Aşkla alakalı hikâyeler hayatınızı bir başka insana nasıl adayabileceğinizden bahseden örnekler sunar. Dostlukla alakalı hikâyelerde ise genellikle kendinizi hayata nasıl adayabileceğinizden bahsedilir. Maxine Hong Kingston’ın en sevdiğim romanlarından biri olan “Tripmaster Monkey” isimli kitapta, kitabın başkahramanı olan Wittman Ah Sing isimli tutkulu genç sanatçının, sabahı selamlamak için başka dünyalarda dolanan, tüm gece süren asit etkisindeki avare “parti kazananları”na selam çaktığı bir an vardır. Wittman, “Burada dostlar arasında, elimizde sıcacık kahve kupaları ve sigaralarla oturmak çok güzel.” diye geçirir aklından. “Tanrılardan güzel bir gösteri.” Bu, dostlara değer vermenin olağan yapısına, bunun varlığına ve suskunluğuna yapılmış bir övgüdür; omzunuzdan çekiştirip sizin gördüklerinizi görecek bir kişiye sahip olmaktır.

1980’li yılların sonunda filozof Jacques Derrida, dostluk konusunda seminerler vermişti. O sıralarda yapısöküm düşüncesiyle adı anılan dünyanın en meşhur filozoflarından biriydi. Derrida, “konuşmaya karşı yazma”, “akla karşı tutku”, “erkekliğe karşı kadınlık” şeklinde örneklendirilebilecek “anlamı ikilikler üzerinden oluşturma” dürtümüzü altüst etmek istemişti. Görünüşteki bu zıtlıklar karşılıklı esaslardı. Derrida, bir kavram sırf bir diğerine baskın geldiği için iki kavramın da değişmez olduğu veya kendi kendini tanımladığı sonucuna ulaşılamayacağına dikkat çekmişti. Bu düşünceye göre, heteroseksüellik yalnızca homoseksüelliği devamlı olarak ötekileştirerek var olabilirdi. Derrida’nın yöntemleri kayıp veya bastırılmış şeyleri daha yakından incelemeyi gerektiriyordu. Bu şekilde, o ve destekçileri, bize doğal gelen kavramların tezatlar ve kaygılarla dolu olduğunu fark edeceğimizi iddia ediyorlardı. Bu tertipsizliği kabullenmek muhtemelen bizi daha bilinçli ve anlayışlı bir yaşama yönlendirecekti.  

Derrida dostluk üzerine dersler verdiği zamana kadar Aristoteles’e atfedilen o philoi, oudeis philos dizesiyle büyülenmişti. Tuhaf bir düşünce olan, hem bir onaylama hem de bir inkâr içeren bu dize genellikle “Ah dostlarım, dost diye bir şey yoktur.” şeklinde çevrilmiştir. Bazıları, Aristoteles’in daha basit bir şeyi ifade ettiğini, “Çok dostu olanın aslında hiç dostu yoktur.” anlamına gelen bir şey söylediğini düşünür. Ancak Derrida, tercih ettiği çevirideki görünüşte zıtlık olduğu fikrini kendisine daha yakın bulmuştu. Aristoteles’in ne demek istediğini anlamanın bizi yeni ittifaklar ve imkânlarla dolu bir geleceğe yönelteceğini düşünüyordu.

Derrida verdiği dersleri toplayıp 1994 yılında The Politics of Friendship [Dostluğun Politikası] isimli bir kitap çıkardı. Kitabın her bir bölümü Aristoteles üzerine derste anlatılanlarla ya da onun etki ettiği, aralarında Nietzsche, Kant ve politik kuramcı Carl Schmitt’in de olduğu başka filozofların düşünceleriyle başlamaktadır. Her zaman olduğu gibi Derrida’nın bu kitabında söz konusu ettiği şeyler, dost ve düşman, özel hayat ve sosyal hayat, yaşayan ve “hayalet” gibi kanıksadığımız karşıt kavramların şüpheli kararlılığıdır. Kitabın bir bölümü bireysel dostluk ile kolektif “kardeşlik” arasındaki ayrıma odaklanmaktayken, bir başka bölümü ise sırların dostluk ve toplumda oynadığı rolü irdelemektedir.

