Günümüzde sürekli kanayan yaralarımızın başında insan ilişkileri geliyor. Bir mimar gibi insan ilişkilerinin projesini çizemiyorsun. İnsansız bir yaşam düşünülemeyeceği gerçeğinden yola çıkarsak, insan, insana bir yerde mecbur. Türkiye’de insan ilişkilerinin rotası adlandıramadığımız bu mecburiyetlerin elinde. Bu olayı iki açıdan görmek gerekiyor. İlk olarak; toplumun gelenekçi yapısında kendine özgü yer edinmiş değerlerin yaşaması ve yaşatılmasına  (insanın hem kendisine hem de içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklarının farkında olması) hizmet ediyorsa bu mecburiyetler gerekli. İkinci olarak; bu mecburiyetler, amacı dışında kullanılıyorsa yanlış. İnsanın kendisini geliştirmesi, kendisini tanıması, kendisine bakışını belirlemesi için, başta toplumsal mecburiyetlerin özünü kavraması gerekiyor. İnsanın, her şeyden önce – kendi karşısında bir varlık olması çok önemli. Kendisine karışı savaşı olmayan bir insan, kötünün karşısında iyiyi, yalanın karşısında doğruluğu nasıl savunabilir ki? İnsanları gözlemliyorum; herkes kime inanacağını şaşırmış bir durumda. Güven bunalımı yaşıyoruz. Söz vermenin ne önemi ne de geçerliliği kaldı günümüzde. İnsanların kendilerini kanıtlamak gibi ağır bir yükü var. İnsanın, insana güvenini yitirmesinin diğer bir tanımının da,  yaşamın yadsıması anlamını taşıdığını farkında değiliz. Yalnızlığın altında ezilen sadece biz insanlar değiliz.  Yalnızlığa mahkûm ettiğiniz her değer, sizi terk ederek yerini derin boşluklara bırakıyor. İnsanın bilinç düzeyinin gelişmesine olanak tanıyan tüm değerlerle kendisini donatması, kendisine yük gelen yanlışlarından arınması, bilgiyi, bilgeliğe dönüştürmesi çok önemlidir. İnsan ömrü bu dengeyi kurmakla, kurduğunu sandığın dengeleri yıkmakla geçiyor. Gelişim, başkalaşım ve dönüşüm de bu gelgitler içinde kendi dünyasını kuruyor.

Çocukluğumdan kalma temel sorunlarımın başında insan olmak geliyor. Hepimiz doğarken insanız, peki ya ölürken? Durup durup böyle soruları kendime soruyorum. Bu sorular yardımıyla kendimi denetliyorum aslında. İnsanlık onuru hepimizin onurudur. İnsan onurunun dini, dili, ırkı (…) yoktur. Hangi coğrafya parçası üzerinde yaşıyorsa yaşasın, bir yerde bir insan ağlıyorsa, hepimiz ağlamalıyız. İnsanlar,  nasılsa ben ağlamıyorum deyip bu gerçeğe sırtını dönebilir. Kendisi ağladığında da, feryadı basıyor “İnsanlık öldü mü!” diye. Öncelikle insanlığı bu ayrıcalıklardan kurtarmamız gerektiğine inanıyorum. İnsanlık,  yaşam hakkı gibi herkesin en kutsal ve elinden alınmaması gereken bir haktır. Bu hakkı getirip günümüzde kabul gören; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” özdeyişiyle özdeşleştirmek ne kadar gerçekçi olur, soruyorum size. İnsanları gözlemliyorum. İnsanlardan öğrendiklerimi bugüne kadar okuduğum hiçbir kitaptan öğrenmedim. Benliğin sınırı yok. Hep banaların geleceğinin bu kadar parlak olması beni korkutuyor. Gelişimini tamamladıktan sonra,  inişe geçeceğine inandığım “hep banalar”ın insanlığa verdiği zararları nasıl onarabiliriz? Asıl üzerinde durup düşünmemiz gereken başat soru bu.

