Günlerden bir gün, türümüzün varlığı sona erecek. Buna nasıl hazırlanacağımız bu süre içinde daha iyi yaşamamıza yardımcı olabilir.

Bu ayın başlarında, 3200 Phaethon olarak bilinen 3 mil genişliğinde bir asteroid dünyanın yanından geçti. Belli ki, gezegenimize çarpmadı; ama çarpsaydı, etkisinin insanlığı tamamen yok edip etmeyeceği ya da sadece yıkıcı mı olacağı açık değildi. Ancak bilim insanları gelecekte çarpabileceğine inanıyorlar; çarpmasa bile, uzayda bu gezegendeki tüm hayatı yok edebilecek kadar büyük pek çok diğer gök cismi var ve bunlar da pekala dünyamıza çarpabilir..

Bu önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Eğer insanlığın soyu tükenecek olursa, tür olarak -kitlesel biçimde- buna hazır mıyız?

Bir şekilde bunu önleyebileceğimizi kast etmiyorum. Belirli insanların sıklıkla bir birey olarak kendi ölümleriyle barışmaya çalıştıkları gibi bizler de bir tür olarak kendi ölümümüzle barışık olabilir miyiz?

Şu anda bu soruyu sormamızı gerekli kılan birçok neden var. Küresel ısınma kriz noktasına ulaşıyor ve bunun nasıl sona ereceğini tahmin etmek imkansız iken, insanlığın yok olması kesinlikle olasılık dahilinde. Nükleer savaş tehdidi, 1945’de Harry Truman’ın Hiroşima’ya atom bombası attığı uğursuz günden beri türümüzün üzerine kabus gibi çöküyor; ve bugün ya dinci radikallerin veya düellocu çocuk adam Donald Trump ve Kim Jong-un’un eylemleri yüzünden tekrar ortaya çıkabilir. Hastalıklar, antibiyotiklere dirençli süper bakterilere dönüştüğü için salgınlar giderek daha da artıyor. Ve hatta Batı dünyasında, erkekler arasında düşen sperm sayıları; ki bu, eğer gezegenin her yerindeki erkeklerde görülmeye başlarsa, diğer türlerin çoğu zarar görmeden kalırken bizim sonumuzu getirebilir.

Bütün bu senaryolar veya diğer soy tükenmesi derecesindeki teoriler vuku bulsa bile, insanlığın bir şekilde, büyük bütçeli filmlerde olduğu gibi, son saniyede kendi ölümünü engelleyebileceğini hayal etmeyi seviyoruz. Muhtemelen yapabilirdik, ama yapamamamız da kesinlikle mümkün. Ve yapmak istemeyeceğimiz bir şey varsa o da, tür olarak son anlarımızı kaçınılmazı inkar ederek geçirmektir.

Ya da istemiyor muyuz?

“Ben gerçekten de, türümüzün insan neslinin tükenmesi kavramıyla bir barışma yolu bulmamasını umut ediyorum,” diyor Salon’a konuşan Colorado Üniversitesi psikoloji profesörlerinden Terror Management Theory’nin kurucularından Dr. Thomas Pyszczynski. “Bana öyle geliyor ki eğer felaket senaryosu gerçekleşirse, şu an korkutucu gerçekle yüzleşen insanlar arasında gördüğümüz şeyden çok fazlasını göreceğiz: İnkar. Ve onlara bunun gerçekten olmayacağını -bilim insanlarının aldatması veya ona benzer bir şey olduğunu- söyleyen sesler de olurdu; ve birçokları da aynı şimdi yaptıkları gibi gerçeğin daha rahatlatıcı versiyonuna inanırdı. ”

“Aynı zamanda büyük ihtimalle, dini çoşkunluğun kitlesel anlamda dirilmesine ve bilimsel çözümler açısından hüsnükuruntulara da şahit olabilirsiniz,” diye ekledi. “İnsanlar muhtemelen sadece kendilerinin doğru cevapları bildikleri konusundaki ısrarlarında daha ateşli hale gelirler. Ve en nihayetinde, ölüm yaklaşırken sevdiklerine ve ailelerine dört elle sarılırlar, aynı şimdi yaptıkları gibi. ”

Pyszczynski’nin görüşü, Arizona Üniversitesi’nden psikoloji profesörü ve Terror Management Theory’nin diğer bir kurucusu olan Dr. Jeff Greenberg tarafından tekrarlandı. “Birçok konuda inkar içinde yaşıyoruz; gece gündüz bazı yerlerde bazı insanların başına gelen trajedilere yönelik farkındalığımızı zihnimizden uzaklaştırmazsak hayatın tadını çıkaramayız” dedi Greenberg Salon’a. “Ölümü, ölümsüzlüğün gerçek ve sembolik temellerine yaptığımız yatırımlar vasıtasıyla inkar ediyoruz. Ölümlülüğümüz kaçması zor bir gerçek, bu bize, günden güne birçok yolla hatırlatılıyor. Türlerin sonu çok daha uzaktır; bu konu hakkında düşünmek ve bunu kabullenmek kayda değer bilişsel çaba gerektirir.”

