Klasik Batı teizminde Tanrı’nın iyi olduğu ve her şeye gücü yettiği söylenir. Peki, o zaman küresel salgın, deprem, tsunami, kıtlık, orman yangınları vb. doğal afetleri, iyi olduğu için bunların yaşanmasını istemeyen ve her şeye gücü yettiği için canı istediği zaman bunları durdurabilecek olan Tanrı ile nasıl bağdaştıracağız?

Aydınlanma Çağı’nın en büyük filozoflarından biri olan Voltaire (1694-1778), Büyük Lizbon Depremi’nin ardından bu soruyu sormuş ve en meşhur eserlerinden biri olan Candide ya da İyimserlik (1759)’te ele almıştı.

1 Kasım 1755 tarihinde, saat 09.30’da Portekiz’in Lizbon kenti bahsi geçen depremle ve ardından gelen artçı sarsıntılar, yangınlar, tsunami ve sivil itaatsizlikle neredeyse tamamen yıkılmıştı. O gün Azizler Günü’ydü ve çok sayıda insan yıkılan kiliselerin molozları altında kalarak can vermişti. Doğal afetler hakkındaki rakamlar bugün olduğu gibi o zamanlar da muallaktaydı, ancak 200,000 kişilik nüfusa sahip olan şehirde bu felaketler sonucu tahminen 20,000 ilâ 40,000 arasında kişi hayatını kaybetti.

Bugün olduğu gibi o zamanlar da insanlar, Hristiyan inançlarını ve anıtlarını sarsan böylesi bir yıkımın ilahi bir plan olup olmadığını merak etmekteydi.

Kötülüğün çehresinin ötesi

Voltaire Candide’i yazarken Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in (1646-1716) görüşlerinden ve özellikle onun Teodise (1710) isimli eserinde yer alan “Tanrı’nın iyiliği” konulu denemelerinden etkilenmişti. Leibniz’e göre doğal ve ahlaki kötülüklere rağmen yaşamakta olduğumuz dünya mümkün olan dünyaların en iyisiydi. Bu dünya hem şeylerin muhteşem çeşitliliğini hem de doğanın en basit kanunlarını içinde barındırdığı için Tanrı’nın yaratabileceği en iyi dünyaydı.

Leibniz’e göre ahlaki ve doğal kötülükler evrensel iyilik bütünlüğünün bir parçasıydı. O, “Eğer yaşanmış en küçük kötülük bile dünyada eksik olsaydı, hiçbir şeyi ihmal etmeyen ve her şeyi hesaba katan Tanrı tarafından en iyi bulunarak seçilen bu dünya artık olmayacaktı.” demişti.

Leibniz her ne kadar günahların ve mutsuzlukların olmadığı bir dünya hayal etmenin mümkün olduğunu itiraf etse de, “Bu benzer dünyalar iyilik açısından bizim dünyamızdan daha değersizdirler, aşağıdırlar.” değerlendirmesinde bulunmuştu. Diğer bir deyişle Tanrı bütün evrensel yabani otlara rağmen muhteşem bir bahçıvandı.

Leibniz’e göre Tanrı bu dünyayı yaratmadan önce, en iyi olanı seçmek adına bütün mümkün dünyaları birbirleriyle kıyaslamış, böylece tamamen zevk ve tatlılıkla dolu aydınlık bir dünyadansa, acı, karanlık ve mutsuzluğun da uyumla var olduğu bir dünya yaratmıştı.

Leibniz akılsız biri değildi,  kötülüğün dünyadaki “çehrelerinin” Tanrı’nın iyiliği ve adaletiyle şiddetle çeliştiğini görmüştü. Fakat yine de dünyada yaşanan kötülüklere izin vermenin Tanrı’ya karşı gelmek olduğu görüşünü reddetti. Ona göre bu, dünyanın altını üstüne getirmek olurdu.

Leibniz, Tanrı’nın savunucusunun bu dünyanın nihai olarak iyi olduğu inancıyla ilerlemesi gerektiğine inanmaktaydı, çünkü bu dünyanın temeli bütün bariz kötülüklere rağmen nihayetinde onu yaratmış olan Tanrı’nın iyiliğine dayanıyordu.

