Toplumlar belli bir büyüme ve gelişmeden sonra bir düzene ihtiyaç duyar. Bu düzen yöneten ve yönetilenlerin belli olduğu hiyerarşik bir sistem içinde toplumsal işleyişin sağlandığı toplumdaki birey sayısının çoğalmasıyla ortaya çıkan kaosun engellemeye çalışıldığı sistemlerdir. İnsanlar, Rousseau’nun deyişiyle doğa durumundan çıktığında; yani düzene ihtiyaç duymadığı ve mülkiyetin var olmadığı, insanın o dönem için arzuladığı bütün ihtiyaçları doğa tarafından karşılandığı durumdan çıkıp mülkiyet kavramı ve sosyal sınıfların ortaya çıktığı düzene adapte olmak zorunda kaldığında, ona yeni bir sistem gerekliydi. İşte Rousseau toplum sözleşmesinde bize bu sistemin bir tarifini sunmaktadır.

Rousseau, toplumsal gelişimin yapısını mülkiyet kavramının ve dolayısıyla bireysel çıkarın ortaya çıktığı duruma bağlamaktadır. Ona göre mülkiyet kavramı ortaya çıktığında; insan, doğa durumundan çıkmış olur ve toplum geniş ölçüde bireyselleşen irade durumuna kayar. Peki Rousseau’nun doğa durumundan kastı nedir? Bunu marksizmdeki ilkel-komünal dönemle ne kadar bağdaştırabiliriz veya böyle bir düzen hiç var olmuş mudur? Buna bir marksist olarak cevap verildiğinde, elbette böyle bir durum var olmuştur ve bu, insanın ilk var olmaya başladığı dönemi ifade eder. Ama bir muhafazakâr açısından bakıldığında, böyle bir dönem asla var olmamıştır; aksine insan dünyaya geldiği ilk andan itibaren zaten bir sosyal düzenin parçasıdır. Dolayısıyla buradaki durum kişisel bakış açısına göre değişebilmekte ve nesnellikten uzak bir durum gibi görünmektedir. Diğer yandan konu gücün ele alınması noktasına geldiğinde Rousseau; gücün ele geçirilmiş olması değil verilmiş olmasını gerektiğini söyler. Ona göre; “Bir kalabalığa boyun eğdirmekle bir toplumu yönetmek arasında her zaman büyük bir fark olacaktır. Sayısı ne olursa olsun, dağınık yaşayan insanların birbiri ardınca tek bir kişiye boyun eğdikleri zaman, ben burada bir baş ve halkını değil bir efendi ve kölelerini görüyorum, yani bir bakıma bir birleşme değil bir yığındır bu” (1). Buradan da anlaşılacağı üzere Rousseau yönetim erkinin güç istencinin, zorla değil ona tabi olan bireylerin istek ve arzuları neticesinde gerçekleşmiş olması gerektiğini söyler. Fakat burada düşünülmesi gereken temel sorun şudur: Evet, Rousseau yaşadığı dönem için kısmen daha özgür bir ortamda doğup büyümüş ve yeterli eğitim seviyesine ulaşmış bir insandır fakat hiçbir şekilde özgür olmayan veyahut toplumsal bilincin hiç olmadığı bir toplum yapısında bunun gerçekleşme olasılığı nedir? Bu, toplumsal irade beyanının yalnızca ayrıcalıklı bir kesimde kalmasını ve bilinçsiz toplum yapısının yine aynı şekilde boyunduruk altında kalmasını sağlar. Bu yüzden burada irade beyanı verilen kişinin niteliği irade beyanını verenden daha önemli bir konuma oturtulmalıdır. Gücü eline alan kişinin hırs ve tutkuları irade beyanının ötesine geçebilir ve gücün kötü kullanılmasına sebep olabilir; bu açıdan iradeye yine toplumdan bir koruyucu atanması gerekecektir. Rousseau burada toplumsal anlaşmayı ortaya koyar ve her insanın diğer tüm insanlar için kendindeki bir kısım haklarından feragat ederek diğerlerine vermeyi ve bu şekilde toplumun bütünleşik bir yapı oluşturarak birlikte yaşama prensipleri geliştireceğini öngörür. Rousseau bu açıdan çok haklıdır ama yine gücü eline alan kişinin kişilik özellikleri önemli bir noktada durmaktadır ve toplumsal bilincin var olması dahi bazen bunu engelleyememektedir. Buna en bariz örnek olarak Adolf Hitler’in Nazi Almanyası verilebilir. Hitler bilinçli bir toplum olan ve irade beyanının en doğal şekilde teslim alındığı Almanya’da toplumun büyük bir çoğunluğunun istenciyle başa geçmiş olsa da eline geçirdiği gücü hiç de iyi denilebilecek şeyler için kullanmamıştır. Buradan şu sonuca varılabilir: İnsanların istek ve irade beyanları ve bilinçli bir toplum olmaları gücün iyi kullanılması için yeterli düzeyde koşullar değildir. Diğer yandan toplumun kişiler olarak bir araya gelip yaptığı sözleşme, kişiye hem haklar tanıyan hem de ondan haklar alan bir tür sözleşmedir ama burada ilk olarak bireyin, bir toplum olmanın bilincinden ve toplumsal düzenin ona sağladığı