İnsanların bedenleri vardır. Bu, çoğu (erkek) filozofun halı altına çabucak süpüremediği rahatsız edici gerçeklerden birisidir. Bir de kadın bedenleri vardır ki, o konuya hiç girmeyelim. Tarihsel açıdan ele alındığında Batı felsefesinin kadın bedenine olan tepkisi; kafa karışıklığının, “Ejderha Çıkabilir” [1] paniğinin ve son olarak ölüm sessizliğinin çılgın bir bileşimi olmuştur. Yine de, biz insanlar, filozof ustalarımıza karşı beklenmedik bir itaatsizlik göstererek bedensel varlığımız konusunda hayli nankörce ısrar etmekteyiz. Neyse ki, son yarım yüzyıldır felsefenin beden konusundaki çekincesi azalmakta; bedensel doğamızın dilimiz ve onun aracılığıyla kültürel varlığımız üzerinde yarattığı sonuçlar, Bulgar asıllı Fransız filozof Julia Kristeva’nın (1941-) yaptığı gibi kapsamlı veya yararlı bir biçimde keşfedilmektedir.

Bir düşünür olarak Kristeva, Sigmund Freud’dan Jacques Lacan’a (Lacan, psikanalizi toplumu tahlil etmek için uygulardı.) uzanan psikanalitik süreç içerisinde sağlam bir yere sahiptir. Kristeva’nın dilbilimsel, yaratıcı ve politik tasarılarının tümü, fikirlerini psikanaliz geleneğinden alan erken insani gelişim anlayışından ileri gelmektedir. Bu nedenle, Kristeva her ne kadar Lacancı teorinin kısıtlamalarına işaret etse de, eleştirilerini Lacan’ın gündeme getirmiş olduğu kendilik ile öteki [2] arasındaki sınırların incelenmesi çerçevesinde oluşturmuştur. Kristeva özellikle, bebeğin kimlik oluşumuna, bu kimliğin annenin bedeniyle olan birliğe bağlılığına ve sonunda birlikten reddedildiğinde bebeğin hangi yöne itildiğine odaklanır. Lacan’a göre, bir bebek, aynadaki görüntüsüyle karşılaşıp bilincinin kırık parçalarını, kendisine harici bir cisim gibi sunulan birleşik bir bütün olarak düşünmeye zorladığında dile gelir. Bu süreç, erkek çocuklarda, anneye olan tekdüze bağlılıkları devam ettiği sürece babadan iğdiş edilme korkusuyla hızlanmaktadır. Kristeva, dil ve kimliğin oluşum sınırlarını zorlayarak onları daha ayırıcı hale getirmeyi hedeflemektedir; anne ve onun babaya olan sevgisiyle özdeşleşme yoluyla, bebeğin henüz dili kullanmaya başlamadan önce bile benlik duygusunu ve dilin mantığını besleyen ayrım ve yargıları oluşturduğunu söyler. Dil, henüz kendisini ifade edecek kelimelere sahip değilken bile bedende yer alır. Daha da önemlisi, dilin gelişimi öncesinde çocuk, etrafındaki seslerin ritmik ve müzikal unsurlarını kavrar ve geleneksel dil yapılarının sabit hiyerarşisini istikrarsızlaştırma konusunda geçit görevi görecek sözel olmayan bir çağrışımlar dünyası oluşturur. Göstergebilimsel dünyanın (ses ve ritimler dünyası) dürtülerimizin alanına ayrıcalıklı bir erişimi vardır ve bu dünya, bize çevremizi ayırt etmemiz veya sınıflandırmamız öğretilmeden önceki dünya deneyimimizdir. (Bu “göstergebilimsel” teriminin Saussure’ün [3] kastettiğinden farklı bir kullanımıdır.) Buna karşın; dilin simgesel içeriği kıyaslama ve ayırmayla, yani bir şeyin ne olduğu ve dolayısıyla ona neyin yabancı olduğu hakkında nihai bir sonuca ulaşmakla ilgilenmektedir. Gelgelelim, göstergebilimsel içeriğin istikrarlı kesinliği bozma potansiyeli vardır.

Kristeva’nın 1974 yılında yayımlanan La Révolution du Language Poétique isimli kitabında varsaydığı üzere, bu, devrimci şiirin gücüdür. Şiir, dilin göstergebilimsel içeriğini (ses ve ritimlerini) kendi simgesel içeriğine yıkıcı bir bakış açısı getirmek için kullanabilir ve dolayısıyla politik değişim yaratma potansiyeline de sahiptir. Kristeva, bu konuyu 1980 yılında yayımlanan Desire in Language isimli kitabında şöyle özetler:

“Bu teşebbüsü ciddiye alıp insanlık halleri ve diller konusunda ustalaşma girişimlerinde patlattığı kahkahaları duyabilseydik; retorik ve şiirin altında yatan, sembolik işlevle aralarında yaşanan değişmeyen, çeşitli tartışmaları yeniden keşfetmek için “yazınsal tarihi” tekrar kontrol etmek zorunda kalırdık. Bu dil pratiği için mevzubahis, bilgi söylemini destekleyen soyut sıçramayı imkânsız kılmaktır. Biz de böylesi teorik bir söylev ihtimalini veya eş zamanlı olarak geçerliğini merak etmeden duramazdık.”

