Siyasal edim müdahaledir ve onun sosyal-siyasal bağ içerisinde iyi işleyememesinin sebebi de budur. Devletin görevi sadece denetime indirgendiğinde ise, bu müdahaleden men edilen unsurlar Gerçek’te geri dönerler. Başka bir şekilde söylersek; devlet totaliter değilse sınıf mücadelesinin de önü açılır, fakat parçalanmış şekilde. Denetlenen şey, en etik hâliyle yüksek tabakanın çıkarlarına göre bir denetime tabi olur. Üst tabaka, kendisini belirleyen tabakayı, kendisini yeniden belirleyecek şekilde yeniden üretir. Sınıf mücadelesi ise kimlik siyasetinin arkasına gizlenir.

Bu birbirine eklemlenemeyen kimlikler, Türkiye’de belli bir grup insanın şarkıcı olmaması gerekirken şarkıcılık yapmasına benzer. Müzik piyasasının büyük bir bölümü varlığını başka bir sektörün yokluğuna borçludur, fakat piyasanın en dip tabakası buraya aşırı bir göndermede bulunur. Çoğu o kadar kötüdür ki, sanki buraya zengin bir eş bulmaya gelmişlerdir. İşte tam bu ikisi arasındaki yitiklik (zengin eş arayan grup ve şarkıcılar/ünlüler arasındaki gedik) “porno sektörü”dür. Bu çirkin yelpazenin sebebi, aslında porno yıldızı olması gereken bir grup insanın, tutucu bir toplumda, şarkıcı (hatta aktör, internet ünlüsü v.s.) olmak zorunda kalmasının uyumsuzluğudur. İşte kimlik enflasyonu sayesinde, Türkiye’deki porno sektörü gibi yitirilmiş şey, sınıf mücadelesidir.

Ulus devleti, otantik yerel hayatı şiddetle yeniden düzenleyerek –ve daha sonra bu otantik bağlarla yaşadığı kaçınılmaz gerilim sayesinde–, Liberal-özgürlükçü, kimliklerin “özgürce” seçilip dağıtıldığı evreyi önceler-kurar. Bu yapı kendisini “Vatan” çatısında tikelleştirir. Bu sayede vatanseverlik ve sermaye arasında görünmez bir bağ; vergisini ödeyen “vatansever” esnaflar, tüccarlar, patronlar yaratılır; ulus devleti bu yapısıyla bazı otantik kimliklerin sahiplenilmesinin de önünü açar; yani şiddetle bastırılan bu otantik veriler kolayca yok olmazlar, kendilerine mutlaka yaşayacak bir alan bulurlar.

Tüm bu yapı sonuçta sermaye ile gerilim yaşar. Ulus devletinin bu antagonizması liberal-kimlik siyasetiyle tersyüz olur. Liberal tavır, otantik-tikel unsurlar ve ulus devleti arasında gözden yiten aracıdır. Sermaye böylece özgürleşir; liberalizm, bu kimlikleri güvence altına alan unsur hâline gelerek, bu unsurların çatışma alanının dışına çıkar.

Diğer türlü, ulus-devletinin sermayenin önünü açmasıyla beraber, durum sermaye açısından handikaplıdır. Engels’in 1892 tarihli 2. Lehçe baskıya yazdığı –Polonya sanayisinin gelişmesiyle Manifesto’ya daha çok ihtiyacın gereksinilmesine dair– önsözde; sömürünün, işçi hareketini nasıl körüklediğini de tekrar hatırlatır. Marx sermayenin kendi sonunu da getireceğini söylerken tam olarak bunu kastetmiştir. Ulus devlet sermayesi, proletarya için kurucu unsurdur. Sanayi geliştikçe burjuvazi ve buna paralel olarak proletarya da büyür. Bu önsöz şöyle son bulur: Çünkü bütün Avrupa’nın işçileri Polonya’nın bağımsızlığına Polonyalı işçiler kadar muhtaçtır (1). Aynı durum Engels tarafından1893 tarihli İtalyanca baskının önsözünde de tekrar edilir. Kapitalizmin geçmişte oynadığı devrimci rolün, sınıf mücadelesini nasıl öncelediğinin altı tekrar tekrar çizilir. İşte liberalizm, bu uyumsuzluğun balastıdır. Sınıf mücadelesini parçalayarak siyasetin dışına iter.

Marksist okumayla: Liberalizmin siyasetin dışına ittiği şeyin siyasî olması bir yana, bu jest zaten başlı başına siyasîdir; yani dışlanan unsuru tekrar siyasetin içerisine dâhil etmek yeterli değildir. Postmodernizm sonrası siyasallaşmış olsalar da, aslında bu kimlikler çoktan dolaylanmıştır. Tekrar siyasî alanın dışına itilen bu “özgürlükler” bir süre sonra sömürünün aracı hâline gelirler. Çünkü sunulan o “geniş özgürlük alanı” aslında seçim yapıyormuş gibi algılanan bir yüzeyden ibarettir. Ayrıca bu geniş seçenekler yelpazesinde, seçim yapmama seçeneği eksiktir; seçim ve seçenekler özneye dayatılmıştır. Aynı okumayla; özgürlük alanı gibi gözüken şey bir tabakanın başka bir tabakayı sömürmesinden ibaret algılanacaktır ki; bu yüzeyin amacı sermayeyi ulus-devlet sınırından çıkararak, onu küresel boyutta ve çok uluslu son şekline sokmaktır. Artık böylece sömürgecilikte ulus devletine ihtiyaç kalmaz. Küresel şirket, sömürgeciliği devlet tekelinden çıkararak kimyasını bozar; geriye yalnızca sömürgeleri bırakır. Geleneksel emperyalist sömürgecilikten, küresel kapitalist sömürgeciliğe geçiş böylece sağlanır (2).