faydalardan haberdar edilmesi gerekir; aksi takdirde kişi, haklarından feragat etmeyebilir ve bu tarz bir sözleşmenin üyesi olmak istemeyebilir. Bu da toplumsal birliği zayıflatan bir noktadır. Bir başka konu ise Rousseau’nun kamu yararının nasıl sağlanacağı sorunudur. Bilindiği üzere kamu yararı kişisel çıkardan uzaktır ve bütün kamu kesiminin yararına uygun üretilen mal ve hizmetler bütünüdür. Burada erk, toplum içinden gelen bir kişi ve dolayısıyla toplumun tümünün bir parçası olduğu için hep kamu yararına ve dolayısıyla kendi yararına olan icraatlar geliştirecektir ve bu da kamu yararını sağlayacaktır. Ama yine burada önümüze çıkan temel sorun kişisel arzu ve çıkarlardır. Kişisel arzu ve çıkarların bu kadar üstünde durmamın sebebi ise Rousseau’nun bu gücün denetimi hakkında herhangi bir şey göstermemiş olması ve güçler ayrılığı gibi bu gücün denetimini sağlayabilecek kişisel çıkarların kamusal çıkarların üstünde tutulduğu durumlarda bunun denetimini yapabilecek olan güçler ayrılığını yalnızca kamusal alanın olabilir bir parçası olarak tanımlamasıdır. Aksine güçler ayrılığı gücü denetim altına alan ve kesin olarak var olması gereken toplumsal çıkarın kişisel çıkardan üstün tutulmasını sağlayan en büyük etkenlerden biridir. Bunlar arasındaki ve güçlerin arasındaki ayrım ne kadar kesin olursa denetim o derece iyi sağlanır. Günümüz örneklerine bakıldığında bunun sağlamasını yapmış oluruz. Güçler ayrılığının kesin olduğu ve demokrasi kavramının olgunlaştığı ülkelerde kamu yararı her zaman kişisel yarardan önce gelir. Tersi durumda ise kişisel çıkarlar sebebiyle kamu yararı ve demokrasi kavramı gelişemez, özgürlükler ise neredeyse minimum seviyede kullanılabilir. Yine Rousseau, kitabın demokrasiye dair kısmında gerçek bir demokrasinin var olmadığını ve hiç var olmayacağını söyler. Burada gerçek demokrasiden kasıt toplumsal yapı içinde var olan her bireyin yönetime katılması mıdır? Ki şayet kastedilen buysa gelişen toplum düzeyinden pay almamış küçük ve kısmen izole toplumlarda bunun görüldüğünü söyleyebiliriz. Eğer bu değil de  toplumsal yapı içinde her bireyin bir araya gelerek kendi egemen grubunu seçtiği sistemi kastediyorsa da; burada yine kısmî bir demokrasiden bahsedilebilir. Demokrasi Rousseau’nun dediği gibi tanrılara özgü bir kavram değildir. Bunu bazı küçük aile veya soy tipi örgütlenen yapılar gerçek anlamda gerçekleştirebilmişken bugünkü büyük nüfuslu toplumlar ise yönetime tam anlamıyla bir katılım olmasa da kısmî bir katılımla demokrasi kavramını işletebilmiştir. Rousseau toplumsal bir yönetimin en büyük gerekliliği olarak ortaya attığı eğitimli birey kavramında çok haklıdır. Toplumsal bir bilince ve azamî düzeyde eğitime sahip olmayan bir birey; demokrasi, özgürlük, eşitlik, kamu yararı, toplumsal düzen gibi iyi bir yönetimin ona getireceği şeylerin farkına varamaz ve dolayısıyla seçimlerinde bilinçten ve öngörüden uzak bir taraf olacaktır: ki bu da yönetimin kötü bir yönetim olmasına sebep olacak, toplumsal düzen ve istikrar kurulamayacak, egemen kesim yaptığı işlerde denetlenemeyecektir. Tüm bunlar ise gücün kötü kullanılmasına yol açabilir ve eğitimsiz birey bu kötü kullanımın dahi farkına varmadığı için egemenin bu anlayışına karşı bir tavır ortaya koyamayacak, bireysel tepkisini toplum tepkisiyle birleştirip egemeni yönetimden egale edemeyip kötü ve kamu yararından uzak yönetimin devamlılığına sebep olacaktır. Rousseau’nun dediği gibi iyi bir yönetim yalnızca zenginlik veya nüfus artışıyla kendini göstermez. İyi yönetim kişiler arası zenginlik farklarının en aza indirilmesiyle, (bu, günümüzde demokratik ülkelerde sosyal devlet anlayışının yegâne ilkelerinden biridir) kamu yararının her zaman kişisel yarardan üstün tutulmasıyla, özgürlüklerin en üst seviyeye çıkarılarak egemenin eleştirilebilirliğiyle, toplumsal yapıdaki hiyerarşi düzeninin kişisel çıkar ve torpilden önce liyakatle, toplumdaki her bireyin minimum refah düzeni seviyesinden hayatını idame ettirebilmesi ve son olarak da toplumsal güvenliğin sağlanmasıyla ilgilidir. Tüm bunları gerçekleştirebilen yönetimler iyi yönetimlerdir. İyi yönetim yalnızca zenginlik ve nüfusla ölçülemez.