Kuramcıların değindiği kadarıyla modern hayat, bir merkez arayışında olan ve hayatlarının itici gücünü sorgulayan kişiselleşmiş bireylerle doludur. Pratik anlamda dostluk, isteyerek yapılan belirsiz bir şey, kolayca hayatın arka planına kayabilecek bir ilişkidir. Bazıları için dostluk dayanıklı ve ritmik iken başkaları için ise yıllar önceden kalma sohbetlerin sürdürülmesiyle oluşan ve ara sıra ortaya çıkan bir samimiyettir. Hayatımızda yalnızca ciddi meseleleri konuştuğumuz insanlar da, sarhoş geçen gecelerin cümbüşünde anlam kazanan insanlar da vardır. Bazı dostlarımız bizi tamamlıyormuş gibi görünürken bazıları adeta bizi karmaşıklaştırıyor gibi görünür.

Derrida’nın yazdığı üzere, dostluğun samimiyeti insanın kendisini bir başkasının gözlerinde tanıması hissiyatında yatar. Artık bize bakmıyor olsa bile dostumuzu tanımayı sürdürürüz. Derrida, biriyle dost olduğumuz andan itibaren birimizin ötekinden daha fazla yaşayacağı fikrine hazırlandığımızı iddia etmektedir. Zira dostluğa dâhil ettiğimiz pek çok arzu arasından “hiçbir şey bu eşsiz umutla, ölümün ötesine geçecek bir geleceğe duyulan bu coşkuyla kıyaslanamaz.”

Derrida’nın yazıları çetrefilli ve ağır olmasıyla ünlüdür, alıntılarla ve gizli terminolojilerle doludur. Ancak kendi ilişkileri üzerine düşünmesi, onun düşüncelerine ve yazılarına daha karamsar ve dolaysız bir nitelik kazandırmaktadır. The Politics of Friendship okuyanı lanetli hissettirir; Derrida dostluk anlatısının bize bir gün dostlarımızı övgüyle anabileceğimizi devamlı olarak düşünmeyi gerektirdiğini iddia eder. İddiasının bu yönü, 2001 yılında yayımlanan ve Derrida’nın ölen dostlarına yazdığı anma konuşmalarının, övgülerinin ve mektuplarının toplandığı The Work of Mourning [Yas Çalışması] kitabını anımsatmaktadır. Derrida bu kısa yazılarda başkalarının fikirleriyle sıkı bağlar kurmanın dostluğun nihai ifadesi olabileceğini ortaya koyar, bir başka insana içten bir şekilde bağlı olmanın ne anlama geldiğini bulmaya uğraşır. Derrida’nın anma yazıları hayatta kalan kişi ve onun kederine odaklanır. Jean-François Lyotard’ın ölümünün ardından yazdığında, Derrida şunu merak etmiştir: “Onu terk etmeden nasıl kendi hâline bırakabilirim?”

The Politics of Relationship [İlişkilerin Politikası] isimli kitabı yayımlanana kadar Derrida orta yaşlarına çoktan girmiş, pek çok entelektüel akranından daha çok yaşamıştı  (2004 yılında 74 yaşında hayatını kaybetti). Kitap, dostunun ardından yas tutan birinin tasviri etrafında dönüp durmaktadır. Bu metin yer yer karmaşık olabilse de (örneğin Derrida’nın “tüm zamansallığın, tüm zamansallık olarak zamansızlığın üretimi”ni ele alması gibi), içinde saf bir güzellik ve huşu da barındırmaktadır. Derrida, “Şu an kendimden bahsettiğim bir zamanda yaşayıp dostlarımın ağzından konuşuyorum.” diye yazar, “Mezarımın ucunda konuştuklarını şimdiden duyabiliyorum. Daha şimdiden, o an artık var olmayacak olsam da… Sanki kendi sesimle bana söyleniyormuş gibi: Yeniden ayaklan.”

The Politics of Friendship kitabını okumak yıllarımı aldı. Kitabı okuma yolunda ağır ağır ilerlerken zaman zaman satırlar beni Derrida’nın başka yazılarını okumaya itiyor ya da gelişigüzel anıların peşinden koşmam için zihnimi kışkırtıyordu. Kulağa iyi gelen kısımlarda karar kılıp benim için anlaması güç olan kısımların ana fikrini bulmaya çalışıyordum. Kitabın cazibesinin esas kaynağı, okuyucuya insan deneyiminin kısacık bir kısmıyla boğuşan birini takip etme fırsatı tanımasıydı. Yavaş bir şekilde ilerlediğim için bunu yapmak gittikçe daha dokunaklı bir hal almaya başladı. Bazı zamanlarda Derrida, bizi birbirimize bağlayan bağlarla ilgili olarak kaygıdan daha az muzdarip olunan, geçmişe dair bir yaşayışı tarif ediyor gibiydi. Sosyal medya, değişken ve çoğalmakta olan iletişim ve karşılıklı alışveriş kanallarının yaygın olduğu bir çağda, dostluk fikri neredeyse ilginç ve muhtemel bir tehlike gibi görünür. Sağlam olmayan bir sürü ilişki karşısında, insanları yalnızca dostluktansa daha sert bir mantığa göre sınıflandırma içgüdüsü her zamankinden daha baskın gelir.