Dilin sembolik boyutunun yanı sıra göstergebilimsel boyutunun da önemli olduğu düşüncesi, muhtemelen Kristeva’nın felsefe alanına yaptığı en kalıcı katkı olacaktır. Kristeva’nın, çocukların ebeveynlerinin çiftleşmesine şahit olma fantezileri sebebiyle kendilerini dile ittikleri düşüncesinden pek hoşlanmasanız da, bir çocuğun dil gelişimi öncesi deneyiminde var olan ve hayatı boyunca düşünce şeklini yöneten bir şey olduğu görüşünde tartışmasız bir doğruluk payı vardır.

Politika ve Feminizm

Kristeva, 1974 yılında Çin’e yaptığı, gözünü açan geziden önce Maocu bir komünistti ve çalışmalarında dil, politika ve felsefe arasındaki hakiki dengeyi bulmaya çalışıyordu. İlk başta, devrimci dile ve dolayısıyla daha özgürleştirici bir siyasi duruma esin kaynağı olmak için göstergebilimsel içerikle ifade edilen anne bedeninin ötekiliğinin gücüne güveniyor gibi görünen Kristeva, sonraki yazılarında grupla özdeşleşmenin bireyselliği kısıtlaması ve bunun ortaya çıkardığı kimlik politikaları meselesine yönelmiştir. 1979 yılında faal bir psikanalist olan Kristeva, grubun haklı bir davası olsa bile, yekpare grup idealizminin zararlı olduğunun gittikçe daha çok farkına varmıştır. Bu da bizi Kristeva’nın feminizmle kurduğu sıkıntılı ilişkiye götürür. Kristeva; aralarında Luce Irigaray ile Hélène Cixous’nun da bulunduğu (hiçbiri Fransa doğumlu değildir), Beauvoir’ın varoluşçu feminizmine karşı oldukça eleştirel yaklaşan ve şaşırtıcı derecede yanlış isimlendirilen Fransız Feminist Üçlüsü’nün bir parçası olarak feminist çevrelerde kötü bir ün kazanmıştır (En azından üç kişi oldukları için ismin bir kısmına doğru diyebiliriz.). Kristeva, ideal kadın gücü kavramını oluşturan feminizmin, tüm kadın kitlelerini temsile bilfiil dâhil etmediğine inanmıştır. Modern feminizm, belirli bir tür kadınlığı teşvik ederek ortaya çıkarılan politik etkiyi bırakmayı reddetmesiyle alternatif varoluş biçimlerine kulaklarını tıkamıştır. Yeni bir yaklaşım gerekmektedir; birilerinin sonradan dâhil edilmesindense, yabancılık veya alternatiflikle birlikte var olmaya izin veren bir yaklaşım gerekmektedir.

Doğrusu, Kristeva, günümüzün çok yönlü feminizmindeki bireyselleşme ısrarını 1980’li yıllarda öngörmüştür. Kristeva, bize yabancı ve bilinemez olarak sunulanları anlamak, benimsemek ve kabullenmek için, dil gelişimi öncesi kişisel geçmişlerimizde deneyimlediğimiz kendi Ötekilik modelimizi kullanmamız gerektiği konusunda ısrarcıdır. Bu ısrar, pek çok modern feminizm anlayışının İdeal Beyaz Feminist niteliklerinin eleştirisine dayanılarak farklı kültürlerdeki kadınları yargılanmasına karşı koymak için yapmış olduğu mutlak bir çağrıdır ve modern feministlerle beraber Lacancı temellerini kaybetmiştir. Kristeva, 1994 yılında yayımlanan Strangers to Ourselves isimli kitabında, “Yabancı, içimizde yaşıyor. Bu yabancı, kimliğimizin gizli yönlerinden birisidir, meskenimize zarar veren uzamdır, anlayış ve yakınlığın kurucusu olan zamandır. Onun kendi içimizdeki varlığını fark edince, kendisinden tiksinmesinden kurtulduk.” der.

Psikospekülasyon

Filozoflar, üstünkörü bir şekilde ele alınmaktan nefret etme eğilimindedir. Klasik gelenekte çoğunlukla “Sistemimi ya bütünüyle kabullenirsiniz ya da dönek damgası yersiniz” anlayışı hâkimdir. Buna rağmen, kısmen kabul görmek Kristeva’nın kaderi olmuştur.