Candide komedisi

Leibniz’in hiç şaşmayan 18. yüzyıl iyimserliği ve ilahi iyiliğe duyduğu sonsuz inancı, kötülüğü ciddiye almakta başarısız mı olmuştu? Voltaire’in düşüncesi bu yöndeydi. Hatta Voltaire kötülüğün ciddi doğasını tepetaklak etmiş, ahlaki ve doğal kötülüğün çok ciddi şeyler olduğuna ve ancak hicivle ele alınabileceklerine inanmıştı.

Candide eserindeki Baron Thunder-ten-Tronckh’un sarayında “metafiziko-teolojiko-kozmolo-nigoloji”[1] eğitmeni olarak görev yapan Dr. Pangloss karakteri, Leibniz’in ta kendisiydi. Pangloss özellikle dinî inançlara sahip olan kişiler (Hristiyan, Yahudi, Müslüman) tarafından işlenen bütün ahlaki ve doğal kötülüklere rağmen, yaşadığımız dünyanın mümkün olan dünyaların en iyisi olduğu inancının sıkı bir savunucusuydu. Dünyada ne yaşanırsa yaşansın, o da tıpkı Leibniz gibi eninde sonunda bunun yaşanabilecek en iyi şey olduğu mantığını yürütebilmekteydi.

Voltaire “mümkün olan dünyaların en iyisi” kavramını, içinde barındırdığı kötülüğün niteliksel ve niceliksel boyutlarının büyüklüğünü de göz önünde bulundurarak sorunlu bulmuştu:

Bu ‘her şey iyidir’ sistemi, doğanın yaratıcısını, planlarını uygulamaya devam ettiği sürece dört ya da beş yüz bin insanın canına mâl olmayı ve kalanların yaşamlarını kaçıp gözyaşı dökerek geçirmek zorunda kalmasını umursamayan, güçlü ve kötücül bir kral gibi yansıtır. “Mümkün olan dünyaların en iyisi” kavramının teselli edici olması şöyle dursun, bu kavram onu benimseyen filozofları umutsuzluğa sürüklemiştir. İyilik ve kötülük sorunu, cevabı iyi niyette arayanlar için hala açıklanamaz bir kaos olarak kalmaktadır.” [2]

Peki, Voltaire’in çözümü neydi? Belki şaşırtıcı gelebilir ama onun çözümü umutsuzluk değil, soylu bir teslimiyet, filozofik bir “que sera, sera” [her şey olacağına varır] düşüncesiydi. Bu, başlangıçta Tanrı’nın bizi Cennet Bahçesi’nin bahçıvanlık görevine getirmeye niyetlenmesi gibi, sessizce kendi bahçelerimizi ekmemiz anlamına geliyordu. Voltaire’e göre Adem ve Havva gibi olmalıydık.

Bu yüzden Tanrı’nın insanla alakalı yöntemlerinin nasıl aklanacağıyla ilgili havalı felsefi spekülasyonlardan kaçınmak gerekliydi. Bunun yerine Voltaire, biraz daha iyi olmamız umuduyla küçük de olsa iyilik yapmamız gerektiğini savundu. Bu, Tanrı’nın iyiliğine inananları pek tatmin etmeyecek bir çözüm olabilir fakat şu salgın ve karantina günlerinde evlerinde oturup bahçesindeki toprağı kazan, sebze eken, çimlerini biçen bizlerde bir fikir uyandırabilir. Basit, ama her nasılsa tatmin edici bir fikir!

Dipnotlar:

1- Voltaire’in mizah amacıyla uydurduğu bir uzmanlık dalıdır. (ç.n)

2- Bu paragraf, Voltaire’in 1764 yılında yayımlanan Felsefe Sözlüğü isimli eserinde yer almaktadır. (e.n)

©® Düşünbil (2021)

Yazar: Philip C. Almond
Çeviren: Volkan Şahin
Çeviri Editörü: Yağmur Alev
Kaynak: theconversation.com

Please complete the required fields.