Buradan yola çıkarsak birçok gerçeğin daha iyi anlaşılacağına inanıyorum. İnsanın kendi mutluluğunu, toplumsal mutluluğuyla bütünleştirmesi gerekiyor. Bu terazinin dengesi gerçekten de önemlidir. Hem de çok… İnsan, öncelikle kendisine ihanet etmemelidir. Kendisine dürüst olan insan, hem kendi sorunlarına hem de toplumsal sorunlara objektif değerler ışığında yaklaştığı ölçüde kendi gerçeğine kavuşuyor. İnsanlık onuruna sırtımızı dönebilir miyiz? Hangimiz yarının bize neler getireceğini biliyoruz? Hangimiz hiç tereddüt etmeden, “Benim konum ve koşullarım hep böyle iyi olacak” diyebilir? Ya da hangimiz gençliğin ilelebet bizimle kalacağını söyleyebilir? Hepimiz, herkesin geçtiği evrelerden geçeceğiz ve nihaî sona yaklaşacağız. Empati yapan o kadar az insanımız var ki… Herkes bugünden yola çıkarak yarının da değil,  yarınların dizginlerini ele geçirmeye çalışıyor. Yaşama dair tüm güzellikler insan içindir ve biz insanlar emanet aldığımız bu güzellikleri bizden sonraki nesille devretmekle mükellefiz. Beni bu türden bir hesaplaşmanın içine iten, hayatını insana ve sanata adamış olan James Joyce’dur. Onun sanatına yansıyan hayatına dair ruhuyla doğaçlama bir söyleşi yapmak istiyorum. Onun yapıtlarına yansıyan kişiliği üzerine ruhuyla sohbet etmek istiyorum. Sanırım bu tinsel söyleşileri bir yaşam biçimi hâline getiriyorum. Bir yandan hayatını kendi sesinden dinlerken diğer yandan yapıtları hakkında konuşmak istiyorum. Onun ruhunu ısrarla çağırıyorum. Çağrılarıma kulak vereceği günü sabırsızlıkla bekliyorum. Onun ruhuyla yapıtlarını satın almak için uğradığım kitapçıda buluştuk. Dengeli saygılı ve hoşgörülü kişiliğini ilk karşılaştığımız anda farkına vardım. Bir süre elimdeki yapıtlarına baktı. Daha sonra elimdeki yapıtları elimden alarak konuşmaya başladı: “Benimle hayatım ve sanatım üzerine tinsel bir söyleşi yapmak istiyordun. Sorularını yanıtlamak için yanındayım” dedi. Varlığıyla hayatıma bir anda anlam kazandıran bu insana ilk sorumu sormak için uzun süre bekledim. Gülümsedi.

“Siz eşi görülmemiş bir şöhrete sahipsiniz. Yirminci yüzyılın en ünlü edebî şahsiyetisiniz. Ününüz kıtaları, dünyaları ve kültürleri kuşatmış. Uluslararası Joyce endüstrisinin her yıl piyasaya sürdüğü sizinle ilgili ilmi ve eleştirel, Shakespeare çalışmalarını saymazsak akademik edebiyat çalışmaları içinde emsali olmayan bir hacme sahiptir. Siz İngilizce yazan yazarlar içinde en çok amatör hayranı olan yazarsınız. Siz, öldükten sonra kazandığınız ünü büyük ölçüde tarihsel olaylara borçlusunuz. Hayatınız hakkında neler söylemek istersiniz?” diye sordum.