Kristeva’nın dilin göstergebilimsel içeriğinin önemine, poetik dilin politik kültürü etkileme kapasitesine ve kendi ötekiliğimizin kavranmasına dayanan ötekiliğe (alternatifliğe) yeni bir yaklaşım getirilmesi gerektiğine dair fikirleri, felsefe dünyası tarafından büyük oranda kabul görmüştür. Bu fikirleri oluşturan karmaşık psikolojik sistem ise, tarihin tozlu raflarına atılmıştır. Bu, anlaşılabilir bir şey olsa gerek. Örneğin, annelerinin vajinasının kendi öznelliklerini nasıl etkileyebileceği üzerine bebeklerin ne düşüneceği konusunda detaylı olarak tahminde bulunma fikri, herhangi bir pediatrik bilginin titizlikle muhakeme edilmesinden çok, ağır jargon ve saygıdeğer köken yüzünden saygın hale getirilmeye çalışılan bir sorumsuzluk olarak görülmektedir. Üstelik 19. yüzyıl fizyolojisinde aşağı yukarı geçerli olan, “Henüz bu şekilde oluşturulmamış olan öznenin bedeninde belirli miktarlarda enerji dolaşır” gibi ifadeler, 20. yüzyıl sonlarında yazılan başlıca felsefe metinlerinde neredeyse cezbedici bir şekilde arkaik bulunmaktadır.

Yine de Julia Kristeva’nın psikospekülasyonu hâlâ etkisini sürdürmektedir. Kristeva’nın bebek zihninin annenin bedeni aracılığıyla (bebek ve ebeveynlerinin binlerce zihinsel reddediş ve özdeşlemesinin iç içe geçmesiyle) şekillendiği konusundaki sezgileri, birbirimizin davranışlarını sürekli sinirsel olarak aynaladığımıza ve eksiksiz bir çocuğun nihai oluşumundaki epigenetik (hücresel çevre) etmenlerin önemine dair gittikçe artan nörolojik kanıtlarla doğrulanmaktadır.

Bir erkek çocuk, bir zamanlar bir kadın bedeninin parçası olmasının, kendi kişiliği üzerinde nasıl bir tehdit oluşturabileceği konusunda uzun uzadıya düşünür mü? Kuvvetle muhtemel, düşünmez. Peki, erkek ve kız bebekler sembolik dili benimsemeden önce, kişiliklerinin önemli kısımlarını peş peşe sıralanan sayısız bedensel işaret ve gözlemlenen davranışlarla mı oluştururlar? Bundan otuz yıl önce bu sorunun cevabı katı bir “hayır” iken artık muhtemelen “evet” hâlini aldı. Dilin, dil öncesi evresiyle olan bağlantısından türeyen göstergebilimsel içeriğinde, bizi sınıflandırma bağımlılığımızdan kurtaracak herhangi bir kamusal söylemi karmaşıklaştırma kapasitesi var mı? Kuşkusuz, vardır. Tabii, bunun farkına vararak elde ettiğimiz dünya, “Ego ve Öteki arasındaki sınırların sıklıkla ortadan kaldırılıp sevgi aracılığıyla kurulduğu bir yer” ise ne mutlu bizlere.

Dipnotlar:

  1. “Ejderha Çıkabilir”, 1700’lü yıllar öncesinde kartograflar tarafından haritanın uzak, keşfedilmemiş köşeleri için sıkça kullanılan bir ifadedir. Bu ifade, o dönemlerde insanları deniz canavarlarının var olduğuna inanılan tehlikeli bölgelerden uzaklaştırmak için kullanılmıştır; günümüzde ise, insanları keşfedilmemiş alanlardan veya denenmemiş eylemlerden uzak tutmak için mecazi anlamda kullanılır. (ç.n.)
  2. Lacan’da karşılaşılan temel kavramlardan birisi olan öteki (küçük harf ile yazılır) kavramı, Lacanyen öznenin tanımlanması ve konumunun anlaşılması bakımından önem arz eder. Lacan temel eseri olan Ecrits’de Öteki için “Dilde mesajımız bize Öteki’nden ve (…) tepetaklak gelir.” şeklinde bir tanımlamada bulunur ve şu formülasyonu ortaya koyar: “bilinçdışı Öteki’nin söylemidir.” Burada anlatılmak istenen dil ile karşılaşılan bir Öteki’nin varlığıdır. Ve bu karşılaşmanın nasıl oluştuğunu Lacan’ın tanımlamış olduğu Ayna Evresi’ni açıklayan L Şeması ile daha iyi anlaşılır. L Şeması aynı zamanda Lacan’ın kuramında sıkça karşımıza çıkan “öteki” (küçük harf ile yazılır) ve “Öteki”ni de (büyük harf ile yazılır) içermektedir (Şahin, 2015).

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Dale Debakcsy
Çeviren: Feyza Nur Okut
Çeviri Editörü: Yağmur Alev
Kaynak: philosophynow.org

Please complete the required fields.