“Ayaklarına zincir takıldığından beri her şey çok kolaylaşmıştı. Yataktaki tacizler saklanmıyordu artık. Buna gerçek ilişki denemezdi ki. Köylüler ineklerine tecavüz ettiklerinde yaşanan türden bir utançtı bu.”

Dogville, Lars von Trier’in yok denecek kadar az dekor kullanarak kullanarak tiyatro-sahnesi vari bir sette Epik Tiyatro unsurlarından yararlanarak çektiği avant-garde dram türündeki filmidir. Sahnedeki birkaç unsur dışında hemen her şey yere tebeşirle çizilmiş olup izlediğimiz filmin yapay bir kurgu olduğu anımsatılmak istenmiş ve hareketli kamera kullanımıyla da izleyiciyi ekrana yabancılaştırıp aktif bir halde düşünerek izlemesi amaçlanmıştır.

Hemen hemen hiçbir karakterle özdeşleşemediğimiz filmde yaşananları dışarıdan izleyen bir göz olarak yalnızca baş karakter Grace’in gelişimini takip edip sonunda yaptıkları üzerine toplum adına çeşitli mesajlar çıkarmamız istenmiştir. Bu süreçte ise mafya olan babasından kaçarak Dogville isimli küçük bir dağ kasabasına sığınan Grace’in kendisini kasabalılara kabul ettirme sürecinde yaşadığı travmatik olayları (Grace yaşadıklarına “gereken” tepkiyi vermese de) izleyip, Grace’in idealize ettiği köy hayatının şehirdeki hayatla arasında pek fark olmadığını anlamasıyla filmi sonlandırırız.

Birey tarafından benimsenmiş “köylü” arketipi bu filmde önemli bir yer tutuyor zira filmin çözülmesi de Grace’in kafasındaki idealize edilmiş “köylü” arketipi ile gerçek hayattaki köylülerin yaşantısı bağdaşmadığındaki hayal kırıklığı sonucunda gerçekleşiyor. Jung’a göre, arketipler nesillerce sürekli tekrarlanmış yaşantının zihindeki kalıcı tortularıdır. Şehirli insana göre “köylü” arketipi, çalışkanlık, dürüstlük ve şehirleşme hırsından uzak bir saflık özelliklerini içinde taşır. Fakat bu arketip, şehirler kurulmadan yani hırsa dayalı bir yozlaşma başlamadan çok daha önceden başlayarak oluşagelmiştir ve şimdi ise neredeyse bir ütopya halini alıp insanların “kaçış” umutlarının yegane varış noktası olmuştur.

Nitekim bu varış noktası Grace’in eski yaşamından kaçışında uğradığı bir yer olmuştur ve giderken de ona adledilmiş tüm anlamları yakıp kendi benliğine varacaktır. Grace kasabaya sığındığı zaman orada yaşayanlara kendini kabul ettirmesi için her birine hangi konuda yardıma ihtiyaçları varsa destek olması gerekmektedir. Böylece kendisini sevdirecek ve kasabadaki yerini garanti altına alacaktır. Bu süreçte ahali tarafından ona biçilen her role uyum sağlamaya çalışır ve kuşandığı maskeyi asla düşürmemeye özen gösterir.

Dogville
Dogville

Jung, Analitik Psikoloji’de “persona” ismini verdiği bir kavramdan söz eder. Persona toplumun beklentilerine ve bireyin içsel arketipik gereksinmelerine karşılık takındığı maske olarak bireyin dışarıya göstermeyi seçtiği kişiliğidir. Fakat bireyin ego, persona ile çözülmesi zor bir özdeşleşme kurarsa, o zaman birey takındığı maskenin onun gerçek kişiliği olduğunu sanacaktır. Grace’in yaşadığı durum da işte budur. Dogville’deki her bir bireyin ondan beklediği davranışları sergileyerek kabul görmeye çalışır fakat maruz kaldığı taciz, tecavüz ve işkencelere tepkisiz kalarak ideal kişiliğiyle çatıştığını düşündüğü hayati tepkiler veremez ve bastırdığı ya da olduğuna inanmadığı öfkesi de sonunda onu kasabayı yok etmeye iter.

