleri arasındaki “benzerlik” gibidir. İşletim sisteminde emirler bu simgelerin –özgürlük alanının– arkasına gizlenmişlerdir; MS-DOS komutları ise –elbette tüm o gösterişten ve sükseden arındırılmış bir biçimde– birer emirdir, totaliterdirler; parti bizim yerimize her şeyi halledecektir… (4).

Notlar
(4) ZIZEK, Slavoj. Gıdıklanan Özne.

Kaynaklar
ZIZEK, Slavoj. Gıdıklanan Özne 1999, çev. Şamil Can Ankara: Epos Yayınları, 2003.
ENGELS, Friedrich-MARX, Karl. Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar. İstanbul: Yordam Kitap, 2008.
Şiddetin Eleştirisi Üzerine. İstanbul: Metis Yayınları, 2010 (Derleyen: Aykut Çelebi).

Yazan: Serhat Yenisan

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.