Sonuç olarak bakıldığında, birey doğa durumundan kurtulup özel mülkiyet ile beraber ortaya çıkan günümüz toplum tiplerindeki düzen içinde kendini bulduğunda ve aklın öncülüğünde bu tarz bir toplumu inşa ettiğinde, toplumun devamlılığını esas almalı ve düzenin kurulup istikrarın sağlanabilmesi için bir sözleşmeye; yani herkesin kendinden var olan bir kısım haklardan feragat edip kazandığı yeni haklar sayesinde toplumsal düzene adapte olduğu bir anlaşmaya tabi olmak zorundadır. Bu, ona egemen gücü seçerken irade beyanı hakkı ve seçilen egemen gücün kamu adına yaptığı her faaliyetten yararlanma hakkı verir. Bu şekilde toplumsal düzen içinde kendini var etme şansını elde eder. Egemen güç kamu yararından çıkmamalı, bunu paylaşmamalı ve devretmemelidir; çünkü ona bu hakkı tanıyan irade beyanı bütün toplum tarafından teslim edilmiş ve yine ancak onun eliyle geri alınabilir bir durumdadır. Yine egemen gücün kamu yararından saptığı ve kişisel çıkarın kamu yararının önüne geçtiği durumlarda, mutlak denetleyici bir gücün olması gerekmektedir. Toplumun bunu yapması güç görünmekte, bunun yerine güçler ayrılığı gibi her gücün bir diğer gücü denetlediği güçler ayrılığı ilkesi Rousseau’nun görüsünün tersine kamu düzeninin bir olabilir veya olmazlığı yerine kesin ve elzem bir noktada durmaktadır. Yine toplumdaki bireylerin eğitim ve bilinç düzeyleri en azından orta düzeyde bir seviyede bulunmalı ki onun iradesine teslim ettiği egemen, bunu onun faydasından uzak bir şekilde kullanmasın ve ortaya koymaya çalıştığı toplumsal yapı; egemenliğin bütün güçleri kendi elinde bir araya getirerek, bütün bireylerin ortak olduğu bir yönetimden mutlak egemen gücün olduğu tek kişilik monarşilere dönüşmesin. Çünkü bireydeki bilinç düzeyi ve yönetime katılma arzu ve isteği onun nasıl bir yönetimde yer alacağının en büyük göstergesi durumundadır.

Dipnotlar:

(1) J.J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Alfa Yayınları, ss. 24-25.

Yazar: Necdet Uçar

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.