Greenberg aynı zamanda, eğer insanlık yaklaşan sonuyla yüzleşirse, bu bizi “‘başarılarımız’ ve zürriyetimiz vasıtasıyla sembolik bir bekaya ulaşma fikrine bağlandığımız sorusuna getirecektir,” diyor. Bu başka bir anahtar noktadır: Kendi ölümlerimizle birey olarak baş etmeye çalıştığımız en önemli yöntemlerden biri, insanlığa yaptığımız katkılarla “ölümsüz” olabileceğimiz yolları hayal etmektir. Bu, çoğumuzun çocuk sahibi olmasının, kariyer peşinde koşmasının veya başkalarına yardım etmeye yönelik iyi işler yapmaya çalışmasının nedenlerinden biridir. Peki, ya diğer insanlar, hatta diğer yaşam formları olmasaydı? Ya kariyerlerimiz anlamsız olsaydı çünkü bu başarıları takdir edebilecek başka duygusal yaratıklar olmasaydı? Ya çocuklarımız da aynı bizler gibi, bir gün tamamıyla yok olacaksa?

İnkarın ilk evreleri ve şekillerini geride bırakabileceğimizi varsayarak, sonraki adım, tür olarak kendi kolektif varlığımızın anlamıyla nasıl barışacağımızı çözmek olacaktır. Her şey bittiğinde hepsi anlamsız mı olur?

“İnsanlar bir birey olarak ‘iyi bir hayat’ yaşamanın ne anlama geldiği konusuna çok fazla kafa yordular, fakat tür olarak iyi bir hayat yaşamanın ne anlama geldiği meselesine neredeyse hiç kafa yorulmadı” diye açıkladı Standaford Üniversitesi Carnegie Enstitüsü, Küresel Ekoloji Departmanı’ndan iklim bilimci Ken Caldeira Salon’a. “Sanırım alışılmış bir cevap da şu: Bizler tür olarak bir grup bireyden başka bir şey değiliz ve türlerin iyi hayatı da, türlere mensup bireylerin iyi hayatlar yaşamasından daha fazla ya da daha az bir şey değil. Ve sanırım bu alışıldık cevap muhtemelen benim de cevabım olacaktır.”

Caldeira burada mükemmel bir şekilde taşı gediğine koyuyor; ve muhtemelen yok olma seviyesindeki bir olaya toplu yağma ve ayaklanmayla karşılık verecek olanların mantığı karşısında en iyi savunmayı öneriyor. Her halükarda öleceksek, neden son anlarımızı önemsediğimiz insanlarla iyi şeyler yapmaya harcamayalım? Neden rahatlayıp çocuklarımızla oynamayalım, ebeveynlerimize minnettarlığımızı göstermeyelim, arkadaşlarımızla şakalaşmayalım, eşlerimiz veya hayat arkadaşlarımızla sevişmeyelim? Eğer yalnız olmamız gerekiyorsa ya da öyle olmayı seçiyorsak neden son anlarımızı en azından bizi mutlu eden bu aktivitelerle geçirmiyoruz? (Kuşkusuz, gerçekten kötü niyetli kişilerin elinde zehirli olabilecek bir öneri)

Calderia’nın tür olarak iyi bir hayat yaşamak hakkındaki görüşünde daha derin bir katman var. Kolektif olarak neslimizin tükenmesi meselesini bertaraf etmek, sadece bir şekilde var olduğumuz gerçeğinin altında yatan anlamla nasıl baş edeceğimiz açısından çok önemlidir. Dünyaya çarpan bir asteroid veya hatta anlaşılabilir nedenlerle, örneğin hastalıklarla çok etkili bir şekilde mücadele etmemiz ve onların da dirençli bakterilere evrilmesi gibi bizim neden olduğumuz ancak tamamen kontrolümüz dışında bir olay nedeniyle neslimizin tükenmesinde utanç verici bir şey yoktur. Bunun yanı sıra, eğer neslimiz dünya nüfusu içinde bir grupsa ve gereksiz iklim değişikliğine neden olan çevre kirliliği sebeplerini/faillerini engelleme konusunda isteksiz olduğundan nesli tükenirse bu utanç verici olur. Çevre kirliliğinin kökümüzü kazıyabileceği başka yollar da var (evvela düşen arı nüfuslarına bakın) ve onun ötesinde, her zaman nükleer savaşın işimizi bitirmesi olasılığı var. Eğer fanatiklerin kontrolsüz alt benlikleri veya güçlü adamların kırılgan egoları yok oluşumuza neden olacak kadar şişerse, kendimizi herhangi bir varsayımsal tanrıya nasıl açıklayabileceğimizi hayal etmek zor olurdu.

Bu soruların mutlaka şimdi sorulması gerekliliği dışında, bu sorulara kesin cevaplar verebileceğimi iddia etmeyeceğim. Bana öyle geliyor ki, evreni incelediğinizde, en büyük nesnelerin yapıları genellikle en küçük olanların yapısını aksettiriyor gibi görünür. Benim en sevdiğim örnek güneş sisteminin oldukça büyük miktarda atom gibi görünmesidir ve aynı şekilde bireysel insan hayatının -bebeklikten ve çocukluktan ergenliğe, yetişkinlikten ölüme gelişen- türler olarak deneyimleyeceğimiz şeyi aksettirip aksettirmediğini merak ediyorum.

Eğer öyleyse, o zaman bu soru özünde, gerçekten de şu an hangi aşamada olduğumuzla ve bu aşamanın zorluklarına göğüs gerip geremeyeceğimizle ilgilidir.

Yazar: Matthew Rozsa
Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: Salon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.