“Etnik gruplar”, etnisite ve etnik çatışma gibi kelimeler İngiliz dilinde oldukça yaygın hale gelmiştir ve basın, televizyon haberleri, siyasi programlar ve gündelik konuşmalarda da kullanılmaya başlanmışlardır. Aynı şey, “millet” ve “milliyetçilik” için de söylenebilir ve birçoğumuz bu terimlerin anlamlarının genellikle belirsiz ve bulanık algılandıklarını kabul etmek durumundayız.

“Etnik” kelimesi çok eskidir. Yunanca ethnos‘dan gelmektedir. Ve kafir ya da pagan manasına gelir. 14. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına dek giderek ırksal özellikleri ifade etmeye başlayan etnik terimi, İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde Yahudiler, İtalyanlar, İrlandalılar ve çoğunluğunu İngiliz soyundan gelenlerin oluşturduğu baskın gruptan aşağı görülen diğer insanları kibarca işaret eden bir kelime olarak kullanılmaya başlanmıştır. Sosyoloji ve sosyal antropolojinin kurucularından -kısmen Max Weber bir istisnadır- hiçbiri etnisiteye fazla bir önem vermemiştir.

Karışık ırkGünlük dilde etnisite kelimesi hala “azınlık sorunları” ve “ırk ilişkileri” tanımlamakta kullanılmaktadır. Ama sosyal antropolojide kendilerini kültürel açıdan farklı tanımlayan ve başkalarınca da bu şekilde tanınan gruplar arasındaki ilişkileri ifade etmektedir.

Etnisite sadece başka gruplarla olan ilişki içerisinde var olan bir şeydir; yalıtılmış halde bulunan bir halkın elbette bir kültürü vardır; fakat bir etnisitesi yoktur. Kürtler örneğinde olduğu gibi etnisite çoğu zaman daha geniş kültürel yapı içerisinde bir alt grup oluşturucudur.

Tayland’daki bir etnik ilişkiler çalışmasında Michael Moermann şu soruyu sorar; “Lueler kimlerdir?”
Lueler, Michael’in araştırmasının odaklandığı etnik gruptu; ama Michael onları -diğer etnik gruplardan ne şekilde farklı olduklarını- tanımlamaya çalıştığında hızla bir çıkmaza girdi. Odaklandığı gruptaki Luelardan birine kişisel olarak tipik özelliklerinin ne olduğunu sorduğundaysa bölgedeki diğer komşu gruplar ile paylaştıkları kültürel özelliklerden bahsediyorlardı. Bölgedeki diğer gruplar ile yakın ilişkiler içinde yaşıyorlardı; özel olarak belirlenmiş bir geçim yolları, belirlenmiş bir dilleri, ayırt edici gelenekleri ve dinleri yoktu. Onları bir etnik grup olarak tanımlamak neden uygundu?

Michael şu sonuca varmıştır: “Bir kişi kendini bir Lue olarak tanımlayarak ve bir Lue olduğuna inanarak ve Lue olduğunu geçerli kılan davranışlar sergileyerek bir Lue olur.” Michael Moermann’ın bu görüşü sosyal antropolojide etkili bir yaklaşımdır. Ayrıca Moermann’a göre bir Lue olma durumu, nesnel kültürel unsurlara ya da kesin sınırlara bağlı olarak belirlenmez. Etnik grupların bu şekilde betimlenmeleri halen kullanılır.

Peki iki grup kültürel açıdan farklı olup iki ayrı etnik grup oluşturabilirler mi?

Bu noktada yaygın olan bir görüşün aksine iki grup arasındaki kültürel farklılık etnisitede ayırt edici bir özellik değildir. Aynı bölgede yalnızca kendi kabilesi içinden evlilik yapan iki grup pekala farklı dinlere, farklı dillere hatta teknolojilere sahip olabilir; ama bu her zaman aralarında etnik bir ilişki olduğu anlamına gelmez. Etnisitenin ortaya çıkması için asgari bir temasın olması zorunludur ve birbirlerinin fikirlerini, birbirlerinden kültürel olarak farklı olarak algılamaları gerekmektedir. Eğer bu koşullar mevcut değilse, etnisite yoktur. Çünkü etnisite bir grubun özelliklerinin değil, ilişkilerinin bir görünüşüdür. Verdiğimiz bu örneğin aksine bazı gruplar kültürel açıdan benzer görünebilir ama yine de aralarında sosyal açıdan oldukça yüksek bir etnikler arası ilişkiler olabilir. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Sırplar ile Hırvatlar arasındaki ilişki bu tür bir ilişkinin örneğidir.

Etnisite, kendilerini asgari düzeyde ilişki içinde oldukları grupların bireylerinden kültürel açıdan farklı kabul eden kişiler arasındaki toplumsal ilişkinin bir sonucudur. Bu nedenle metoforik ya da hayali bir akrabalıkla özelleştirilmiş bir sosyal kimlik olarak tanımlanabilir. Etnisite, ilişki içindeki edimleri de kayıpları da ve kimliğin yaratılmasındaki anlamın ögelerini de ifade eder. Bu nedenle sembolik olduğu kadar siyasi ve örgütsel bir unsurdur.

Etnisite, emik ve etik yaklaşım çerçevesinde de ele alınmıştır. Peki emik ve etik nedir? Emik yaklaşım, yerlinin bakış açısını ifade eder; odak grubun bakış açısından bakmak, yorumlamak anlamını taşır. Etik yaklaşım ise araştırmacının kavramları, tanımları, ve analizlerine vurgu yapar.

Stanley Tambiah’ın emik yaklaşımı ile etnisite; “bir veya iki karakteristiği öz olarak alan ve bunu doğallaştıran, bilince taşıyan ve dile getiren ve bunları doğuştan getirdikleri ve mitsel tarih geçmişlerindeki ortaklıklarla ilişkilendiren bir kimliktir.”

Bununla birlikte etnisiteyi kafamızda yerleştirmemiz için etnisiteliğini dile getirenler ile onlara dışarıdan yaklaşan yani odak etnisite grubunun dışında olanlarının bakış açısı arasında bir ayrıma gitmek gerekir.

Etnisite genellikle hem grup-içinde hem de dışarıdakilerce farkında olunan ancak hiçbir şekilde çakışmayan ayrımlara gönderme yapar. Örneğin Anglolar ya da Kızılderili olarak adlandırdığımız Amerikan yerlilerine baktığımızda “etnik ayrımların” ten renginin ya da salt kültürel yanlış anlamaların sonucu olduğunu düşünebiliriz. Oysa bunun içinde yer alanlarca örneğin; bir Amerikan yerlisince bu durum bütünüyle farklı olabilir. Bu nedenledir ki etnisite, onu adlandıranların zihinlerinden çok onu algılayanların zihnindeki bir şeydir. Yani emik yaklaşım ile etnisite dışarıdakilerin zihinlerinde, yorumlarında ya da analizlerinde değil, yerlinin zihnindedir.
Etniste büyük ölçüde, tamamen etkisizlikten şiddete dayalı bir sertliğe kadar geniş bir yelpazede, bireyin duygusal olarak bir gruba olan aidiyeti demek olan duyu-tonlu bir temele dayanır. buna ilaveten ortak tarih veya toprak üzerine de geniş bir vurgu yapar.

Kaynakça
-thomas hylland eriksen- etnisite ve milliyetçilik
-ted c. lewellen- siyasal antropoloji
-philip k. bock- insan davranışının kültürel temelleri

Yazan: Tufan Yılmaz

Please complete the required fields.