Grace’in varlığından polisi haberar etmemek için bir bedel olarak daha fazla çalışıp maaş almaması gerektiği talep edildiğinde neredeyse minnettar bir şekilde kabul eder. Uğradığı taciz ve tecavüzlerden sonra bile cinsel doyumun bu insanların ihtiyacı olduğunu düşünüp onları anlamaya çalışmaktadır. Fakat en kötüsü tüm bunlar olurken onun tüm güdülerini bastırıp, fazlaca anlayışlı olmasıdır çünkü bastırılan yaşamaya yönelik hayvansı her içgüdü (Jung, toplumsal olmayan bu güdülere “gölge” adını vermiştir) geri döndüğünde çok daha yıkıcı olacaktır.

Grace’in yaşadıklarının kafasında idealize ettiği yaşamdan çok uzak ve yıkıcı olduğunu anlaması filmde metaforik bir sahneyle verilir. Kocasının Grace’e tecavüz etmesini Grace’in “kıç sallaması” sonucu seviştikleri olarak anlamak isteyen Vera bir gece Grace’in yaşadığı yere gelir Grace’in ve kasabadaki insanları temsil ettiğini düşünerek aldığı bibloları teker teker kırar. Bu durum filmde anlatıcı tarafından şöyle açıklanır: “Bu biblolar kasaba halkıyla tanışmasını simgeliyordu onun için. Her şeye rağmen çektiklerinin bir işe yaradığını hissettiriyorlardı ona. Grace daha fazla dayanamadı. Çocukluğundan beri ilk kez ağladı.”

Bu olayın ardından farkındalığı başlayan Grace ilk kez gerçek bir tepki verip bastırdıklarını hafif hafif gün yüzüne çıkarmaya başlar. Tom’la gitmeye karar vermesi üzerine eski madenin önünde konuştuklarında, kamera madenin üzerindeki yazıyı tam ortalarına alır: “Dictum ac factum” (Latince’de “az laf çok iş”). Burada asıl yapması gerekenin Tom’la konuşmak değil alıp başını gitmedi gerektiği olduğunu anlarız. İnsanların iğrenç düşüncelerinin üstünü nasıl kibar davranışlarla maskelediğini fark eder ve sığındığı yere gitgide yabancılaşır. Ahalinin Grace’in yaşadıklarını anlamasını sağlamak için bencilce bir plan yapan Tom, ona her şeyi “onları yargılamadan” hepsine anlatmasını önerir. Kabul eden Grace kilisede konuşmaya başladığında aynı anda kar yağmaya başlar ve konuşması bitince kar da durur. Fakat onun kelimeleri kar taneleri gibi ahalinin üstüne yağıp onları biraz üşüttükten sonra eriyip etkisini yitirecektir.

Kendileriyle yüzleşemeyen ahali, Grace’in gönderilmesi gerektiğine karar verir ve babasını arayıp kızın orada olduğu bilgisini verirler. Babası mafyayla birlikte kasabaya girdiğinde artık çok geçtir ve trajik hatalarının bedeli ağır ödenecektir. Nitekim babası Grace’e şöyle der: “Sence tecavüzcülerle katiller kurban olabilir. Ama bence onlar birer köpek ve eğer kendi kusmuklarını yalıyorlarsa onları durdurmanın tek yolu kamçılamaktır… Köpeklere çok şey öğretebilirsin; ama doğalarına her uyduklarında affederek değil.” Köpeklerin doğaları ne emrediyorsa onu yaptıklarını savunan babası Grace’e bunları söyleyerek alçakgönüllülük ettiğini düşündüğünü fakat ondaki yüksek ahlaki değerlerin erişilemezliği yüzünden aslında ne kadar kibirli olduğunu söyler.

Biliçaltıyla yüzleşen bilinci özdeşleşme yaşadığında Grace arabadan iner ve etrafa son kez şöyle bir bakarken üzüm bahçesini görür ve idealize ettiği hayatı düşünerek “keşke bana iyi davransalardı” diye düşünür. Hayır, yeterice iyi davranmamışlardı. Bu yüzden onları hem insanlık adına hem de kendi adına cezaya çarptırarak köpek dışındaki herkesi öldürtüp kasabayı yaktırır. Vera’ya çocuklarının ölümünü izlettirip Tom’u da kendi elleriyle öldürdükten sonra artık anlar ki kendisi de onlar gibi davransaydı kendi yaptıklarını asla savunmazdı.

İsmi Dogville (Köpek Kasabası) olan kasabada yalnızca köpeğin canlı kurtulduğu filmde Lars Von Trier, ekranı karartmadan önce seyirciye bir soru sorar: “Grace mi Dogville’i terketti yoksa Dogville mi Grace’i?”

Yazan: Sezgi Alçiçek
Bu yazı ilk olarak Farazi Dergide yayınlanmıştır.

Please complete the required fields.