Derrida, 1993 yılında The Politics of Friendship isimli kitabının içeriğini oluşturan dersleri verdikten sonra, ancak bu dersleri henüz kitaplaştırmadan önce, Derrida üzerine çalışanların onun kariyerinde bir dönüm noktası olarak belirlediği Marx’ın Hayaletleri isimli başka bir kitap yayımladı. O, bu kitapta, Soğuk Savaş dönemi sonrasında var olan siyasi düzenle doğrudan bir bağlantı kurup Batı’da hızla yayılan ve aşırıya kaçan zafer çığlıklarını yok etmeye çalışır. “Kapitalist toplumlar her zaman rahat bir nefes alıp kendilerine 20. yüzyılın totaliterliğinin çökmesiyle komünizmin bittiğini ve bitmekle kalmayıp artık tamamen bir hayalete dönüştüğünü söyleyebilirler.” diye yazar. Ancak sonrasında şunu ekler: “Hayaletler hiçbir zaman ölmez, sadece geri dönüp durur.” Bu noktada, Derrida, mezardan yükselen farklı bir çeşit sesten söz etmektedir. Bu seferki ses belki de daha iyi yarınlara ulaşmanın yolunu da biliyordur. 

The Politics of Friendship, isminden de anlaşılacağı üzere Derrida’nın çalışmalarındaki sözde politik dönüşümle de uyum sağlamaktadır. En nihayetinde bu eser, sosyal bağlarımız ve bugünün korkunç olasılıklarına üstün gelen müşterek bir geleceği tasavvur etme kapasitemizden bahseden bir kitaptır. Derrida, “Dostluğu sevmek için bir başkasının yasına ortak olmak yeterli değildir, geleceği de sevmek gerekir.” diye yazar.

Belki de dostluk bir tür politika modeli ya da politikanın nasıl bir şeye evrilebileceğine dair bir görüş sunabilir. Dost olarak birbirimiz için gönüllü olup birbirimizin sırlarını saklarız. Belki de politikayı ilk etapta mümkün kılan şey dostluktur; çünkü birine “düşman” demenin ne anlama geldiğini başka türlü nasıl anlayabiliriz? “Düşman kendisini hâlihazırda onlara gösterene kadar, yaralayıcı bir tür dostluk sorgusunu veya sakıncasını akıllarına sokana kadar dostluğun olanağı, anlamı ve olgusu kendisini asla ortaya çıkarmayacaktır.” diye yazar Derrida. “Hiçbir dostluk yoktur ki yaralanma ihtimali barındırmasın.” Görünüşte doğal olan tüm ikilikler gibi, biri ötekinin tohumunu taşımakta ve kendi kendisini yok etme kapasitesini içermektedir.

Derrida kitabın sonlarına doğru, düşmansız bir dünyada “politika” adını verdiğimiz şeyin her ne olursa olsun kendi sınırlarını ve amacını yitireceğini savunur. “Demokrasi hâlâ gelmektedir ve muhtemelen hiçbir zaman tam anlamıyla gelemeyecektir.” diyerek sözlerini sonlandırır. Ayrıca daha umutlu bir şekilde, daha köklü ve daha adil bir dostluk biçiminin yeni bir tür “özgürlük ve eşitlik deneyimi” sunabileceğini söyler. Son olarak, Aristoteles’e atfedilen sözü “demokratik dostlarım” şeklinde değiştirerek sözlerini noktalar. Kitabın bu kısmına ayak uydurmakta epey zorlandım; kelimelerin anlamını ve otuz yıl önce ne anlama geldiklerini bütünüyle kavrama konusunda kendimi yetersiz hissettim. Zihnim,  modern politikanın şüpheli olup olmaması veya yurttaş saydığımız yabancı insanlara karşı olan bağlılığın dostluğa elverişli olup olmaması gibi bayağı düşüncelere kaydı. Sonra, bir zamanlar unutmaya çalıştığım bir mezarın başında sigara ve alkolle paylaşılan tüm o samimiyeti düşündüm. Bu, başka türden bir yara ve bir zamanlar tanınmış olmanın verdiği coşkuydu.

©® Düşünbil (2021)

Yazar: Hua Hsu
Çeviren: Feyza Nur Okut
Çeviri Editörü: Yağmur Alev
Kaynak: newyorker.com

Please complete the required fields.