Her ne kadar bu liberal yapı modern toplumun psikolojik ekseni tarafından önceleniyor gibi algılansa da, bu yapı, boyun eğdirilen gruba ait bir dizi motifi içselleştirerek, onları sömürmeyi meşrulaştırmaktan fazlası değildir. Burada kültürel alanlar ve sermaye iç içe girmiştir, fakat sermaye bir otorite rolü üstelenerek kendine kültür karşısında daha etkili bir alan tahsis eder. Liberalizm, hâkim sınıfların çıkarlarını savunması bir kenara, bunu dayatır ve içselleşen motiflerle bunun tam tersi bir algı yaratır. Bu sınıf mücadelesinin sınırlarını homojenleştiren edim, başlı başına siyasetin kendisidir; çünkü (bir sınıfın çıkarları doğrultusunda olduğu için) özünde hâlâ sınıf mücadelesidir. Siyaset –evrensel unsur ve onun tikel unsurları arasındaki kısa devre olarak– tam da bu sözde siyaset dışı bırakılma jestinin kendisidir. Bu jest, “eşitsizliğin siyasallaştırılmaması” adına göz ardı edilir. Bu liberal-popülist ideolojinin antagonizmasıdır: liberal bakış açısıyla siyaset ve demokrasi neredeyse eş anlamlıdır, fakat siyasetin dışarısına itilen -burada eşitsizlik unsuru- bu bakımdan antidemokratik bir jesttir, fakat “politik doğruculuk” kisvesi altına gizlenmiştir. Bu politik doğruculuğun merhameti altında saklanan ters-yüz tanımlar, daha fena dışlama yöntemlerinin de önünü açan, çok daha sert bir direnişle karşılaşırlar.

Kimi durumlar ise farklı siyasi inkâr biçimlerinin bir sentezidir: siyasal yapı: başka bir sorunun semptomu olan azınlıklar, vs. gerçek sorunun yerini alırken, bu organik biçimde yapılaşmış organizmayı bir arada tutmayı hedefler; bu yapıyla bütünleşmeye direnen her türlü edim tasfiye edilir. Siyasal tarafından yasanın askıya alındığı kalıcı bir olağanüstü hâl kasıtlı olarak yaratılır ve iç savaşın meşrulaştırıldığı bir ortam elde edilir. Yani gerçek sınıf mücadelesinin yerine bu savaş geçirilir. Burada muhafazakârlık, toplumsal değerlerden çok, siyasal yapıyı muhalif unsurların tehdidinden korur. Herhangi bir liberal edim/hak arayışı, böylece bu düşmanla özdeşleştirilip tebaanın önüne atılır.

Sistemin itip kakıp şiddet uyguladığı bu parça, kendisinin bir uzamıdır – normal şartlarda dışlanması olanaksız bir unsurdur. Otorite bu acıyı kendine (ait bir unsura) çektirerek bundan erotik bir haz elde eder. Peşine takıldığı ideolojik eksen, zaten tam bu artı-keyif unsurunun kovalanarak doyuma/doğruya adımın atıldığı bir alandır. Elinde sopası, sado-mazoşist bir hocadan farksızdır. Bu dayağa razı olmayan unsuru dışlayarak, neredeyse evladını reddeden bir babaya dönüşür, çünkü karşındaki histerik taleple arasındaki ilişki tam da bu baba-çocuk ilişkisidir. Parçalara ayrılmış talepler, sistemi yıpratmaktan çok, onun gücünü-otoritesini test eden histerik edimlere dönüşürler. Talep edilen şey verilse bile, otoriteyle uzlaşmak artık olanaksızdır ve geri itilir. Otorite ise çocuğunu her türlü patolojik soruna sürükleyecek kadar deli-zırvası bir figüre dönüşmüştür. Bu bakımdan böylesine pozitif bir bütünden bahsetmek de artık mümkün olmaz. Dışlanan unsurlar ise tek bir gövde olmaktan çok uzaklardır, fakat bu parçalar, ultra-siyaset (3) için yekpare bir unsurdan daha da tehdit edici olabilirler. Çünkü burada, “liberal edimin sunduğu özgürlük alanlarında” etkisizleşemezler. Bu dağınık ve uyumsuz çocuklar, aileyi paramparça edebilecek güçtedirler. Sistemin dayanağını aldığı cevher ise en fazla onlara yüz çevirebilir. Onlarla gerçekten uzlaşması olanaksızdır. Otoritesi uğruna, temsil etmekte ısrar ettiği şey –onun yüzünden– paramparça olmuştur. Aile dağıldığında çocuklar da dört bir yana savrulacaklardır.

Notlar
(1) ENGELS, Friedrich-MARX, Karl. Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar.
(2), (3) ZIZEK, Slavoj. Gıdıklanan Özne.

Kaynaklar
ZIZEK, Slavoj. Gıdıklanan Özne 1999, çev. Şamil Can Ankara: Epos Yayınları, 2003.
ENGELS, Friedrich-MARX, Karl. Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar. İstanbul: Yordam Kitap, 2008.
Şiddetin Eleştirisi Üzerine. İstanbul: Metis Yayınları, 2010 (Derleyen: Aykut Çelebi).

Yazan: Serhat Yenisan

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.