“Sevgili Bedriye, ben yirmi iki yaşımdayken Kıta Avrupası’na gitmek üzere İrlanda’dan ayrıldım ve ondan sonra memleketime bir daha uğramadım. Kendimi bir sürgün olarak algılıyordum, bu yüzden de kozmopolitliğimle gurur duyuyordum. O zamanlar modern bir Avrupalı dehâ olarak yola çıkmamıştım; yaşadıklarım, gördüklerim ve deneyimlediklerimle böyle birine dönüştüm. 1920’de tam da modernist sanatın beşiği olduğu sırada Paris’e göç ettim. Modernist öncü birliğinin bir kahramanı olarak hizmet etmeye seçilmiştim. Benim Paris kariyerim, beni İrlanda’dan gelmiş modernist bir yazar olma çizgisine çekti. Topraklarında büyüdüğüm Britanya İmparatorluğu bana ve sanatıma karşı güvensizlik gösterme eğiliminde olmuş, bana layığıyla sahip çıkmamıştır. İrlanda bana bu kadar bile ilgi göstermedi. Benim bir modernist olarak sahiplenmem pek tartışılmadı; bu da ikinci bir sahiplenme vakasının yolunu açtı. Savaş sonrası Amerika’nın bana yaptığı yatırım benim ünümü giderek pekiştirdi. Amerikan kütüphaneleri benim el yazmalarımı depolayıp arşivler oluşturdu. Ölümümün akabinde yapıtlarımı inceleyen araştırmacılar benim külliyatımın baştanbaşa İrlanda temalarına ve sorunlarına göndermelerle dolu olduğunu yadsımakta zorlandılar. Elbette ki Paris’te her gün İrlanda gazetesi aldığımı göz önünde bulundurmaları benim gerçeğime ermekte izlenecek yolların başında gelir. Şimdi hayatıma dair sorduğun soruyu yanıtlamaya geldi sıra. James Joyce olarak 1882’de Dublin’de orta sınıftan Katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ben dünyaya geldiğimde ailemin ekonomik durumu iyiydi. Babam John Stanislaus, Cork kentinde bir mülk satın almıştı. Dublin kamu hizmetlerinde vergi tahsildarı olarak göreve başlamıştı. Bu, İrlanda’daki Britanya Genel Sekreteri’nin onayını gerektirecek kadar seçkin bir atamaydı. İyi bir maaşı olan bir işti. Biz Dublin toplumunun zengin tabakasına ait olduğumuzu hissediyorduk. Evimizde hizmetçi çalışıyordu ve oldukça gösterişli dostlarımız vardı. Babam evimizi Dublin’in dışında zengin ve nezih bir kasaba olarak bilinen Bray’deki büyük eve taşımıştı. Babam beni çok seviyordu, başarılı olmam için elinden geleni yapıyordu. Beni tam bir beyefendiye yakışır bir eğitim almam için Cizvitlerin yönettiği en iyi İrlanda Katolik okullarından birine, Clongowes Wood Koleji’ne gönderdi. Babam içki bağımlısıydı. Sürekli borçlandığı için beni okuldan almak zorunda kaldı. Kamu hizmetlerindeki işini de kaybetti. İflasın eşiğine geldiği için bizi Güney Dublin’deki banliyö semtlerinin rahat hayatından koparıp, kentin yoksul kuzey yakasının kasvetli hayatına soktu. Bu yaşadıklarımın izlerini Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nde görmek mümkün. Ben, içinde büyüdüğüm ailemden isyankâr bir siyasî ve kültürel mizacı kalıt olarak aldım. Ben, Katolik aydınlarından Newman gibi asi ruhlu büyük yazarlarına (Milton, Blake, Byron,Shelley gibi) ve İngiliz sosyalizmine varıncaya kadar İngiliz hayatının ve kültürünün birçok yanına yakınlık ve hayranlık besliyordum. İngiltere beni bir yanıyla güçlendirirken, diğer yanıyla güçsüzleştiriyordu.”

Gençliğinden söz eder misiniz? Nasıl bir gençtin?

Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nin birinci bölümünde Parnell’in cenazesinin Dublin’e dönüşünü ve delikanlılığın pek susturamadığı anlaşılan bir ağıt yoğunluğuyla anımsıyorum. İkinci bölümünde ise genç Stephen Dedalus ölenin aslında kendisi değil Parnell olduğunu kendisine hatırlatmak zorunda kalır. Gerçek şu ki Bedriye, Parnell’in ölümü İrlanda’nın siyasî umutlarının sönmesi ve siyasî moralinin kronik bir çöküşe geçmesi demekti. Benim İdarehanede Ulusal Bayram Günü öykümde çok spesifik bir odak noktasına sahip olmasına rağmen zamanın ruhunu yerli yerinde yakaladığımı düşünüyorum. Öyküde geçen karakterler Parnell’li dönem için hafif bir nostalji duyuyor olabilir. Pespaye bir belediye seçimlerine katılmışlardır ve propagandacının vereceği ödül bedava bira gibi mevzular hepsinin kafasını aynı ölçüde meşgul eder. Ben anlamlı bir biçimde onları sönmekte olan cüruflu bir ateşin çevresine oturttum. O dönemde yaşayan siyasal olaylar hayatımın erken dönemi üzerinde irili ufaklı psikolojik düşünsel fiilî etkiler bıraktı. Babamın ekonomik durumu bozulunca Cork’taki mülkünü satmak zorunda kaldı. Biz de daha alt semtlerin birine taşındık. Babam bir sarhoşluk anında annemi boğmaya kalkıştı. Ben Hıristiyan Kardeşler okuluna kısa bir süre devam ettikten sonra, Belvedere Koleji’ne yazıldım. Buradaki eğitim Cizvit eğitim kalitesi Clongowes’da verilen eğitime yakındı. Orada Latince, Fransızca ve İtalyanca öğrendim. Parnellizm davası öleli çok olmasına karşın uzun süre bu davaya bağlı kaldım. Victoria dönemi gençliğimde salt İngiltere’nin değil İrlanda’nın da psikolojik ve sanatsal açıdan olduğu kadar siyasî açıdan da yıkıcıydı. Ben on dört yaşımda suyolu kıyısında tanıştığım bir fahişeyle birlikte olarak bekâretimi kaybettim. Yaptığımdan pişmanlık duymama rağmen bir kez daha yaptım o işi. Daha sonraları adım ve yapıtlarım cinsel aşırılıkla anılmasına neden oldu. Bunun kökleri içinde büyüdüğüm kültürün dar görüşlülüğüne ve aşırı ahlakçılığına karşı çıkmamdaki sarsılmaz kararlılığımda yatıyordu. Gençliğimde içinde büyüdüğüm siyasî gelişmeler benim tavır ve davranışlarıma yansıdı. Kibir, sessiz bir mesafe ve çevremdeki dünyaya karşı kayıtsız görünme gibi davranışlar yaratarak gizemli bir kişilik tarzı yaratmama neden oldu. Benim olağanüstü keskin ironi duygum vardır. 1980’lerde Anglo- İrlanda Dirilişi’nden uzak kalmadım. Gençliğimde özellikle melankoliye fazlasıyla dalmıştım. 90’ların onca Diriliş şiirlerinde baskın olan melankoliyi benimsemiştim. Dirilişten kaynaklanan özellikle Parnellci melankolisini paylaşıyordum. Yaşayan Parnell’den öte ölü Parnell Dirilişçilerin hayal dünyasında hatırı sayılır bir yer edinmiştir. Gençliğimde ne bulursam okuyordum. Benim Ibsen’e özel bir sevgim vardır. Bunun nedeni de biz Dirilişçiler en son edebî akımlarla, özellikle de Avrupa kaynaklı olanlarla ilgileniyorduk. Ibsen de Avrupa’nın kıyısında ortaya çıkan ve yabancı hâkimiyetinden kendini kurtarmak üzere olan bir başka küçük ve modern ülkenin büyük hakikatini söyleyen dâhisiydi. 1898-1903 yılları arasında İrlanda Katolik sınıfların siyasî konumlarında hatırı sayılır değişikler oldu. Söz konusu sınıflar –benim de ait olduğum– çok eleştirilse de kendimi her zaman bir bakıma özdeşleştirdiğim sınıflardı. Bu sınıflara modern dehânın büyük ürünlerini verecektim. Tüm bu iyi gelişmelere göre ülke karanlık altındaydı. Bu sorunlarla birçok farklı cepheden boğuşmak zorundaydık aydınlar olarak. Benim öğrencilik yaptığım dönemlerde okul kendine güvenen canlı bir kurumdu. Tepeden bakan bir tavırla dine karşı çıkıyordum; çünkü popüler Katolik inancının büyük bir kısmını çocukça buluyordum. 1898’den 1903’e uzanan süreçte Katolik İrlanda’da yaşanan radikal değişim beni de etkisi altına almayı başarmıştı. Ben, çağdaşlarımın hayal gücünü ve kavrayışını bir tarzda radikalleşerek, dile getirdiğimiz ruhu pekiştiriyordum. Tüm bu gelişmeler sonucunda ben, modern bir entelektüel ama inançsız biri olmama karşın Katolik bir entelektüel olarak kaldım.”

“Senin bir de ‘Edebiyat Eleştirmeni’ sıfatın var. Bu konuda neler söylemek istersin?”

“Sevgili Bedriye; o süreçlerden geçerken kendimi ve yaşadıklarımı, ille de okuduklarımı eleştirel bir gözle değerlendirme ihtiyacı hissettim. Ergenlik dönemimde şiirler, manzum ve mensur oyunlarla “epifaniler” yazmıştım. Kendimi tamamen edebî kariyerime adamamışken eleştirmen olarak okuyucunun karşısına çıkmıştım. Modern, muhalif İrlandalı bir Katolik, çağdaş bir aydın olarak adımı ölümsüzleştiren edebî metinler kaleme almaya başlamadan önce edebiyat üzerine çok düşündüm. Denemelerim, eleştirilerimi ve konuşmalarımı belirli konular üzerinde yoğunlaştırmaya gayret ederek giderek gelişen tutarlı bir çalışma oluşturdum. Bundan dolayı benim kurgusal olmayan yazılarımı bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Yazın anlayışım hakkında yapılan şu saptamayı yerinde yapılmış bir saptama buluyorum: “Ele aldıkları diğer konular –örneğin sanatın gücü– ne olursa olsun, eleştiri yazıları daha çok tarihi, gelecekten beklentileri, politikası ve kültürü, kilise ve kolonyalı iktidarla ilişkisi bağlamında İrlanda’yı belki her şeyden önemlisi Joyce’un tanıdığı İrlanda’da sanatın yerini anlatır.” Ben herhangi bir yapıtı incelerken ya da önemsiz kamu işi hakkında yorum yaparken bile çağdaş İrlanda ve benim oradaki konumum hakkında düşüncelerimi yansıtırım. Benim Alfred Ainger’ın George Crabbe ait kitabına dair yazdığım eleştiri yazısı iktidar merkezlerinden uzaktaki Britanya hayatının “kaçınılmaz ahlakî yozlaşması”  ve sefaleti üzerine derin düşüncelerle analizleri içeren bir yazıya dönüşür. Yazdığım önemli beş eleştiri ve deneme yazımda yazınsal eğilimleri tüm çıplaklığıyla yansıtmaya özen gösterdim. Eleştiriye yönelik ilk adımlarımdan birisi Mihaly Munckacsy’nin 1899’da Dublin’de sergilenen Ecce Homo tablosu üzerine yazdığım yazımdı. Yazımın içeriği ne ölçüde siyasî alegori olduğu anlaşıldığında tam anlamıyla anlaşılabilinir. Drama ve Yaşam Ibsen üzerine yazdığım ilk denemedir. Yazımda drama ile bütün gücünü toplamaya başlayan bir halkın kendini ortaya koyması arasındaki ilişkiyi irdeliyorum. Benim Ibsen’in Yeni Draması başlıklı yazım Biz Ölüler Uyanınca oyunu hakkındadır. Ben bu oyunu modern bilince ulaşan bir halkın “ruhsal krizleri” ile bağlantılı olarak yorumluyorum. Ne ki İrlanda kendi Ibsen’ini  çıkaramamıştır. Bu gerçek benim Ayaktakımının Günü başlıklı denememde tüm çıplaklığıyla anlaşılmaktadır. James Clarence Mangan başlıklı yazımda Mangan’ın ruhunu telef ettiğini yumuşak bir dille ifade ederek yazıma şöyle devam ettim: “Geleneğiyle öyle içli dışlıydı ki onu bütün ıstırapları ve hüsranlarıyla kanıksamıştı ve onu nasıl değiştireceğini, güçlü bir ruhun bileceğinin aksine bilmiyordu.” Benim eleştirmen olarak gelişimde Dublin’deki Daily Express gazetesinin editörü E.V.Longworth’ün gözden geçirmem için bana gönderdiği kitapların hatırı sayılır katkısı olmuştur. Bir eleştirmen olarak kimseyi kayırmadım. Eleştirilerimde kilise de payına düşeni aldı. Benim yazdıklarım akademisyenler için bulunmaz bir fırsattır. Benim yirmici yüzyıl ortası ve sonuna ait düşünsel bir paradigmanın doğruluğunu kanıtlama gibi anlaşılması güç bir kurumsal projeye dalmış olduğumu ileri sürenler vardı. Gerçekteyse ben modern araştırmacıların çoğunun hayatından kayda değer farklı bir hayat sürdüm, çünkü benim hayatım kariyer yolunu tam bir arapsaçına döndürecek bir hayattı. Birçok anlamda sarsıcı, çarpıcı ve baş döndürücü bir hayattı bu. Ailem de sürekli çalkantılı bir hayat yaşadı. Kızımın şizofrenisine çare bulmak için Avrupa’yı talihsiz bir hâlde, telaş içinde dolaştığımız acılı dönemler ailemin durumunu daha da kötüleştirdi. Araştırmacılar benim abartılı yanımı her zaman göz ardı etmiyorlardı. Bununla birlikte bu yanımı yapıtlarımın gerekleriyle ilişkilendirerek ele alıyorlardı. İçimde sürekli terk etme ve geri kazanmanın zıt ve eşit güçlerini taşıyordum. Zaman zaman bitkin bir şekilde sabahın erken saatlerinde eve getiriyorlardı beni. Ben salt azimle değil bir amacım olduğu için sağlığımı gözden çıkarırcasına çalışıyordum. Kendi yolumdan sapmadan çalışmak benim yaşam biçimim hâline gelmişti. Bu amacım olmasaydı Ulysses’i ve Finnegans Wake’ini yazamazdım. Hayatımda yaşadığım yoğunluk aynı zamanda İrlanda için düşünüp yazdıklarımın yoğunluğuydu. Ben aile fertlerimin dışında kimseyi sevmiyordum. Aile fertleri içinde de en çok Nora’yı seviyordum.”

Yazar: Bedriye Korkankorkmaz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.